Ekim 09, 2009

Yazımı yazmak üzere makinamın başına oturdum, keyifli bir Türk kahvesi ve çocukluğumdan beri yemeyi çok sevdiğim çikolatalı kreplerin eşliğinde. Sabahın sessizliğinde bile hava çok sıcak. Çikolatayla kaplı sert kabuğu içerisinde son derece kırılgan bu krep.. Babamla alıp eve getirdiğimizde annemin “yemekten sonra” uyarısına rağmen kapının arkasına gizlenip iki tanesini hızla ağzıma atışımın heyecanına, bugün erişkinlerin kahvesi eşlik ediyor. Daha ne isterim! Anilar hep böyle keyifle düşsünler önümüze..

..tam bunları yazarken farkediyorum, bu sefer ki kreplerin kutusu hep aldığım kutudan farklı ve hatta üzerinde bir de “içndekiler” etiketi var. Masamdan kalkıyorum, krepin lezzeti hala damağımda, mutfağa ilerliyorum, kutuyu çeviriyorum ve evet, bir etiket var: bitter çikolata %50 (kakao kütlesi, şeker, kakao, emülgatör (soya lesitini) doğala özdeş vanilin aroması) buğday unu, şeker, hidrojene bitkisel yağ, yumurta sarısı, süt tozu.

Soya lesitini!

Anında ağzımdan tükürmek istiyorum krepi. Tüm arzum çocukluğumun lezzetini yakalamakken GDO’lu olma ihtimali olağanüstü yüksek bir soya lesitini sindirmek hiç ama hiç istemiyorum.

Ben çocukken çikolata kaplı bir krep bu kadar endişe verici değildi. Ama ne ben çocuğum ne de gıda, gerçek gıda artık. Soya lesitini hızlı hayatımızın vazgeçilmezi hazır gıdaların favori içeriği olduğundan beri ise süpermarket raflarından butik pastahanelere gıda adına hiç ama hiç bir şey endişeden muaf değil!

Lesitin ar-ge laboratuarı olan endüstriyel gıda üreticilerinin göz bebeği. Herşeyi kolaylaştırıyor. Örneğin çikolatada: lesitin katmadan çikolatayı işlemek gerçek bir zanaat meselesi. Hani, bir yüzyıl öncesinin itinalı paketlerinde üreticisinin imzası ve garantisini taşıyan ve hediye ettiğiniz dostunuzun saygısını kazanacağınız çikolatalar var ya, onlar gibi ve bugün, belki adını duymuşsunuzdur, Michel Cluizel gibi az sayıdaki çikolata üstatlarının harcı bir üretim, lesitinsiz mümkün. Siz eğer “minimum yatırım maksimum kar”la memleketin ve ulaşabileceğiniz tüm civar coğrafyanın çocuklarına çikolata satmak istiyorsanız, lesitin kullanıyorsunuz. Lesitin aslında yumurta sarısında da var, ama amaç daha az yatırımla daha çok kar olunca, lesitinin adresi de değişiyor ve soya fasülyesi oluyor.

Çocukluğumdan bu yana neler değişti görebilmek için krepten öteye, soya fasülyesine bakmakta yarar var, o halde.

Hızlı hayat!

Aslında mükemmel bir protein ve aminoasit kaynağı olan ve Çinliler’in 5,000 yıldır yetiştirdiği, hem gıda hem de tıbbi manada yararlandığı, Asya’nın değerli fasülyesi soya, bugün, Batılılar tarafından bir bakliyattan ziyade bir yem ve yağ bitkisi olarak tanımlanıyor. Mısır gibi soya da “mükemmel” bir bitki ve 300’e yakın kullanım alanı mevcut. Süt ve et muadili olarak değerlendirilebilmesi bebek mamalarından krem peynire pek çok ürüne katılmasına olanak verirken, aynı zamanda mükemmel bir hayvan yemi sayılmasına da sebep.

Çağımızın ticaret kavrayışını en iyi özetleyen “az yatırımla çok kazanç” cümlesine soyanın nasıl da yakışacağını görebiliyorsunuz, değil mi? Aynen.

Tek bir ürünle 300 kalemde ticaret!

İştah açıcı!

Dolayısıyla sineğin bile yağını sıkıp paraya çevirecek günümüz teknolojisi soya fasülyesinin maksimum verim sağlayan “model”ini yaratmaz mı? Yaratmış elbette: bu yüksek teknoloji ürünü hayli karlı soya tohumu 1995 yılından bu yana Monsanto’nun tekelinde. 2006 rakamlarına göre, A.B.D.’de üretilen soyanın %89’u, dünyada üretilen soyanın da %60’ı bu model, yani “RR soya” fasülyesi.

Neden yabancı üretim rakamlarını veriyorsun, demeyin, Ziraat Mühendisleri Odası (ZMO) Başkanı Gökhan Günaydın’ın verdiği rakamlara bakarsak “yalnızca 2003 yılında Türkiye 1.8 milyon ton mısır 800 bin ton soya ithal etmiştir. Mısırın % 81‘i soyanın ise % 88‘i ABD ve Arjantin‘den gelmiştir; neredeyse tamamı GDOlu‘dur. Türkiye‘nin gümrüklerinde GDO‘lu ürün ayrımı yapabilecek laboratuar altyapısı da yoktur.” Yani A.B.D.’nin bu teknolojinin, bu tohumun ve bugünkü tüketim alışkanlıklarımızın anavatanı olmasının ötesinde, bugün İstanbul’da yediğim çikolatalı krepin içerisindeki soya lesitininin de üreticisi olma ihtimali pek yüksek.

O halde dikkat kesilin ve literatürde RR soya diye geçen, yani RoundUp zirai ilacına mukavemetli ve dünyada belki de en çok tüketilen soya ne demek onu dinleyin benden:

“Makinalaşıyorum, trik trak..”

Bir tarlanız var ve ekim yapacaksınız. Önce tarlayı kabartır, biraz nefes almasını sağladıktan sonra ekeceğiniz tohumlarınızı seçer ve usulünce döşersiniz. Sularsınız. Bir zaman sonra bir karışı bulan ürününüzün arasında bakımınızdan cesaret alan doğa fışkırır: çiçekler ve otlar. Bunları ayıklamanız gerekir. Ayıklarsınız ki o besleyici toprağın tüm bereketini sizin ürününüz emsin ve mahsülünüz bol olsun. Girersiniz tarlaya ve elde çapa... Evet. Aynen böyle. İnsanlığın binlerce yıldır yaptığı usulde.

Ama eğer ürününüz soya fasülyesi gibi tüm sektörlerin iştahını kabartan bir ürünse ve üretimini asla mevsime, sulamaya ya da yabani otlara bırakamayacağınız kadar yüklü bir ticari baskı varsa ve modernleşme ve maliyeti düşürme adına insan gücünü (yani çapayı), makinaya (yani traktöre çevirmişseniz), hatta artık tarlanız da beş kişinin kotaracağı bir boyutu aşmış ve hektarlarca alana yayılmışsanız –A.B.D.’de öyle— o zaman zirai mücadeleniz de değişecektir.

Peki hektarlarca alan yabanı otlara karşı hem de makinalarla ilaçlandığında, kendisi de aslında bir ot olan ürününüz nasıl olacak da yok olmadan büyümeye devam edecek?

Monsanto 1995 yılında “Round Up Ready” adı altında “Round Up” herbasitine mukavemeti olan RR soya fasülyesini geliştirip, patentleyip ardından da piyasaya sunduğunda verdiği söz aynen buydu: “RR tohumu kullanın, istediğiniz zirai mücadeleyi de bizim ilacımızla üstelik bir kişinin kullanabileceği basitlikte makinalar vasıtasıyla yapın, mahsulünüz maksimum, harcamanız minimum olsun!”

Tercümeye gerek var mı bilmiyorum ama, şu manaya geliyor, önerileri: 300’e yakın kullanım alanı olan ve 5,000 yıldır insanlığın hizmetinde bir soya fasülyesi, artık, üzerine sıkılan bitki yok edici kimyasala bile mukavemet gösterebilen bir DNA’ya sahip!

Monsanto’nun tekeline aldığı bu üretime cephe alıp, söz konusu tohuma canavar tohum demek, hatta canavar bir tohumu tüketmenin bizi canavarlaştıracağını söylemek –her ne kadar makul görünse de-- yeterince itibar görmeyebilir. Hatta çizgi roman tiplemesi Hulk’a referansla alay edenler bile çıkacaktır karşımıza. Ancak unutmamak gerek ki, çok değil, hepi topu 40-45 yıl önce emziren annelerin sütünde DDT olduğunu bilmiyorduk ve bebeklerimizin yanında fosur fosur sigara içmeye ilişkin en ufak bir endişe de hissetmezdik. Oysa biz kadınları herşeyden önce sağduyumuz korur ve ben bir anne olarak kızıma “biyolojik kuzeni bir başka otu yok eden” kimyasallara karşı dimdik ayakta duran bir ürünü yedirmek konusunda muazzam endişe hissediyorum. Ama sadece bir kadın değil, zeki bir kadın olarak ayaklarımızın yere daha sağlam basması taraftarıyım. Dolayısıyla bilimsel verilere bir göz atalım..

Ne yiyorsak o’yuz!

İnsanlar üzerindeki deneyler kısa zaman dilimlerinde yapılamıyor, dolayısıyla GDO’lu ürünlerin insanlar üzerindeki etkisine ilişkin kesinleşmiş sonuçlar yok. Ancak ilaç ve kozmetik sektörünün usulünü takip ederek hayvanlar üzerinde yapılan deneyleri değerlendirmeye almamız gerekmekte. Elimde Rus Bilimler Akademisi mensubu Dr. Irina Ermakova’nın Rus Ulusal Genetic Güvenlik Birliği’ne 2005 yılında yaptığı bir sunum var. Bu sunuma göre, Dr. Ermakova’nın deneylerine konu olan ve GDO’lu soya fasülyesiyle beslenen farelerin doğurduğu yavruların %56’sı doğumdan 3 hafta sonra ölmüşler. Bu oran raporda normal soya ile beslenen farelerde gözlenen oranın 6, normal gıda ile beslenen fare yavrularında gözlenen oranın ise neredeyse 10 katı! Endişelenmemek mümkün değil.

Bir diğer endişeye de GDO’ya Hayır! Platformu’nun son basın toplantısında Türk Tabibler Birliği temsilcisi Prof. Dr. Kenan Demirkol işaret etti. Tümüyle teknik bir sebepten dolayı GDO’lu ürünlerin DNA’sına bir “antibiyotiğe mukavemet” geni eklemek gerektiğini anlatan Demirkol, GDO’lu ürün tüketen nesillerin de bu sebeple antibiyotik mukavemeti geliştireceğini ve sıradan gripden ağır zatürreye pek çok hastalık karşısında çaresiz kalacağımızı vurguluyor.

Azımsanmayacak bir başka endişe de alerjiler. Diyelim ki fıstığa karşı alerjiniz var. Fıstıktan alınan bir genetik kod varsayalım ki patatese işlendi. Daha çok verim, daha az yatırım ve daha çok kazanç uğruna... Patatesi yediğinizde, elbette vücudunuz fıstık yemişcesine alerjik reaksiyon verecektir. Ve bildiğiniz üzere bazılarının alerjik reaksiyonları makul üç hapşırık değil en yakın hastahanenin acil koridorlarında neticelenen ve sonuçları ölümcül olabilecek ciddi komplikasyonlar şeklinde gerçekleşiyor. Olmaz demeyin. Pioneer Hi-Bred International adlı tohum firması soya fasülyesinin protein içeriğini arttırmak amacıyla Brezilya fıstığının geniniden bir kodu soyanınkine işlemiş bile!

Huzursuz edici bir hikaye de geçen ay yayınlanan haberlerde vardı: Rusya Sağlık Bakanlığı’na bağlı bilim adamlarının H1N1 adıyla da bilinen domuz gribi ile GDO’lu patates arasında önemli bir ilişki keşfettikleri ve bu durumu Başbakan Putin’e gizli bir dosyada ilettikleri iddia edildi.

“Doğru değildir,” diyebilir miyiz? Hyır.

Yalanlayan oldu mu? Hayır.

Ne yiyorsak o’yuz diyor ve sağlıklı yetişsinler diye çocuklarımızı beslemeye maksimum itina gösteriyorsak... bize satılan gıdaya, bugün tabağımızda bize sunulan herşeye endişeyle bakmak, yediğimizi son lokmasına kadar sorgulamak zorundayız demektir..

“Türk’ün ölümü GDO’dan olsun!” mu?

Biyogüvenlik hususunda pek çok açığı olan ülkemiz endüstriyel gıda üreticisi çokuluslu şirketlerin ve dolayısıyla da Monsanto gibi gen avcısı tohum simsarlarının hedefinde. Tarıma fevkalade müsait topraklarımız, dışa bağımlı ekonomimiz ve “az yatırımla maksimum kazanç” kavramına heyecan duyan yapımızla, malesef, tehlikelere gözümüzü kapatmaya pek hazır duruyoruz.

GDO’ya muhalif grupların başında gelen ZMO’nun Başkanı Günaydın, “Bugün dünyada genetiğiyle oynanmış pek çok ürün bulunuyor. Bunlardan bazıları mısır patates domates pirinç soya buğday kabak balkabağı ayçiçeği yer fıstığı bazı balık türleri kolza kasava ve papaya olarak sıralanabilir. Ayrıca muz ahududu çilek kiraz ananas biber kavun karpuz ve kanola üzerindeki çalışmalar da devam ediyor.” diye uyarıyor bizi ve ben de diyorum ki, böylesi vahşi bir ortamda siz siz olun ve kadınsı sağduyunuza güvenin. Çocuklarımız ne uluslararası anlaşmalara yem edilebilirler ne de yüzlerini dahi görmediğimiz bürokratların aceleye getirdiği bir biyogüvenlik yasasına teslim edilmelidirler.

Bugün GDO’lu ürünler benim çikolatalı kreplerim misali çocukluğumuz kılığında da geliyor önümüze, çocuğumuza yedireceğimiz mama formunda da... Ülkemizde var olduğu söylenen 700’ün üzerinde GDO’lu ürün içeren gıdadan çocuklarımızı koruyabilmenin yolu, önce “en mükemmel gıda: ana sütü”nün üreticisi kendimizi korumaktan geçiyor. Aldığınız her ürünün etiketini okuyun. Her içeriği sorgulayın. Endüstriyel, hazır, paketlenmiş gıdalardan uzak durun. Organik ürün tercih edin. Sertifikasyon sisitemi mükemmel olmasa da, bu ürünler diğerlerinden pahalı görünse de gözünüze, düşünün ki gerçek gıdayı tanımlamanın henüz başka bir yolu yok. Gerçek gıda tüketin. Gerçek gıda tüketmemek çok daha pahalı, unutmayın. Çocuğunuza ne yedirdiğinizi ve neden diğerini yedirmediğinizi anlatın. Anlatın ki, o da kendini koruyabilsin.

Ve unutmayın: bugünün dünyası kazanç odaklı! Cebinizdeki o binbir güçlükle kazandığınız paranın alım gücüne son kuruşuna kadar güvenin. Onu gerçek gıdaya yatırın. Düşünün ki raflardaki onca yapay ürün, onca niteliği düşük gıda siz satın almadığınızda karlılığını yitirecek. Düşünün ki, gıdaymış gibi yapan onlarca kavanoz, kutu ve şişe siz satın almadığınızda üretenlerine birer zarar olarak geri dönecek. Ve hayal edin, bir gün, eğer, çokuluslu şirketler fark ederlerse ki tüketici gerçek gıdaya yöneliyor, kimbilir, belki üretimlerini gözden bile geçirirler.

Kimbilir.

-Defne KORYÜREK

Ağustos 2009'da Elle Bistro'da yayınlandı..

3 yorum:

banu ergin dedi ki...

cok cok guzel bir yazi. elleriniz dert gormesin sayin yazar.

tevfik dedi ki...

Tebrik ediyorum, daha iyi dillendirilemezdi.

beste dedi ki...

Michel Cluizel cikolatalari gercek cuku, lesitinli olanlara nispeten daha sert, yogun ve doyurucu. Tadini anlamak icin cok yemeniz gerekmiyor bu acidan da uygun...