Temmuz 01, 2009

Merhaba herkese,

Şimdi yazmaya nereden başlasam, neyi önce söylesem neyi sonra, neyi dahil etsem neyi etmesem, her şey zihnimde uçuşuyor açıkçası.

Yemek yiyerek, aslında yaşamım için fizyolojik ve psikolojik olarak bu kadar elzem bir harekette bulunarak attığım küçük çakılın yarattığı koca dalgalar beni şaşırtıyor, hayrete düşürüyor, belki korkutuyor, endişelendiriyor.

Baştan başlayalım istiyorum. Bir düşünün bakalım, ağzınıza attığınız lokmalar gününüzde, günden geriye kalan izlenimlerinizde ne kadar yer tutuyor? Ağzımıza sürekli bir şeyler atıyoruz aslında, elimizden çaylar kahveler eksik olmuyor, sıkıntıya kapılıp sakız çiğniyoruz,
kimimiz sigarayla oyalanıyor, sınav dönemleri çikolataya kaptırabiliyoruz, bir yere ziyarete gitsek önümüzden tatlılar börekler eksik olmuyor, en basitinden bir dükkana girsek çay ikram ediliyor, hasta oluyoruz elimiz, aklımız tavuk çorbasına, nane-limona, ıhlamura gidiyor hemen. Arkadaşlarımızla hep yenilen, atıştırılan, bir şeyler içilen ortamlarda bir araya geliyoruz, simitçiydi, börekçiydi, kebapçıydı, bardı, kafeydi... Anne, ev deyince mutfak, yemek hemen ardından üşüşüyor zihnimize, anneler, nineler böreklerle, pilavlarla, dolmalarla hatırlanıyor. Tuhaf değil mi geceleri yatarken geçen günü şöyle bir düşündüğümüzde ağzımıza attığımız, belki tıktığımız ya da tadını çıkardığımız belki de yiyemeyip içimizde kalan lokmaların, tatların, kimi zaman "yiyeceğimsilerin" aklımıza pek az gelişi?

Neden günümüzü planlarken, örneğin, yemeklerimizi de planlamayız? Neden yemek "nasıl olsa" bulunacak, mideyi bastıracak bir şey olup çıkar? Cumartesi planları yaparken kaçımız mutfakta, pazarda, fırının başında vakit geçirmeyi düşünür?

Mutfak hep bir iş alanıdır. Hem de para falan kazandırmaz. Tam tersine hem vakitten hem paranızdan kaybedersiniz. Önce alışveriş için markette, bakkalda, pazarda vakit "kaybedersiniz". Sonra bir de eve gel bu trafikte, o malzemeleri yıka, yerleştir. Gitti mi bir yarım saat daha? Hadi şimdi bir de pişir işin yoksa! Hem ne belli pişirdiğimin yenebilir olacağı? Ya yanarsa? Ya tadı kötü olursa? Ya beni doyurmazsa? Öff kim kesecek, ayıklayacak bunca sebzeyi, eti, bakliyatı? Haydi dur tencerenin başında karıştır da karıştır!!! Öff afakanlar bastı bak yine! Her şeyi hallettim, yemek de lezzetli oldu, ama şimdi kim yıkayacak bunca bulaşığı?! Yok artık, ben şimdi gidip pizzacının numarasını buluyorum, telefonumu ediyorum, ah işte yarım saatcik geçiveriyor pizza kapımda. On beş dakika sonra da midemde, ooh
bulaşık da yok!

Yok tabii bulaşık mulaşık! Bu da bir şey mi, vakit kaybı da yok, bütçe kaybını da vakit kazancı telafi ediyor. Eee, ne demiş atalarımız (Hakikaten onlar mı demiş? Kim etmiş bu lafı?) "vakit nakittir". Öğrenciyiz, bizim durumumuzda vakit okunan sayfalar, saatlerce yazılan ödevler, çizilen projeler, sabahın köründe gidilip bir sodexho bedeline çalıştığımız stajlardır. Vakit gün gelip de edineceğimiz diploma için bir "yatırımdır". Mezun olmalı, çalışmalı, nakit
bulmalı... Yemek de neymiş?

Ya neymiş ki yemek? Her gün bırak üç öğünü, aralarda boğazımdan geçen onca lokma, yudum neymiş ki? Mutfak, o karanlık, kırık dökük laboratuvarımsı... Uzak durmalı oradan. Buzdolabıysa kolaları, biraları soğuk tutmaya yarar. Ocakta çay yapılır.

Ne yaptım ki mutfaktan tasarruf ettiğim zamanla? Kendime vakit ayırmadım. Bu stres dolu günümün içinde zevk verecek üç lokmayı, beş dakikayı kendimden esirgedim. Soframa, belki de mütevazı bir tabak yemeğime eşlik edecek sohbeti kaçırdım. Bedenime verdiğim zarar artık bir masal gibi belki, peki ya dinginleşmeye ayıracağım beş dakika? Yarın öbür gün çocuklarıma kalacak şu bedenim, kanım, canım ne halde şimdi?

Mutfak, bir daha düşünelim, karanlık bir deney laboratuvarı değil aslında! Önce kendime, sonra çok sevdiklerime can-ı gönülden, seve seve vaktimi, emeğimi vereceğim, üretip yeni tatlara, kokulara, biraz daha düşününce dokulara ulaşacağım, kötü tecrübeleri komik sakarlıklara, toyluğa bağlayacağım bir yaşam alanı. Yemek kötü de olsa, yemeği yaparken "öff pişse de bitse şu iş" yerine "su kaynadı mı makarna taneleri akın edecek tencereye, maydanoz ve peynir masal gibi yağacak sıcak makarnaya, karabiber dantel dantel serpiştirilecek, bir
ufak hapşırığı da esirgemeyecek" desem, desek hep birlikte?

Akşam yatarken belki de dibi tutan, lapaya dönen makarnayı Ahmet'le, Birsen'le nasıl da söylene söylene yediğimizi ufak kahkahalarla hatırlasam, "öff bütün vaktim bir tencere hamura gitti" demek yerine? Vakit bir tencere hamura değil, yemek pişerken doyma hayaliyle
beklemeye, sofra kurmaya, Ahmet ve Birsen'le sohbete, makarnayı bu kadar haşlayınca dibinin tuttuğunu öğrenmeye "ayrıldı", "giden", kaybolan" bir hikaye aslında.

"Vakit" kaybolacak diye ne hakkımız var kendimizi, zevkimizi, sağlığımızı, anlamlı bir emeği kaybetmeye?

Yemeyi ve yemeği, sofrayı, olduğunda sofradaki kalabalığı, kokuları, tatları, sakarlıklarımı, gece uyumadan bunları hatırlayabilmeyi, bazen rüyalarıma da katabilmeyi seviyorum, çünkü ben her şeyden önce kendimi seviyorum.

Böyle, daha yeni başlıyorum... Beni susturabilene aşk olsun şimdi!

Afiyet olsun arkadaşlar, hepinize güzel tatlar dilerim.


-Özge Olcay
Temmuz 2009

Haziran 23, 2009








takip edin, katılın, destekleyin!

Haziran 20, 2009

Anayasa Mahkemesi GDO’nun yolunu kesti!

Haziran 17, 2009












Fikir Sahibi Damaklar adına Defne Koryürek, bugün saat 12:10'da, NTV'de yayınlanan Yeşil Rehber programına konuk oldu..

Haziran 15, 2009

13 Haziran Fikir Sahibi Cocuklar, Ferikoy Pazarı'nda

Haziran 13, 2009

Meet Your New Farmer: Hungry Corporate Giant

Haziran 12, 2009

sevgili dostlarım,

Ocak ayından bu yana yürüttüğümüz ve "gerçek gıdanın peşinde: ekmek" diye adlandırmaktan keyif aldığım bir dizi sorgulama ve uygulamanın artık sonuna yaklaşıyoruz.

uzun bir dönem çalışmasıydı bizim için ve Haziran ayı itibari ile, bu dönemlik de olsa, ekmek tutkumuzu olağanlaştırıyor ve Temmuz itibari ile tohum gibi, şeker gibi endişe duyduğumuz başka konulara yelken açıyoruz.

ama önce bir geçmişe bakalım...

ilk önce "ekşi maya ekmek, 101" sanal mutfağımızda, hem de kış vakti, havadan maya yakalamaya öğrendik.
ardından, "ekşi maya ekmek, 102" ile devam ederken mayayı öğrenmeye, Mart ayında çocuklarımızı mutfağa soktuk ve onlara ekmek yapmanın ne kadar kolay oldugunu gosterdik.
yetmedi, İstanbul Halk Ekmek'i ziyaret ettik, şehrimiz icin "ekmek" üreten bir tesisi ve onların organik tarım departmanını tanıdık.
gene yetmedi, çocuklarımızı markete götürdük, raflardan ekmek aldık ve paketlerin arkasını okumayı öğrettik onlara. paketlerin renginin nasıl aldatıcı olabildiğini, ekmeğin içine neler neler katılabildiğini gösterdik onlara. gerçek gıdanın market raflarında pek de yer bulamadığını örnekledik, umuyorum.
ardından gercek bir fırında gece mesaisine kaldık, ekşi maya ekmek üretimini hayranlıkla izledik.
gene yetmedi, yedi hafta boyunca ekmek üretme sözü verdik Buğday Derneği'ne ve "ekmeğine sahip çık!" kampanyamızı başlattık. bu yedi hafta içerisinde kadınlarımız, çocuklarımız, gençlerimiz ve grubun erkekleri, kurumsal ya da günlük sorumlulukları arasında, geldiler mutfağa kolları sıvadılar ve pazara ekmek yoğurdular, tezgah kurdular, başında durdular, ekmek sattılar, sattıkları her bir ekmeğin parasını Buğday Derneği'ne teslim ettiler ki gerçek gıdaya sahip çıkan bu pazara katkı olsun ve gerçek ekmeği, gerçek gıdayı karşılaştıkları her tüketiciye, tezgahımıza yaklaşan her dost yüze tekrar tekrar anlattılar.
arada Feriköy %100 Ekolojik Pazari'nda sohbete oturduk ve neden gerçek gıdanın peşindeyiz, neden ekmek derdine düştük, onu da anlattık.
yetmedi hiç biri, çocuklarımızı su değirmenine yolladık. buğday nasıl oluyor da una, un nasıl oluyor da ekmeğe dönüşüyor gösterdik.

şimdi ise, Buğday Derneği ile çalışmamızın yedinci haftasında bir son gece daha ekmek üretip Cumartesi sabahı son kez tezgah kuracağız ve çocuklarımız da bize katılıp ekmeklerini paylaşacaklar: Fikir Sahibi Çocuklar'ımız Feriköy %100 Ekolojik Pazarı'nın orta yerinde masaya kurulacaklar, ya beraberlerinde getirdikleri ya da bizlerin yaptiği gerçek ekmekleri akranlarıyla paylaşarak bir piknik yaşayacaklar.

ben, yaptıklarımıza bakıp, bu henüz çok, çok genç hareketin olgunlaştıkça daha neler yapabileceğinin rüyasını görüyorum. bir annenin yeni doğmuş bebeğine baktığında göreceği gelecek hayali kadar talepkar belki, ama, ne yalan, bu hareketin başlangıcında sizlerle olmaktan dolayı da pek heyecanlı ve dolu dolu gururluyum.

yarın hepinizi bu gururu paylaşmaya Feriköy %100 Ekolojik Pazarı'na davet ediyorum.

ya bu gece ekmek yapmaya uğrayın, ya yarın ekmeğinizi kapıp gelin, ya çocuğunuzu alın yanınıza, ya da komşunun oğlunu... ama gelin ve birlikte kutlayalim.

bu upuzun dönem, gerçek gıdanın peşinde düştüğümüz bu serüven, hepimizin ortak serüveni. her dakikasının hakkını verdik.

şimdi kutlama zamanı, kendimizi ve gerçek ekmeği.

gelin.

sevgiler,
D.


Fikir Sahibi Çocuklar'ın 28 Mart günü

Dilara'yla Abracadabra'nın mutfağında kardıkları

"ilk ekmek"in tarifi:

675 gr. Tam buğday unu

½ çay bardağı zeytinyağı

½ çay bardağı keten tohumu

½ çay bardağı haşhaş

½ çay bardağı yulaf ezmesi

½ çay bardağı pekmez (olabilirse harnup pekmezi)

20 gr tuz

30 gr yaş maya

½ lt. su

Üzerine sürmek için az yoğurt

Unla krater oluşturduktan sonra diğer kuru malzemeler de

tuz en dışta kalacak şekilde etrafına dökülür. Kraterin ortasına

suda eritilmiş maya ve diğer yaş malzemeler konulur ve yavaş

yavaş kenardaki kuru malzemelerden de alarak karıştırılmaya

başlanır. Tüm malzemeler iyice lkarışınca yoğurmaya başlanır.

Homojen bir top haline getirip yaklaşık 30 dakika mayalanmaya

bırakılır. Hamur iki katı büyüklüğe geldikten sonra rulo haline

getirip üzerine yoğurt sürdükten sonra yulaf ezmasi serpilip 15

dakika daha dinlşenmeye bırakılır. Bundan sonra daha önceden

ısıtılmış 150 derecedeki fırında yaklaşık 30-40 dakika pişirilir.

Haziran 10, 2009

Fikir Sahibi Çocuklar Yuvacık'a bir su değirmenini ziyaret ettiler..

Gerçek gıdanın peşinde bir kuşağın ilk temsilcileri saydığımız çocuklarımız, Fikir Sahibi Çocuklar, gerçek ekmeğin izinde bir su değirmenini ziyaret ettiler.

Feriköy %100 Ekolojik Pazarı'ndan dostları Şaban amcanın sağladığı buğdayı bereberlerinde götürdüler ve onları ağırlayan değirmenci Şemsettin amcayla birlikte öğüttüler. Haftaya da pazara ekmeklerini getirecekler ve yaşıtları pazar müşterisiyle paylaşacaklar.

Dolayısıyla, duyduk duymadık demeyin, çocuğunuzu alıp pazara gelin!









































































Haziran 02, 2009

Sevgili Fikir Sahibi Damaklar takipçileri,

Öyle görünüyor ki 6 Haziran Cumartesi günü, kurulduğumuzdan beri belki de, en hareketli günümüz olacak!

6 Haziran saat 9:00'da Feriköy %100 Ekolojik Pazarı'ndaki tezgahımızda ekşi mayamızı dağıtmaya devam ediyoruz..

saat 10:30'da gene Feriköy %100 Ekolojik Pazarı'nda bir sohbet toplantımız var ve neden gerçek gıdanın peşine düştük, onu paylaşacağız....

saat 11:00'de ve saat 15:00'de Cezayir Restaurant'da ve Slow Food Ayvalık konviviyumundan Zeynep Kürşat Alumur ile Ali Kürşat'ın desteğiyle ayrı iki oturumda gerçekleştireceğimiz "zeytin ve Ayvalık" başlığı taşıyan bir zeytinyağına giriş atölyemiz olacak..

Ayrıca saat 10:00'da da Fikir Sahibi Çocuklar'ımız bir saha gezisine (ayrıntılar aşağıda) çıkacaklar!

Diliyorum bu kalabalık program başınızı döndürsün ve size denk düşen saatlerde katılın aramıza!

Katılıma ilişkin haberleşme adresimizi tekrar ediyorum: fsd.slowfoodtr@gmail.com

Fikir Sahibi Çocuklar'dan bir mektubunuz var!

Sevgili Gerçek Gıda Dostu,

Fikir Sahibi Çocuklar olarak ilk etkinliğimizi Nisan ayında Dilara'nın Abracadabra'sında ekmek yaparak gerçekleştirdik. Ardından marketlerdeki ekmekleri tanımak amacıyla alışverişe çıktık ve paketlerin arkasını okumayı öğrendik. Şimdi de ekmek temasını hakettiği şekilde sonlandırmak üzere son bir etkinlik planladık ve size birbiriyle bağlantılı iki harika davetimiz var:

İlk olarak, 6 Haziran Cumartesi günü İzmit'in Kadırga ilçesinde'ki bir su değirmenini ziyaret ediyoruz. Değirmenci Mahir ve İpek abla, bizi değirmenin nasıl işlediğiyle ilgili bilgilendirirken aynı zamanda Feriköy %100 Ekolojik Pazarı'ndan üreticilerin bize verdiği ve yanımızda getirdiğimiz buğdayın öğütülmesini de izleyeceğiz.

Daha sonra da henüz yeşil olan başak tarlaları arasında piknik yapacağız.

Ertesi hafta ise, yani 13 Haziran Cumartesi günü, değirmenden eve götürdüğümüz unumuzla yaptığımız ekmeklerimizi, Feriköy %100 Ekolojik Pazarı'nda kurulan Fikir Sahibi Damaklar tezgahına götüreceğiz. Burada bize "koccaman" bir masa hazırlanmış olacak ve biz ekmeklerimizi pazara gelen diğer çocuklarla paylaşarak keyifli bir piknik/kahvaltı yapacağız.

Birine katılıp diğerine katılamazsam diye aklınıza soru gelirse: elbette, gönlümüzde en azından ilkine katılıp, diğerine de mümkünse bir ara uğramak için zaman yaratmaya çalışmanız var. Çünkü o gün tezgahtaki minikler (bir ihtimal) "gerçek gıdanın peşinden koşan yeni kuşak" olarak NTV'den Yeşil Haber'e konuk olacaklar!

Diliyoruz bu pazar yeri pikniği onlara "ekmek yapmanın ve ekmeğini paylaşmanın" gururunu yaşatsın ve bu gururun lezzeti damaklarından hiç silinmesin!

Program aşağıdaki gibidir. Her zaman olduğu gibi, bu etkinliklerimiz de ücretsizdir. Sadece ve sadece 6 Haziran günü harcanacak yol ücreti katılımcı sayısına göre paylaşılacaktır. Katılmayı arzu ederseniz, lütfen isminizi, telefonunuzu, email adresinizi, kaç çocukla katılacağınızı (yaş ve cinsiyet de belirterek) 4 Haziran Perşembe gününe dek fsd.slowfoodtr@gmail.com adresine email'leyiniz.

Etkinlik ayrıntılarını katılımcılara ayrı olarak mail'liyeceğiz.

Sevgiler,

FSÇ adına Ilgın Yorulmaz

Mayıs 29, 2009

Bugün Hürriyet'teki köşesinde, Sahrap Soysal, mısırlı hindi budu reçetesi vermiş ve fast food'a karşı çocuklarımızı korumamızı öğütlemiş!

Birinin çıkıp Soysal'a bilmediği konularda yazmamasını tavsiye etmesi gerek. Neticede gerek mısır üretimi ve gerekse de kanatlı hayvan.. tümüyle fast food gıda endüstrisini destekler pratikleri içerir. GDO'lu tohumlar, sıkış tıkış daracık alanda hızla şişmanlatılıp gene aynı hızla (ama el değmeden!) kesilen hayvanlar...

Haa, belki de bu "aman McNugget yeme, annen sana evde mısır nişastali, margarinli hindi yapsın çocuğum" önermeli bir "çocuklarımızı elin McDonalds'ı değil, biz zehirleyelim" projesidir!

Niyet buysa öğüt de işe yaramaz korkarım ve "kaçın!" derim. Kaçın!

-Defne KORYÜREK





























Çocuklarımızdan, gençlerimizden ve kadınlarımızdan sonra, dün gece, bir de grubumuzun er kişilerini oturttuk hamurun başına. Kurumsal mesailerinin sonrasında ve hatta en kurumsal kıyafetlerin üzerine geçirdiğimiz önlükleriyle ama pek keyif alarak hamur kardılar! Yarın onların hamuru olacak pazarda..

Gerçek ekmeğe eli değmemiş kimse kalmasın, istiyoruz. Kalmasın ki market raflarında allı pullu sloganları basbas bağıran, ekmekmiş-gibi-yapan-ama-olmayan'a kimse artık bakmasın bile. Çocuklarımız -mış gibi yapan değil, gerçek gıdayla beslensinler diye..

Mayıs 09, 2009

Fikir Sahibi Damaklar piknikte!

"gerçek ekmek" mesaisi!










Feriköy %100 Ekolojik Pazarı'na "ekmeğine sahip çık!" kampanyamız dahilinde pişirip taşıdığımız ekmekleri bu kez çocuklarımız yaptılar!

Mayıs 03, 2009

Fikir Sahibi Damaklar Buğday Derneği'ni destekliyor!

"Ekmeğine sahip çık!" kampanyamız çerçevesinde Feriköy %100 Ekolojik Pazarı'nda gerçekleştirdiğimiz ilk Cumartesi'mizde tam 46 adet gerçek ekmek dağıttık! Tüm gelir "her bir ekmek alan adına" ayrı ayrı Buğday'a bağışlandı. Haftaya hedef 80 ekmek! Tümü "gerçek ekmek"in evde üretilebileceğini göstermek için, tümü biz tüketiciyi "gerçek gıda"ya ulaştıran bu Pazar'a destek amaçlı...


Nisan 28, 2009

Bahçeköy'de bır fırında uzun, upuzun bir gece mesaisi: ekmek!

"Bak, hamur konuşmaya başladı"... Dev kase ve dev çatal... Ekmekçinin
kemençeyle dansı... "Ekmeği alttan alttan tut ki elin yanmasın"...
Hamurdan korkmayacaksın...

Bahçeköy'de bir fırında uzun, upuzun gece mesaimizin ardından ben de
bunları yazdım bir kenara, ekip arkadaşlarımın anlattıklarının dışında.

Gecenin başlarında, hamur odasında İbrahim bey bizi toplamış, dev
hamur yoğurma kasesinin başına. Dev çatal un ve suyu çevirip duruyor o
kocaman kasede ve hamur tek bir vücut olmuş, sanki çoktandır nefes
alıp veriyor. Tam o sırada, ağızdaki sakız belli bir kıvama gelince
caklamaya başlar ya, hamurdan sesler gelmeye başlıyor, aralıklı
aralıklı. İbrahim bey bize dönüyor. "Bak, hamur konuşmaya başladı"
diyor, sanki tüm fırın o ana kadar can vermeye çalıştıkları hamurdan
bir cevap bekliyorlar devam etmek için işlerine... ve bir çalışmadır
başlıyor.

İbrahim bey'in odasında Kaçkar TV açık bütün gece. Yerel bir Rize
kanalı bu, gece boyunca karadeniz havaları yayılıyor fırına. Çok da
yakışıyor, üstlerine sıra sıra dizilmiş ekmeklerle dolu tahtalar hamur
odasından fırına taşınırken de, boşaltılıp geri gönderilirken de tek
bir köşe sürtmüyor duvarlara, kimse çarpışmıyor. Çok iyi çalışılmış
bir koreografi bu belli, tek bir kelime konuşmadan anlaşıyorlar
birbirleriyle.

Bir ara hamur odasından ayrılıp ilk mahsulün fırından çıkışına
tanıklık ediyorum. İçlerinde orada olduğuna neredeyse tek şaşırdığım,
saçı kırmızı boyalı genç, her birine 18 iri ekmek sığan plastik
kasalardan birini bana uzatıyor. Kasayı önüme alıp kollarımı
sıvıyorum. Ekmeğe dokunmamla geri çekilmem bir oluyor, bir saniye bile
tutmak mümkün değil, öyle sıcak. O sırada kürekçi sesleniyor: "Alttan
alttan tut ki elin yanmasın." Ayaları yukarı bakacak şekilde ellerimi
ekmeklerin altına itiyorum ve nasıl olduğunu hâlâ bilemesem de
ekmekleri kavradığım yerlerde bir serinlik hissediyorum. 8-10 kasa göz
açıp kapayıncaya kadar doluyor.

Sabaha doğru hamura şekil vermek üzere tezgâhtayız. Gece başında
kendine ayırdığı bir avuç hamur birkaç kez esrarengiz şekilde ortadan
kaybolduktan sonra, nihayet eski dostuyla kavuşmanın verdiği mutluluğu
Defne'nin yüzünde görüyorum. O maharetle yoğurduğu ekmeğe son şeklini
verdiğinde, ben henüz başlıyorum, ve başlıyorum dediğim şey de
boğuşmaya. Çekingen birkaç denemeden sonra Defne yardımıma koşuyor
neyse ki. Sonra üzerinden konuşurken kelimelere dökülüyor yaşadığım.
Hamurdan korkmayacaksın, korksan da ona belli etmeyeceksin, yoksa
eline yapışmaya başlayacaktır.

Sabahın ilk ışıklarında oradan ayrıldığımızda, elimizde ekmek
hamurumuz, üstümüzde tatlı bir yorgunluk vardı.

Ne iyi etmişiz...
-Tevfik Şems NAİPOĞLU
Nisan 2009

Nisan 26, 2009


















Fikir Sahibi Çocuklar süpermarket raflarından ekmek seçip, sonra da parkta güneşin altında piknik yaptılar ve "üzerinde yazanla içindeki bir mi" diye aldıkları tüm malzemeye yeni bir gözle baktılar.. Yiyebilecekleri kalitede ekmek bulmanın bile, ne kadar zor olduğunu gördüler. Gerçek gıdanın peşine düşecek yeni bir nesilin öncüsü olmalarını diliyoruz. (Fotoğraflar Özgür Akkılıç'ın kamerasından)

Nisan 20, 2009



















Fikir Sahibi Damaklar Manda Çifliği ziyareti öncesi, Zekeriyaköy Grubu'nu ve paralelinde Yerel Gündem 21 programının detaylarını dinler ve akabinde 10 km ötedeki bir bahçenin otunu, sebzesini tadarken...

Nisan 16, 2009















Filiz Telek'in koordinasyonunda boylanan, serpilen Slow Food Gençlik Gıda Hareketi, Boğaziçi Üniversitesi Ekoloji Karnavalı'na katıldı ve bir yemek atölyesi düzenledi. Bereketli olsun hareketin geleceği, geçtiği her köşeye kokusu sinsin, yürüdüğü her yolun civarına tohumları düşsün... daha iyi, daha temiz ve daha adil olan adına.

SF Gençlik Gıda Hareketine ilişkin bilgi için facebook sayfasını ziyaret etmenizi öneririm.













Nisan 04, 2009

Ayvalik, gün 3













Slow Food İstanbul konviviyumlarından Fikir Sahibi Damaklar üyeleri Ayvalık konviviyumu ile birlikte. Coğrafi işaretleme ve ötesini konuşur, geleceği hayal ederken...

Nisan 03, 2009

Ayvalık, gün 2













Fikir Sahibi Damaklar üyeleri Zeytinbağı'nda Erhan ve Nejla Şeker'i dinlerken.. Erhan bey'in 3250 metrekare üzerinde yarattığı harikulade dünya, emek vereceğimiz bir geleceğe ilşkin içimizi taptaze bir hayal ve gönüllerimizi ise sıcak bir ihtimalle doldurdu.

Ayvalık, gün 2




















Kürşat'ların çiflik evinde.. Muazzam bir arapsaçlı kuzu eti, enginar ve zeytin dolu bir sohbet ve bonus olarak da ot eğitimi.

Ayvalık, gün 2













Kürşat'ların çiflik mutfağında, hep birlikte.

Nisan 02, 2009

Ayvalık, gün 1









Fikir Sahibi Damaklar kafilesi Bay Nihat'ta yemekte..

Ayvalık, gün 1
















Ayvalık pazarı...

Mart 28, 2009













Fikir Sahibi Çocuklar ilk aktivitelerini Dilara'nın mutfağında gerçekleştirdiler ve ekmek yapmanın ne kadar basit ne kadar eğlenceli ve ne kadar gururlandırıcı olduğunu keşfettiler.

Mart 15, 2009



















Suyun Ticaretleştirilmesine Hayır! platformu, etkinlik programı

Mart 12, 2009

2007'yi çıkartamayacağını söyleyip, sonra her dileği gibi, bu da gerçekleşince, bizi yalnız bırakıp gitmiş pek başka bir dostumun bugün yaşgünü. Fikir Sahibi Damaklar'a yazdığı son yazısını buradan bugün paylaşarak, ardında bıraktığı anılara bir kadeh kaldırmış olmayı diliyorum.

D.

Uzunca sayılabilecek bir Moskova stop-over’dan sonra Mogolistan’dan yeni döndüm. Uzun ve yorucu geçen kış dur durak bilmeden upuzun bir yaza açıldı. Yat kalk Venedik’le (Bienal) uğraştım, uğraştık. V-fact diye tabir ettiğim büyük bir parantez doğrusu bu: Kışı Venedik Bienali hazırlığıyla inanılmaz bir soğuk ve izolasyon içinde Finlandiya’nın Vaasa adlı küçük bir yöresinde geçirdik. -25’lere varan gündüz soğuğunda kış uykusu yerine yaz siestasına yattık orada: Venedik ve Vaasa. Venedik Bienali’nde Vasıf’la (Kortun) ve Vakıf’la (IKSV) çalıştık. Bu sayfadaki “V” de Valpolicella olacaktı adam akıllı, bağları ve şaraplarıyla ünlü Veneto bölgesinde Verona kentine bağlı.

Venedik Bienali işinin bitimini bir ödülle süslemek adına, anısına. Hiç değilse bir günlüğüne hem Valpolicella’da bağ gezmek, şarap şampanya tatmak hem de bir bağda uyumak ve uyanmak üzere. Bu projeyi biraz da “Fikir Sahibi Damaklar”ın bu sayısı için önceden kurup planlamıştım desem yalan olmaz. Bu durum ne benden ne de Valpolicella’dan kaynaklanan teknik bir aksaklıktan ötürü maalesef gerçekleşemedi. Ancak ben yine de bir yol ve hayal yorgunu olarak Valpolicella (V-fact) merkezli bir füzyon yapmaya çalışacağım ortaya. Karışık, demokratik bir tabak. Böyle tabakları biliyorum sevmediğinizi, ben de sevmem.

Ortalık pizza fırını gibi sıcak, ilham için iki lokma içilecek bir durum dahi yok. Soğuk bir roze dahi daha bardağa düşmeden kaynayacak gibi. Sağlam bir Bombay Gin içinse ortam pek kolonyal değil. Üstelik Cihangir ve onun Beyoğlu’nun deliliğine bakan yakası yine yaz ve Pompei’nin son günleri moduna girdi bile. Bırakın İstiklal’i, Tarlabaşı ve Tepebaşı dahi salonda uğuldayan bir kaynana zırıltıları ve elektronik cızırtıları karışımı olarak yankılanmakta. Kimbilir belki de karşıdaki teras barlarda türlü güzellikler cereyan etmekte ama davulun sesi uzaktan pek hoş gelmiyor doğrusu. Sokak seçim çapulu plastik bayraklarla buharlaşmakta, musalla taşı etrafındaki kahvelerde bir yığın şehir aylağı öylesine oturup gecikmiş kamusal alan sevdalarını gidermekte. Mahalle Temmuz ortası artık iyicene biracı serseri mayınlara teslim olacağa benzer.

Bu satırlarda Valpolicella eğer zor bir referans olacaksa bir başka referans noktam da “hatırlama” üzerine olacak gibime geliyor ya da “asla iki kez” türü bir izlek. Bu bakımdan geçen Mart ayı ortası Vaasa’dan Venediğe, Bienal’de iş yapacağım mekanı görmeye gittiğimde kısa zamanda jet gibi işlerimi hallederken artan zamanıma iyi ki de sığdırıp sıkıştırdığım günü birlik bir Valpolicella ziyaretinden aklımda kalanları canlandırmak isterim bir parça. Biraz da ardı ardına eklenen iş seyahatlerinin aklımda ve hayalimde bıraktığı kırıntıları bir tabakta toplamaya çalışacağım.

Bu arada bazı tatsız şeyler de cereyan etti. Venedik dönüşümüzde, geçen sayı kendisinden dolma fıstığı soslu bakalao (morina) tarifini aktardığım apartman komşumuz Leonardo de Santi’yi kaybettik. Tam da bana daha bir çok yemek tarifi ve Karşınlar Apartman’ı tarihiyle ilgili hikayeler anlatacağının sözünü vermişken. Üstelik bu hikayeleri dinlerken bana büfesinden türlü çeşitli içkiler de ikram ederdi. Ruhu şad olsun. Desanti’nin (gerçekten isminin nasıl yazıldığını bilmiyorum) tarifine yakın bir bakalao yemeğinin modern bir versiyonuna tadımlık biçiminde L’Osteria di Santa Marina’da denk geldik. Sosta dolmalık fıstık yerine çam (şam) fıstığı kullanılmıştı. Bu restoran Fransız ambiyansına haiz olup yeni moda tadımlıklar sunan ve geleneksel formülleri modern bir tarz ve havada sunan bir restoran. Adından da anlaşılacağı üzere Campo Santa Marina üzerinde. Bu arada Leonardo Desanti’nin anlattığı bakalao’nun Beyoğlu Balık Pazarı’na düşme hikayesini geçen sayıda yanlış hatırlayıp yazdığımı ya da uydurduğumu hemen şimdi düzeltmek isterim. Belki de yazıyı son düzeltme safhasında değiştirmeyi unuttum. Bakalao’nun Perşembe günleri pazarda belirdiğini not düşmüşüm, ancak balığın pazara uğraması her yılın Paskalya zamanına denk gelirmiş, Perşembe’yi ben yakıştırmışım.

Venedik Bienali’nde Türk Pavyonu’nda zihinsel ve fiziksel bir yapı olarak “Hayali Bir Gürcü Restoranı” inşa ettik. Restoran’da yemek yoktu, zaten hayaliydi, “Şikayet Etme” diye bir tabelanın altındaki bu 5 gözlü restoranda yemek içmek yerine filimler, bu filimlerde de “olaylar” vardı. “İyi de bunun neresi Türk” demişler. İbare ingilizce “Don’t Complain”, Finlandiya ağacı ve Ucuz Fin İş Gücü ile inşaa edilen bu restoranın mobilya ve lambaları da bambaşka gönderi ve referanslara sahip (daha doğrusu mümkün olduğunca herhangi bir tasarım gönderisinden, tarihsel bir bağlamdan uzak, pek bir referansa sahip olmayan) çoğu eski Doğu Bloğunun çirkin otellerinden kalma şeylere benziyor. İçinde sunulan filimler de Bombay’dan, Rio’dan, Kosova’dan, Çeçenya’dan, Odessa’dan falan. İstanbul’dan olan bir iki filim de demin şikayet ettiğim Cihangir’den, bizim sokağın (İtalyan Yokuşu’ndaki) köşesindeki çöp durağından.
Bu işi Venedik’te Finliler’le kurarken biz de ufak bir içsel Venedik taşınma turundan sonra Arnavut mülteciler misali alt alta üst üste San Marco’nun belki de üçüncü nesilden Şarkütericisi* Alessandro’nun evine transfer olduk. Mobilite olayı…

“Venedik deyince, Venedik Alessandro’dan sorulur” desem yerinde olur, bence yani. Alessandro’yla ahbaplığımız 2005’teki 9. Istanbul Bienali’ndeki işimle doğrudan bağıntılı. O Bienal’deki işimin bir parçası 4. Haçlı Seferleriyle 1204 yılında bugünkü Istanbul, o zamanki Konstantinopolis’ten çalınıp Venediğe getirilip, Arsenale Tophane’lerinde 50 yıl bekledikten sonra San Marko Bazilikası balkonuna yerleştirilen 4 At (Quadriga)’la ilgiliydi. Oldukça polisiye bir hikayesi olan bu işin bir sonucu olarak Venedik’ten bir set dörtlü at kopyasını Istanbul’a Bienal için alıp getirme projemim gizli kahramanı Saba Ranzato’nun arkadaşıydı Alessandro de Zorzi. Saba’nın binbir marifeti arasında profesyonel bir sommelier (şarap tadıcısı) olması projenin gidişatına imkan ve ivme kazandırmıştı, ayrıca belki de benim bir parça şarap merakım bu süreç içinde ilginç kaçıp merak uyandırmış olsa ki projenin gidişatıyla ilgili diyalog ve motivasyon için uygun bir dil ortaya çıkmıştı. Daha sonradan tanıdığım Alessandro da Saba’yla aynı meslekten ve şehirdendi, yemek-içmek ve Venedik. Hayatımda son derece zarif bir şekilde boyuna yemek içmekten konuşan ve tartışan bir çift görmemiştim. Alessandro San Marco’da babasının yanında Venediğin en önemli yeme-içme dükkanlarından* bir tanesi olan Gastronomia Lorenzo’yu çekip çeviriyor, dolayısıyla da Venedik’te bu alandaki herkesi tanıyordu. Ahçılar, garsonlar, barmenler, balıkçılar, manavlar, kasaplar, vs… Geçen İstanbul Bienali’nde Saba ve bu Venedik Bienali’nde ise Alessandro benim iki işime ayrı ayrı birer Venedik’li kader meleği olup çıkıverdiler. Tuhaftır ikisiyle de şarap zevkim ve dilim garip bir şekilde uyuşuyordu. Onları tanıyana kadar da itiraf etmeliyimki İtalyan şarapları hakkında üç beş genel bilgi ve görgü dışında oldukça cahildim.

Zaten hepimiz şu 3. Dünya şarapları furyasıyla birlikte cereyan eden suni bir -demokratik- perepektif içinde çakılıp kalmıştık. 3 aylık Batı Avustralya maceramızla birlikte Güney Afrika ve Şili modaları ve yerli şarap merak ve kibirimizin de etkisiyle bir parça bildiğimiz Fransız ve İspanyol geleneğinden de iyice kopmuş sayılırdık.

Amerikan şarap düşmanlığıysa şu meşhur (adı galiba “Sideway” di) filmiyle iyicene tetiklenmişti. Singapur Havayolları uçaklarında her seferinde ya bir parçasını ya da tamamını 6 kere gördüğümden midir yoksa bu film hakkında duyduğum methiyelerin yoğunluğundan mıdır nedir, bu filmi hiç sevmedim, bu yüzden Amerikan şaraplarını da. (Oysa beyaz şarap ve bu şarabın zorluğu ve asaleti hakkında her zaman Alain Resnais’nin “Providence” filmini hatırlarım, gerçifilmi artık unuttum fakat beyaz şaraptan ötürü filmi de hatırlarım. Viskonti’nin “Venedikte Ölüm”ünde oynayan Dick Bogart vardı bu filimde de. Boyuna beyz şarap içilir film boyu. Keşke Roland Barthes ve Umberto Eco bu filmdeki beyaz şarapla ilgili izlekleri tahlil etselerdi. Beyaz şarap içenler özellikle başka tür insanlar. Estetik Yargı meselesinde şarabın pek özel bir yer tutmadığı Kant da beyaz şarap içermiş. Günümüzde bu iyicene böyle, zira kırmızı şarabın özellikle kalbe ve kollesterole iyi geldiği inancıyla da kırmızı şaraba ilgi daha çok. (Mesela Montenegro şaraplarında “pro corde” (her iki anlamda da “kalbe iyi gider” türü latince’den bir deyiş.)

Arada sırada uzun kış zamanlarına denk gelen, alkolün pahalı ve tekel altında tutulduğu Kuzey ülkeleri (İsveç, Finlandiya) ziyaretlerimiz bizi paradoksal olarak daha da bir şaraba yakınlaştırmıştı, özellikle bu ülkelerde. Sebep basit, bu ülkelerin şarap uzmanları çok iyiydi ve keşfedip ülkelerine getirttikleri yüksek miktardaki şaraplar aynı zamanda bir yatırıma dönüşmekteydi. Bu ince ayarlı uzmanlık sayesinde göreceli olarak size fiyat/kalite dengesi son derece uygun olmak üzere iyi şarap deneyebilme imkanı sağlıyorlardı. Bu ülkelerde şarap kültürü bir nevi orta sınıfın zevklerini up-grade eden, bira ya da sert alkol tüketme banalliğinden ve alkolizmden uzaklaştırma politikasına istinaden sosyal demokrat bir sistemin parçası olmaya başlamıştı, hem de çoktan. 20 yıl önce sımsıkı jean’lerin içinde, tahta sabolar üzerinde yaz kış baston yutmuş gibi yürüyen, olsa olsa iğrenç Bulgar, Romen, Yunan ya da damacanalarla İtalyan sofra şarapları içen Kuzeyliler bugün artık dünyanın her köşesine yolladıkları ciddi şarap uzmanları sayesinde iyi şaraplara demokratik fiyatlarla ulaşmak imkanına sahipler.
Yine de İtalyan şaraplarının yüksek fiyat baremleri bu sonsuz imkanlar monopollerinde onları biraz erişilmez kılmaktaydı. Fransız şaraplarını bayağı bildiğimizden ve gönlümüzden geçenlerininse genellikle pahalı olmaları bizi exotika merakıyla Arjantin’den Yeni Zelanda’ya kadar deneme turlarına çıkarıyordu uzun kış gecelerinde. Neyse hadise şu: Venedik ve Venedikli şarap arkadaşlarımla karşılaşmam, artık 3. Dünya şaraplarının kokularından da tatlarından da bıktığım bir zamana denk gelmişti. Meşe kokusundan ve baharattan midemin kalktığı kırmızı şaraplardan, sapır saçma meyve, maden tadından yüzümün buruştuğu beyaz şaraplardan artık gına gelmişti. Her nedense tuhaf bir vatanperverlikle bu şarapların yerli versiyonlarına da gurur duyarak ve daha çok ödeyerek kibirle içiyorduk boyuna. Amacım oturup Valpolicella şaraplarına bir nebze değinmek olmasına rağmen konu çok çiğnenmiş bir şarap jargonu içinde dönüp dolaşmaya başladı bile, farkındayım.

Evet Haziran 11 için planladığım ikinci Valpolicella bağ ziyaretini post-bienal-komplikasyonlarından ötürü yapamadım, bu yüzden Mart 11 ziyaretimden arta kalanlardan bahsetsem iyi olacak derken şeytan kalk gecenin bu saatinde hazır Beyoğlu’nun zırıltı ve cızırtısı hazır durmuşken bir şişe aç nasılsa gerisi yarın içilir diyor. Neyse şeytana uymadım, uyamadım. 4 Kırmızım kalmış kala kala ve bu saatte herhangi birini açacak ya makul nedenim yok ya da her birinin başı bir başka meseleyle bağlı. Hadi anlatayım bari, bu dörtlüden biri olan İspanyol uzunca zamandır direndiydi biri Toscana’dan, biri Batı Avustralya’dan, ikisi Fransız, biri Avusturya’lı ve bir de Güney Afrika’lı sağlam arkadaşlarıyla birlikte. Ekonomik bir kriz anında bütün bu arkadaşlar gitti, kriz anında yine paradoksal (Ekmek/Pasta para-doksa’sı) olarak insan sadece elinin altında olanı, esirgeyip sakladığını içmek zorunda kalıyor. Bu gruptan kalan İspanyol şarabı Mas la Plana epey eski, Diğer üçlü İtalyan ; ikisi son Venedik seferinden Alessandro’nun dükkanından, biri Valpolicella, diğeri de hediye bir Toscana. Bu Valpolicella’yı Vasıf’la içmek gerekecek, zira bir akşam içtiğimizde mimlemişti, dönerken Alessandro’dan bir şişe almıştı (bir de son kalan şişe Bellavista’yı (köpüren)) ve aceleyle havaalanına ulaştığında bunlar maalesef dışarıda kalmış, yeni emniyet kurallarına istinaden. Bu cidden iyi bir Ripasso’ydu. (Hatta Ripasso bile değilmiş, Valpolicella Superiore, demin (1 gün sonra) fotoğrafını çekerken fark ettim, Corte Sant’Alta bağından). Hediye gelen Toscana’yı ben de merak ediyorum, bir Bruna di Montalcino, bu da bekler bir parça. Gelelim üçüncü kırmızıya; bu şişe de Mart Venedik ziyaretindeki günü birlik Valpolicella kaçamağından kalan ciddi bir hatıra: Amarone, tam on yıllık bir hediye. Venedik’ten Vaasa’ya, oradan da İstanbul’a kadar dolaştı geldi. Hikayesi de şu: Saba, Alessandro, ben Valpolicella’ya bir öğlen yemeği, iki bağ ve bir de köpüren meselesini inceleme projesiyle yola çıkmıştık. Ertesi günü Vaasa’ya döneceğim. Hedeflenen restoran’ın kapalı olması takvimi değiştirdi, uzunca bir yemekten sonra pratik olarak en yakındaki tek bağ ziyaretinde karar kıldık. Bağın** sahibesi son derece zarif, çok iyi İngilizce konuşan Lucia adlı bir Kolombiyalı bir Hanımefendi. Hikayesi şöyle, kocası Amerikalı meşhur beyin cerrahı Prof. Antony John Raimondi’yle şaraba ve bağa merak salıp bu bağı 1980’de alıyorlar, 1989’da ilk şaraplarını üretiyorlar. Bu arada doktor kanserden ölüyor ve Kolombiyalı Hanım hayatını bağ ve şarap işine vakf-ediyor. Bizi son derece misafirperver ve zarif bir şekilde bağda gezdirdi, şaraplar ikram etti, bir dahaki sefere geldiğinizde bağda misafir kalın davetiyle uğurlarken bana 10 yıllık bir Amarone hediye etti. (Etikette Raimondi ibaresi olduğuna göre bu şarap ölen cerrah kocanın anısına şişelenip saklanmış da olabilir.)
İşte üçüncü kırmızı şişe de buydu. Hemingway’in Amarone hakkında deyişiyle, “yarenlik edilecek iyi bir arkadaş/yoldaş”*** ve dolayısıyla birazcık da bir convivium**** durumu gerektiren meditatif bir şarap.

Şeytana uymadan ve tabiatıma hiç uygun düşmeyen spontan bir rasyonellikle başka bir şey yaptım, dün gece de aynı taktiği uygulamıştım. Bizim Havaalanı Duty Free’den (pek adımımı atmadığım bir yerdir) bavul beklerken aldığım iki ucuz beyazdan birini dün açtıydım, Yeni Zelanda Sauvignon Blanc, yarısını Salihli kirazlarıyla ilham için içip diğer yarısınıda bugünkü lagos kellesine boca etmiştim. İsveç’te ya da Finlandiya’da bile 23 euro olan Cloudy Bay’e bizim Duty Free’de 37 euro verecek değilim herhalde. O da eksik kalsın, bizim Duty’i de şeytan alsın götürsün zaten. Deminki şeytan’dan da ikinci beyazla kurtulmaya çalıştım ucuz bir Altinori, Toscana; tabii ki kötü çıktı; neyseki bugün Doğu’lu çocuğun seyyar meyve tezgahından bir salkım üzüm almıştım, nereden diyorum, bilmiyor, bu vakitte hoppala deyip tadıp aldım, Chardonnay çıktı, tahminime göre Şili filandır. Globalleşmenin faydaları, lokalin ölümü ve mevsimlerin ortadan kalkması, fena da olmadı hani. Hem yaptığım berbat balık çorbasının pasını ve ağırlını aldı hem de şarabı tahammül edilebilir kıldı bu üzümler, hem de öyle kiwi felan da kokmuyordu.



...

Tam 24 saatlik bir aradan sonra devam ediyorum. Zira arada Defne’ye yazdım, tadım kaçık yazdığımı beğenmiyorum, sıcakta ve Cihangir’de ilham gelmiyor şeklinde, o da bana koskoca üç gün verip cezasını kesti. Halbuki benim derdim bir gün koparabilmekti. Özgürlüğün bağlayıcılığı; dead-line ferahlayınca insana hemen bir rehavet çöküyor. Ama benim rehavet ve erteleme hissiyatının bahanesi de en rasyonelinden: İlham ve ambiyans olmadan bu ve her konuda yazmak çok zor. Ayrıca takvimde Evrim’le bir söyleşi var ve geçen söyleşi sonrası kaçırdığı akşam yemeği meselesi. Söyleşiyi Camila’nın hazırladığı tam ayar Bombay Cin eşliğinde yaptık. Cinin içinde Alessandro’dan aldığımız kocaman yemyeşil kütür kütür “cerignola”***** zeytini vardı. İşimiz bitince ben hemen Roze almaya koştum. (Mogolistan’a gitmeden önce üzerinde R yazan (yoksa P mi yazıyordu) çok cici etiketli bir Pembe şarap almıştık Esat Bey’den. Sevdik diye aklımda kalmış o akşamki karambolde, Cemali-Marino’nun 2. yaş günüydü ve ben sabah 2.30’da Mogolistan’a gitmek üzere Moskova’ya gidiyordum ve evde sürpriz parti vardı.) Sevilen markaymış, 2 şişe istedim, kalmadı dediler. Yeni bir pembe gelmiş, Pamukkale Trio, biz de bilmiyoruz dediler, bir ondan bir de Doluca’nın yeni pembesinden aldım. Hemen yemek işine koyuldum, Camila’da şaştı bu işe, neyse ben ilham peşindeyim, söyleşi boyunca kafamda tasarladığım her şeyi jet gibi yaptım. Dünden kalan beyaz şarabı yemeğe boca ettim (vongole-pasta-sarımsak-sepia-kereviz kökü-sübye-vs). Yemek çok beğenildi, ilk içtiğimiz Pamukkale Pembe’yi pek sevdik, ikincisi hafifti ve galiba o da iyiydi doğrusu. Camila Pamukkale’yi Sevilen’den daha çok sevmiş, zira ben gittikten sonra Mimi’yle bir kere daha içmişler Sevilen’den beğenmemişler, ben de bensiz içmişiniz ondan filan dedim. Evrim de Pembe şarap hakkında genelde sahip olduğu olumsuz fikirlere istinaden içtiğimizin bambaşka bir durum yarattığına benzer karışık ve komplike bir cümle kurarken tam orta yerde vaz geçti anlatmak istediğinden, pembe’ye övgü türü bir şeydi, anlaştık. Yemek bitip, masa dağıldığında bana ilham gelmişti ama yazıya devam edecek durumda değildim. Bugüne erteledim. Bugün gazetelerde gördüğüm en ilginç yazı Milliyet Gazetesi’nin Pazar ekindeki Pembe Şarap****** yazısıydı. Güncel bir durumu anında yaşadığımızı işin uzmanından duymak hoş bir his. Hakikaten şarap seviyorsanız yazın soğuk pembe şarap fazla merasim gerektirmeyen ekonomik bir hoşluk.

Bu arada Esat Bey’de yeni gelmiş ilginç şeyler görünce, oo, sağlam şeyler gelmiş dedim, mütevazi bir şekilde pembelerimi alırken, o da esas mallar bak şurada deyip bir sıra eski Amarone gösterdi. Ben de Valpolicella, bende de bir 10 yıllık, yazı, yazgı, felan gibi; Evrim’in bir saat sonra pembe şarap üzerine edeceği kem küm türü bir şeyler söylenmişim orada.

Gelelim benim günü birlik Valpolicella ziyaretinden aklımda kalan şeylerden yemek olarak tek bir şeyden bahsetmek işin en doğrusu, muhakkak deneyin: Risotto All’Asmarone. Adı üzerinde Amarone’yle yapılan Risotto… Tabii ki dalgalı olacak. Valpoliella şaraplarını Valpolicella, Valpolicella Superiore, Ripasso, Recioto / Amarone şekilde sıralamak mümkün. (“Classico”yu da Valpolicella’ların önüne eklemeyi unutmayın.)

Recioto / Amarone en kaliteli kategori, ortada Ripasso var. Recioto tatlı şarap, aslında Romalılardan (hatta ta Etrüsklere kadar gidermiş) beri en meşhur ve önemli şarap. Rivayete göre Amarone bir kaza ve tesadüf eseri ortaya çıkmış. Alkol oranı dolayısıyla şeker oranı yüksek olan Recioto üzümü kurutulduktan sonra hem alkolünü hem şekerini kaybediyor, neredeyse kuru üzüm kabuklarından ortaya çıkan şarapsa Amarone, böyle bir tesadüf merhalesinde ortaya çıkmış Amarone, zaten yöredeki minik amatör restoran ya da bağ müzelerinde gördüğüm eski bir etiketin üzerinde Amarone’nin altında Recioto Secco yazıyordü, belki bu yüzdendir.
Kolay anlaşılır bir şarap değil, gövdeli ama kadife gibi ve meditatif bir ilgiyle içilecek bir şarap, pek yemek şarabı sayılmaz ama fevkalade olarak bir çok yemeğe eşlik eder ama şaraba yazık başka yemeklik şaraplar varken, peynirle hiç olmaz. En az 5-7 yıl bekledikten sonra içildiğinden pahalı bir şarap. Genç içmenin tek anlamı ucuza içmek oluyor ama o zaman da Amarone kendini ele vermiyor. Valpolicella şarapları esas olarak Corvina, Rondinella, Molinara ve ayrıca Dindarella, Oseleta, Rossignola, Negrara yöresel üzümlerinden yapılıyor. Sangiovese, Croatina, Teroldego, Barbera türü milli üzümlerle Cabernet Sauvignon, Merlot türü global üzümler de bağ ve şaraplara karışmasına rağmen, yabancı üzüm kullanımı oranı %5’I aşmamak üzere sabitlenmiş Valpolicella’da. Geçen gece Alessandro’yu skype’tan epey sorguya çektim anladıklarım bildiklerim doğru mu diye, önümde öbek öbek notlar var. Sonra da konuşma İtalya’da şarapların kategorilendirme kural ve terimleriyle devam edip benim pek meraklısı olduğum Şampanya meselesine saptıydı. (italyan şarapları kod ve kategori sistemlerinden “docg, doc, igt, vt” minik bir ders gördükten sonra esas mevzu; vini frizzanti: prosecco, spumante, franciacorta, yani köpürenler meselesine girip brut’ünü cuvé’sini düvesini filan konuştuk. Sonunda Churchill’in içtiği şampanyadan içmediğini itiraf etti. Alessandro’yla aramızda bir başka ortak nokta da şampanya’ların matarlarının üzerinde telle sarılı duran metal kapakları biriktirmek, ama sadece içmiş olduğumuz şişelerin. Öyle gazoz kapağı gibi çok çabuk biriken bir şey değil. Gerçi gazoz kapaklarında da rarissimo’lar vardı-r. Alessandro moralinin düzgün olduğu zamanlarda bana kendinde fazlalık olan bir iki kapak armağan etti. Bir projemizde bu kapaklardan gömlek düğmesi yapmak, aralarında çok imperial, royal şeyler de var çok banal olanlarda, hatta ben “no name”, “no logo” yani hiç bir şey olmayanları da topluyorum nedense, Rus, Ukrayna, Kırım köpürenlerinden.)

Benim başımdan geçen iki Amarone hikayesi var. Biri yeni biri eski bir hikaye ama ikisi de Venedik’le bağlantılı.

Yeni olan hikaye Venedik Bienali Türk Pavyonu sponsorlarından Garanti Bankası, bazı müşterilerini ve medya mensuplarını Venedik Bienali’ni gezdirmeye getirmiş ve bir akşam yemeği verdiler misafirlerine, bizi de davet ettiler, küratör ve sanatçı ekibini, sağolsunlar. Yemeğin sonlarina doğru Vasıf bir kırmızı seçmem için bana maitre d’hotel ya da baş garsonu yollamış. Başka mütevazi daha sanatsal ortamlarda şaraptan memnun olmadı mı hep beni işin içine katar ya da kendi isteğini bana transfer etmenin incelikli bir yolunu bulur. Burada durum farklı biraz utandım, sıkıldım ancak adam geldi soruyor, Vasıf’ta bizi onore etmiş durumda; doğrusu Veneto’da kalkıp Barolo falan söylenecek değil ya, elbette ben de abartmadan uygun eskilikte Amarone ne var deyimişim, birazdan adam gelip Masi ve sıkıntımdan ikincisini pek iyi duyamadığım, Allegrini diye duyduğumu sandığım iki marka sayınca ben o kadar kararlılık ve keskinlikle daha Masi der demez Hayır demişim bir sağa bir sola hızla gezinen parmak işaretiyle, işaret parmağıyla. Adam sanki bir akrabasıyımda zorlu bir sınavdan geçmişim gibi seçimimden hoşnut hay hay deyip gitti. Sonra şişeyi getirip açtığında masadakilerin duyamadığı bir konuşma geçti aramızda. Bu kısmı isterseniz hala sır kalsın. Pek sır da değil zaten görüldüğü gibi. Masamızda Güney Afrika’da çok güzel şaraplar içtiğini söyleyen bir bey vardı. Sonuçta şaraptan anlıyormuşum gibi bir hava esmiş oldu masada. Şarap güzeldi ama pek hatırlayamıyorum şimdi düşündüğümde, öyle bir bağlamda zor herhalde iyi bir şarabın hakkını vermek. Zaten beni Kağan iki kere sigara için aşağıya kaçırmıştı. Sigara içilen yer bara bağlıydı, yukarda sosyalliğimiz bozulmasın, aşağıda da bara ayıp olmasın diye her iki sigara seferinde de votka içmiştik bu arada.

Diğer Amarone hikayesi benzer bir çerçeve ama daha gırgır bir ortamda ceryan etmişti, 3-4 yıl önce. Son İstanbul Bienali’nde Vasıf’la çalışan küratör Charles Esche, hem Malmö’deli Rooseum müzesinde son sergisini yapıyor hem de bu müzedeki yöneticilik görevinden ayrılıyordu. Bu serginin açılışı vesilesiyle bazı meslektaşlarıyla dostlarını Malmö’ye davet etmişti. Stockholm’den Kopenhag’a gidip, fotoğraf makinamı bildiğim bir dükkanda değiştirip atlı süvari heykellerini çekip bir müzayededen atlı-süvari heykelleriyle ilgili bir kitap alıp Malmö’ye tam zamanında sergi açılışına yetiştim. Açılışta kimi göreyim istersiniz, Stockholm’de her günü neredeyse birlikte geçirdiğimiz komşum Simon Rees. Açılıştan sonra yemeğe gittik. Charles çok uçmadan iyi bir şarap seçmemi söyledi uzun ve kalabalık masaya. Simon’la biz ayrıca şarap arkadaşıydık Stockholm’de, Avustralya’lıydı ve Yeni Zelanda’da bir müzede küratörlürlük yapıyordu, bir iki aylığına Isveçe davetli gelmişti. Beraber baktık şarap listesine, tuhaf bir şekilde inanılmaz ucuza Amarone bulduk. Önce tedirgin olduk, Charles da oldu, ancak fiyat doğru yazılmıştı, o gece şişelerle Amarone içildi. Venedik Bienali’nde Simon’ı gördüm, Litvanya Pavyonu’nun küratörlüğünü yapıyordu. Sana bir kötü haberim var, Amarone içemeyeceğiz bu sefer Venedik’te dedi. Moskova Bienali sırasında bir sokak köpeği ısırmış, kuduz aşısı olunca 6 ay içki içilemiyormuş. İçemedik, zaten içebilsek dahi vakit yoktu. Geçen hafta Moskova’da yeni açılan sanat mahallerini gezdiriyorlardı, özellikle geçen Moskova Bienali esnasında açılmış ve bir çok ilginç serginin yapıldığı bir yeri gezdirdiler. Eski şarap antrepolarını galeri ve sergi mekanlarına dönüştürmüşler. Mahalden ayrıldık metroya doğru giderken bu yerin çok iyi ama tren istasyonuna yakınındaki çevrenin pek tekin olmadığından bahsediyorlardı. Önemli galerin yanı sıra burada Bienal esnasında çok önemli iki sergi olmuş, biri de küratörlüğünü Lolita’nın yaptığı Litvanya sergisi, diğeri de küratörlüğünü Oleg Kulik’in yaptığı sergi. Tam o sırada üç tane korkunç sokak köpeği ısırma parçalama modunda bize doğru süratle koşmasınlar mı, ben küratör kadının arkasına sığındım. Bunlar bizi parçalamadan geçtiler. Şimdi Moskova Bienali’nde Litvanya pavyonunu yapan Lolita’yla Venedik’te Litvanya pavyonunu yapan Simon üç yıldır birlikteler. Ve hatta Helsinki’de tanıştıklarında ben de ordaydım bir sergi vesilesiyle ve ikisi benim iki sene önce adada kaldığım yerde kalmışlar. Bu arada bizi Moskova’da gezdiren gruptaki sanatçı çocuğu ben ilk Helsinki’de o sergi esnasında tanımıştım. Bu durumda demin geçen üç köpekten öndeki en azgın olanı Simon’ı ısıran köpek olabilir. Doğrusu o anki korkumun köpek ısırmasından mı yoksa altı ay içememek mi olduğundan pek emin değilim.

Bu korkunç köpek badiresini atlattıktan sonra Sovyet tarzı bir Kırım restoranına gittik, maalesef bir düğün vardı ve restoranı kapatmışlardı. Sen Venedik’te Gürcü restoranı yaptın dediler ve Moskova’yı ikiye bölen nehrin üzerindeki beş katlı tahta bir gemiye konuşlanmış Gürcü Restoranı Mama Zora’ya gittik. Nehrin karşısında Moskova Disneyland’ı türü bir Luna Park, onun ilerisinde Sanat Müzesi ve (köpeklerle ilişki içinde yaşamasıyla ünlü sanatçı) Oleg Kulik sergisi, nefis bir gece ve leziz Gürcü mezeleri. Nar şurubu ve erik soslarının şaşlıklara pezevenkliği sayesinde ucuz Altay votkası şerbet gibi yuvarlanmaya başladı. Bu arada Oleg Kuliğin karşıdaki müzede koca dört katın hepsine yayılan sergisi son sergisiymiş, Moğolistan’dan sonra sanat yapmayı bırakmaya karar vermiş. Evrim de kalkmış bana ben Mogolistan’a gitmeden önceki söyleşi buluşmamızda sanat işini bırakıyorum demişim diye tutturdu. Bu iş ancak ciddi bir köpek ısırmasıyla olur gibime geliyor. Moğolistan’daki vahşi köpekler en az Moskova sokak köpekleri kadar meşhur.

Bu yazıyı Mogolistan’da taze kesilen koyun etlerinin taşla pişirilmesiyle yapılan bir yemek tarifiyle bitirmek istiyordum, ancak bu sıcakta insanı bunaltabilecek bir manzaraya sebep olmak istemiyorum, zira tarifi bile yok bu yemeğin, sonradan taşların bile işin içine gireceği oldukça nomadik ve şamanik bir tarz.

Ben yine Venediğe dönecek olursam:
Alessandro’nun bize hoş geldin diye ilk gün açtığı köpürenlerle (olmadık ihalelerde alınan bazı şişeleri kılıçla keserek açtığının notunu düşerek) şarapları ve bazı yemekleri bir kenara bırakırsak, iki şey özellikle Venedik’li olmasıyla önemli.
Haziran ayı başından Ağustos’a kadar, bazan Ağustos’ta dahil Venedikliler’in topladığı minik salyangozlar, bu minik şeylerin tabii ki beslendikleri şey ve yere göre tadları değişiyor ama genelde çok lezzetliler. Bovoleti (bovoyti diye okuyunuz) deniliyor bunlara. Diğeri de Bevarasse denilen laguna kum midyeleri, birer minik vongole diyebiliriz, korkunç lezzetliler.

Venedik deyince akla yine sübye, kalamar, ahtatop gibi mürekkep balıkları ve bunların mürekkeplerinden yapılan spagettiler akla geliyor. Çok eskiden fakirler mahallelerde bidonlar içinde ahtapot kaynatırlarmış mesela. Laguna’dan çıkan kalamar, karides, artık balık ne varsa kızartmaları da önemli, denk gelirseniz balık çorbası da…

Alessandro’nun demokratik bir rehber olması söz konusu değil, bahsettiği ve yolladığı yerler, her şeyin en iyisi ve pahalı yerler, ama arkadaşları var her yerde.

Ambians ve duruma göre tavsiye ettikleri restoranlar: Acquapazza, Agli Alboretti, Osteria da Fiora, Trattoria do Forni…

Nisa’ların, Leyla’ların dadandığı Rialto’daki A la Madonna vitrinli yapısıyla daha demokratik, bize, Istanbul ve Egelilere daha uyan bir yer, tabii Alessandro’nun arkadaşı olduğunuzu bildikleri zaman o beş dakika öncesinin snob garsonları size her şeyin en iyisini tattırmak için yarışıyorlar.
Minik minik kaşık kaşık yenilen yengeçlerden tutunda enginar yüreklerinden hazırlanan neredeyse et yemeği diyebileceğim bir yemeğe kadar. Bu arada mesela yıllardır rastlamadığım kuzu kulaği bulduk orada. Beyaz Soave’lerle bolluk merasimi bizi minik sofistike füzyon ve moleküler numaralardan daha çok kesiyor, özellikle sıcakta ve Venedik’te.

Bir gün yolunuz Alessandro’nun dükkanına düşerse, cerignola zeytininden şöyle bir torba alıp Lido’ya yollanın. Pahalı minik bir ziyafet içinse ve hala şayet getiriyorlarsa, baba oğul gidip keşfettikleri Salamanca Prosciutto’undan 100 gr (12 euro) alıp ağzınızda kuru bir etin çiğnenmeden eridiğine tanık olacaksınız. Ama iki önemli olmazsa olmaz şey var ve dünyanın neresine giderseniz gidin valizinizin bir köşeciğinde birazcık ilaç diye taşıyabileceğiniz iki şeyi ıskalamayın: Toscana’nın Bibbona bölgesinden Biserno markalı zeytin yağı ve tabii ki Modena’dan Balzamik sirke: Acetaia Lodovico Campari e Figlio’dan, 250 gr’cığı sizi mezara kadar idare eder. Dondurmanıza dahi katabileceğinız bir şey bu.

Benden de basit bir tariff, hatta bu tariff Alessandro’nun bile şapkasını uçurdu, cep telefonuyla fotografını çektiğı bu tarif, tarif de demiyelim de bir “trick” isetrseniz, hala telefonunun ekranında duruyor. Beyaz bir tabağa minik bir zeytinyağı göleti hazırlayın, ortasına da birazcık kırmızı şarap damlatın…

Bir de bir yaz tiyosunu bir hatırlama bir keşifle bitireyim: Önce keşif geçen sene Çeşme’de Migros’ta bir beyaz Cadiz şarabı bulup dadanmıştık, özellikle kabuklu deniz ürünleriyle biz bu şarabı şarap da bizi çok sevmişti, ismini şimdi Cabomar diye hatırladığım bu şarap sert ağır tad ve gövdeliydi. Sonra da galiba Dagens Nyheter diye bir İsveç gazetesinin şarap yazarından şöyle bir yazı okuduğumu hatırlıyorum, “valla balıkmış deniz ürünüymüş yazmış kışmış, onu bunu bilmem, Manzanilla’yı yüz kere beyaz şarabın şu’suna bu’suna tercih ederim” türü bir sesleniş. Sonradan keşfettiğim Manzanilla, brandy ve porto türü içkilerin yapıldığı Xerez üzümlerinden yapılıyor, sek ve demokratik ve sizi en güzel siestalara ve ögleden sonra yüzmelerine hazırlayak çakırkeyf bir ruh haline de hazırlıyor. Maalesef her iyi ve demokratik çerçeveli şey gibi Cabomar’da geldi ve ortadan kayboldu, artık getirmiyorlar. Bari insanı yazın zımba gibi yapan Bask beyazı taze Txakoli’den getirseler…




* Şarküteri: Fransızca’dan geldiği gibi sadece kasap değil de bizde kullanılan anlamıyla daha ziyade kaliteli mezelerin ve yeme-içme’yle bağlantılı lezzetli şeylerin satıldığı dükkan: İtalyan’lar da “charcuterie”ye benzer olarak bu dükkanlara “salumeria” da diyorlar, ama modern terim “gastronomia”.

Lorenzo Gastronomia, Calle dei Fabbri, San Marco 4666, Venezia

** Azienda Agricola Villa Monteleone, via Monteleone, 12 Gargagnago – 37020 Sant’Ambrogio

*** I. Dünya Savaşı sırasında İtalya’da bulunan Hemingway popüler kitaplarından biri olan “Across the River and into the Trees” adlı romanında Valpolicella şaraplarından şöyle bahseder: “cordial like the home of a brother whom you get along with”.

**** Burada çok geniş anlamlı bir yeme-içme aleminden ziyade daha sınırlı ve seçici bir birlikte olma durumundan bahsediyorum, iyi bir şarabın kısıtlı ve limitli olmasından ve sohbet/muhabbet/tefekkür biçiminin cereyan edeceği ormamın teknik ve pratik olarak kalabalık olamamasından ötürü. Burada benim kast ettiğim “birlikte yemek”ten ziyade Amarone türü şaraplar söz konusu olunca “birlikte içmek” tabii içilen şarabı da düşünerek, meditatif dememdeki kasıt bu. Mesela Massimo Montanari “birlikte yemek” meselesini araştırırken “convivio” teriminin etimolojisinin birlikte yaşamak (convivere) ama yiyerek-birlikte yaşamak olduğundan bahseder bu terimle de sadece bir kaç seçkin, seçilmişin kast-edilmediğinden bahseder. Masa’nın bir hayat metaforu olduğundan da bahseder. Bu kısım beni ilgilendiriyor, sadece masa değil içilen şarabın kendisi ya da soyut bir nesne olarak içilen şarabı konuşmanın kendisi de metaforik olarak hayat’la ilgili. Bu yüzden meditatif terimini kullandım, bazı şarapların cinsini ya da on ları içme tarzını. Tinsel, spiritüel bir duygudan ziyade felsefi bir refleks bahsetmeye çalıştığım.

***** Cerignola: çok kocaman sert yeşil zeytin, abartısız 4-5 cm uzunluğunda, 2-2.5 cm eninde. Korunurken yağ, sirke felan katılmıyor, üstelik tuzlu dahi değil, nasıl böyle kütür kütür taze kalabiliyor, inanılacak gibi değil. En yakın benzeri İspanya’da var fakat aynı sertlik ve tazeliğe hiç bir zaman ulaşamıyor. Puglia bölgesinde (Bari) Foggia’da üretiliniyor.


******Söz konusu yazı; “Pembe Şarap Zamanı, Mehmet Yalçın, Milliyet Pazar Eki, 8 Temmuz 2007

Not: Valpolicella şarapları üzerine tavsiye edilebilecek en iyi kaynak; “Il vino, la cultura, gli uomini e le aziende” (“Wine, culture, men and wineries”) valpolicella.it (portale ufficiale della Valpolicella) hem kitap hem web sitesi olarak İtalyanca ve İngilizce olarak hazırlanmıştır.

-Hüseyin Bahri ALPTEKİN
Haziran 2007

Mart 09, 2009

Mart 08, 2009

2009/1

bugün Fikir Sahibi Damaklar'ın "2009/ ilk yari yıl kurulu"nu topluyoruz. kadının inşa ediciliğine ve mutfak ile kadının derin bağına övgü niyetine bugün toplanmayı seçtik.

evi ev yapan mutfaktır, mutfağı kuran da kadın. aramızda olan olmayan, aşçı ya da anne, bizi "bir masanın etrafında" toplayan tüm kadınların "ellerine sağlık!"

Dünya Kadınlar Günü'nünüz kutlu olsun.

Mart 05, 2009

Mark Bittman: What’s wrong with what we eat

www.yesek.com sayesinde seyrettim, dinledim ve ne kadar bilsem de gene ürperdim. kızıma bırakacağım bu dünyanın geleceğine ilişkin endişeleri ve "taklit etmeye pek teşne olduğumuz" bir kültürün insan ırkına karşı geliştirdiği umarsız, vahşi yaklaşımı; dikkat aralığımızın 15 dakikaya indiği bu "hızlı" çağda özellikle, unutmamak için seferber olmalıyız fark ettim, yeniden.

lütfen, seyredin, üzerine düşünelim ve paylaşın.

D.

Şubat 18, 2009

Çiğ Sütten Peynir 101

Google yazışma grubumuzda tecrübe ettiğimiz peynire dair küçük bir özettir. Diliyorum evde neler yapabileceğimiz hususunda okuyanlara ilham versin.

D.


Evde peynir yapmak için menşei belli, organizmalara dair raporlaması sağlıklı bir çiflikten yalvar yakar da olsa çiğ süt almanızı öneririm. Market raflarında tetrapak ambalajlarda satılan uht'lenmiş süte dair çok şaibe dolaşıyor, ayrıca oda sıcaklığında durduğu yerde mayalanmasına yardım edecek hiç bir enzimin bu sütlerde (geçirdiği işlemler sebebiyle) kalmadığı söyleniyor. Söz konusu mahsur pastorizasyondan ziyade uht teknolojisiyle ilgili, sanıyorum. Daha detaylı bilgilenmek için Prof. Dr. Ahmet Aydın'ın sitesini ziyaret etmenizi önerebilirim.













Çiğ sütü, olduğu gibi, yani pastorize etmeden, hatta hiç ısıtmadan ama mükemmel temizlenmiş bir kavanoza koydum; sütüm gece gündüz ısı farklarından etkilenmesin diye kavanozumu bir fanusun altına koydum ve 36 saat oda sıcaklığında bıraktım (benim evimin ısısı oldukça yüksek, gündüzleri yaklaşık 23 derece.)













36 saat sonra sütümün üstünde kalın bir yüzey ve dibinde serumsu bir ayrışma oldu. Kapağını açıp baktığımda bir tür yoğurtsu görüntüyle karşılaştım. Kavanozu hareket ettirdiğimde sütün sıvı özelliğini büyük ölçüde kaybettiğini gördüm.

(Bu sürece dair daha detaylı bilgiyi Buttermilk 101 başlığı altında bulabilirsiniz.)













Bu yarım kavanoz yoğurtsulaşmış "kültürlü" mamulü, maya olarak kullanıp, daha fazla sütü kültürlesin diye 5 lt taze çiğ süte kattım. Ekstra lezzet için de 1 lt kefir ilave ettim (gene çiğ sütten kendi üretimim.) Elbette kabım mükemmel temizlenmişti ve süt oda sıcaklığındaydı. Hazırladığım bu karışımı mayalansın diye örttüm, ama sarmadım. İlk mayalanmaya dair yukarıda anlattığım tüm işlemler aynen burada da tekrarlandı, ancak bu kez süre 96 saati buldu.










Sürenin sonunda kaynatılmış ve sıcak ütüyle ütülenmiş bezlere artık yoğurtsulaşmış mamulü döktüm ve lavabonun üzerine süzülmeleri için astım. Yaklasik 36 saatte süzüldüler.













Herbirini teker teker mermer tezgahıma taşıdım, süzülmüş mamulü ufalayıp, ayırdım --ki biraz tuzlayabileyim. Göz kararı tuzladım.













Bezin yardımıyla yoğurup tuzun karışmasını sağladım ve bir araya getirdim.













Yeni ve temiz birer bezin üzerine arzu ettiğim baharatı döküp peynirimi o baharatın üzerinde yuvarladım. Rulolar yaptim













...ve ruluları bu temiz bezlere sararak dinlenmeleri için buzdolabına kaldırdım.

Şubat 13, 2009









































Gündönümü çifliğinde çektiğimiz resimleri grupta paylaştıkça blog'a da post ediyorum. Bu resimler Rojin'in makinasından. Çifliğin yem deposundayız ve Mehmet Sökmen bize yem rasyosunu nasıl oluşturduğunu anlatıyor. Yulaf, yonca, arpa, mısır, slaj.... bir dolu şey yiyor Gündönümü inekleri!
































Bu resimler de Selin'in kamerasından.. İneklerin en güzel ve en şaşırtıcı yanları insandan huzursuz olmayışları, kaçmayışlarıydı. Selin'in fotoğrafları arasında bir ineği pembe burnundan öpüşü bile var!

Şubat 08, 2009

Gundonumu Cifligi















guzel bir gundu.

Istanbul muhakkak ki gri ve islak ve ustelik soguktu. biz oysa, bu kadar yakinindayken o ic kapayici havanin, inanin ruhumuz, aklimiz ve hatta fiziksel varligimiz bambaska bir yerdeydi.

akm'nin onunden baslamali....

once Filiz T. haber verdi, gelemeyecegini. sonra Esra. ardindan Ayfer ve Aylin. bu isimlerini son saydigim iki dostuma sasirmadim, zira cok yogun ve talepkar bir haftayi gecirdik beraber. ben, kendim, aynaya baktigimda son uc gundur kendimi tanimiyorsam, bu arkadaslarim hasta dusmuslerse anlarim. sahiden de gerek Aylin ve gerekse de Ayfer hastalanmislar. Ayfer'in atesi 39'u da gecmis! bir an once iyilesmelerini diliyorum. Aylin gelemeyince kuzeni Funda da gelemedi, Sazimet ve Firdevs hanimlar, sevgili Pelin, yeni uyelerimizden Rojin, SF uyelerimizden Berin hanim ve Refika'm. hatta Vasif da vardi, ekipte: benim kocam. simdi bu detay cok onemli, cunku askla bahsedebilirim kocamdan ama onu benimle yanyana goren cok olmamistir :)) bu, ozel bir geziydi, gelmeyenler feci kacirdilar :))) Selin ve Can bizimleydiler. Ilgin maaile katilmak istiyordu, ama kucuk kizi hastalaninca onunla kalip buyuk kizini ve kocasini yolladi. benim fii tarihinden arkadasim, simdi de kizi, kizimin arkadasi Mehmet K., hanimi Esra ve iki kiziyla katildi aramiza ve elbette bir de Hasibe hanim: Yesil Iris'in sahibesi..

ciktik yola.

1 saat 20 dakika sonra ciflikteydik. Mehmet karsiladi bizi, Aysun'un kocasi, "once ahirlara gidelim, oyle eve ineriz" diye. sozune uyduk. ahirlara indik. Aysun bizi buzagilarin, duvelerin, ineklerin arasindan gezdire gezdire once sagim istasyonuna goturdu. burada sagim isleminden hayvanlara dair bilginin (gun boyu attiklari adim sayisindan, sut verimine) nasil kaydedildigine, sagilan sutun meme basindan baslayarak hijyeninin nasil korunduguna her detayi anlatti. ogullari Can tum gezi boyunca eksik etmedi katkisini. annesinin anlatimiyla es zamanda padometre ve hijyen saglayici gerecleri tasidi durdu, gosterebilsin Aysun bize diye. cok tatliydi hali. Aysun ne kadar gururlansa yeridir ogluyla.

oradan ust kata, ofis ve yemekhane gibi kullanilan uniteye gectik. burada Aysun bize her bir hayvanin dosyalarini ve o dosyalarin icerdigi bilginin bir bilgisayar programina donusturulmus halini gosterdi once. bir hayvanin gunluk 25lt sut ortalamasi tutturdugu bu ciflikte her bir hayvanin kac adim attigi, o gun kac dakikada sagildigi ve kac litre verim verdigi vs gibi datalarin isiginda Aysun o hayvanin tirnagina bakilmasi gerektigi ya da kizginlik gecirdigi gibi yorumlara ulasabiliyormus. onu gorduk. ayrica ogrendik ki bu ciflikte:

1. antibiyotik gerekmedikce kullanilmiyor ve kullanildiginda antibiyotik alan hayvanin sutu buzagilara dahi verilmiyor (Aysun Danone'nin sutte antibiyotik bulmasi durumunda gunluk 2 ton sutunun yok sayilacagini ve bu sutu buzagilara vermesi durumundaysa o buzagidan saglikli ve sut verimi yuksek bir inek yaratamayacagina ikna)

2. bu hayvanlara "sut uretme" hormonu verilmiyor. asla verilmemis ve vermeyi de kesinlikle reddediyor. ama, diyor, "sikluslarini duzenlemek ve dol almalarini garantilemek icin, dollemekte zorlandigimiz hayvanlara "ureme" hormonu tedavisi yapabiliyoruz ama bu hormonun sute ve ete etkis sifirdir." bilginize.

3. rasyosunu Mehmet'in kurdugu ve tumuyle ciflik mamulu bir yemle besleniyor, hayvanlar. Berin hanim ozellikle takdir etti, verim yukselten sanayi yemlerinden kullanmaksizin gunluk 25 lt verimi. Mehmet de, Aysun da hayvanlarinin yuksek bir verim cizgisinde olmasini isterken, ayni zamanda rasyoyu manipule ederek verimin yukseltilmesine de sicak bakmiyorlar. surdurulebilir bir rasyo, surdurulebilir bir verimlilik arzu ediyorlar.

4. bu suru 4,5 yil once Sarmisakli Cifliği'nden alinma bir grup hayvan ve uzerine katilan bir miktar daha ile 48 bas hayvan olarak baslamis. bu 48 hayvandan oncesinde ise gene bir 80 hayvani varmis Sokmen'lerin ama Aysun sutlerinden hastalaninca (dusmanima vermesin, diyor) hayvanlarini tek tek muayene ettirmis ve surusunun neredeyse tamaminda verem oldugunu ogrenmis. onun uzerine o zamanki surusunun tamamini kesmek zorunda kalmis. yani Sarimsakli Cifligi'nden alinan bu hayvanlarla baslatilan donem farkli kararlarin, farkli yatirimlarin donemini baslatmis: hastaliktan ari suru. su anda sagilan 41 hayvani ve beklemede de 80 tane daha var. toplam 121.

bu bilgilerin ardindan eve gectik. Mehmet K:'nun hanimi Esra sahane bir borek yapmis, Hasibe hanim uc renkli bir sebze terrine'i, Pelin'cim yer elmasi tursusu getirmis, Ilgin kocasi vasiyasiyla kabak corbasi yollamis, ben eksi maya ekmek, Semsa'nin adimi vererek beni onurlandirdigi "D" ekmegi: D'ekmegi, Candan'in "ozel" yagi ve Ilhan abinin tereyagini ve Hamov'dan visne likoru getirmistik. koyduk masaya. Aysun da borekler ve corba hazirlamis, sahaneydi.

Aysun'un sutunu alip sutlu tatli yapan Sefik usta da geldi. beraberinde tavuk gogsu, profiterol ve sutlaclarla. bize uzun uzun anlatti, bu kalitede sutle calismanin hazzini. mutfak sirlarini paylasti. subyeden, kullandigi pirince, ustasinin el verirken soylediklerinden bize sundugu tatlisinin oranlarina... herseyi konustuk. sutun kalitelisinin kepcenin tersine yansidigindan bahsetti ve gosterdi bize: iyi sut nasil durmali kepcede.

































veteriner Erdem bey bize buzagi, dana, duve ve inek arasindaki farki ogretti. duve ilk kez sagildiginda nasil huylaniyor, nasil tekme atabiliyor, anlatti. Tarik ve Oktay gunluk isleri cok siradan islermis gibi omuz silkercesine anlattilar ama ben dinlerken yoruldum, o ayri. Can, Aysun'un oglu, tum bu surede asla yilmadan duzen kurdu, yardim etti, sorular sordu ve hatta bir kismini cevapladi bile bize. sahaneydi.

































muazzam bir sahleple bitti gunumuz.

cok, cok guzeldi.

Ocak 18, 2009















Ahmet Ors'un Fikir Sahibi Damaklar'a dair bizi pek gururlandiran yazisi icin lutfen Sabah gazetesinin 18 Ocak 2009 tarihli Cumartesi ekini ziyaret edin.

Aralık 25, 2008

Buttermilk 101

Turkce'sine hic denk gelmedim, cehaletimdendir yuksek ihtimal, cunku malesef yemege iliskin tum alt yapim Ingilizce uzerinden. haliyle wikipedia'ya dondum, size buttermilk'i tanitmak icin. bu online ve "acik" sozluk buttermilk'i "is a fermented dairy product produced from cows' milk with a characteristically sour taste. The product is made in one of two ways. Originally, buttermilk was the liquid left over from churning butter from cream. In India, buttermilk (chaas) is known to be the liquid leftover after extracting butter from churned curd (dei). Today, this is called traditional buttermilk. On the other hand artificially made buttermilk, also known as cultured buttermilk, is a product where lactic acid bacteria called Streptococcus lactis have been added to milk." (*) diye tarif ediyor. bana Turkce'sini soyleyecek ve bizim gelenegimizde kullanim yerlerini isaret edecek olan varsa, pek memnun olurum. arastirdim, elbette ama ben "peynir alti suyu"ndan yakin bir seye denk gelmedim ve bu sivi da genellikle kurutulup, sut tozu gibi paketlenip buzagi/sut danasi yemi olarak kullaniliyor. kasap/sut danasi baglantili gunlerimde bu toz mamadan alip suyla karistirip kullanmayi denedim. ayni sey degil kanaatimce. buttermilk'de kesin olan bir fermante lezzet bu peynir alti suyunda mevcut degil. kimyasal karakteristigini degerlendirme ve karsilastirma imkanini bu sebeple zorlamadim.

benim icinse buttermilk Amerika'da yasadigim yillarda varligini ogrendigim hamur islerine katkisini gozlemleyip lezzetini pek sevdigim bir sut urunu. burada yasayan Amerikalilar'a Amerikan usulu recetelerinde adi gecen ama Turkiye'de bulunmayan malzemenin yerine neyi nasil kullanacaklarini yazan bir kitapta (saniyorum Redhouse'un An American Cook in Turkey adli kitabi) kek, pancake, waffle benzeri unlu urunlerde kullanilacak buttermilk'e muadil olarak bir "cup" sute yarim limonun suyunu sikarak bozulmasi ve oyle kullanilmasi onerilir. nihayetinde hamurisi bir kimya denklemi, karbonat/kabartma tozu baglaminda, bir asit/baz duzeni uzerinden limonla bozulmus sut eminim dogru dengeyi tutturmaya yetiyordur, ancak ben lezzet manasinda denkligi hic yakalayamadim. gundonumu cifliginin harikulade sutleri elime gectiginden beri de acaba bu isi cozebilir miyim, buttermilk'i evde uretebilir miyim diye donup duruyorum kafamda.

benim yemek yaparken uslubum budur, bir sey ne kadar yuksek bir zanaat urunu gorunse de gozume, yuksek kalite bir ekmek, lezzetli bir bira, fermantasyonu ile lezzeti arttirilmis bir tereyagi, mukemmel bir kurabiye... bilirim ki bundan cok degil 40-50 yil once usta ascilar, usta ureticiler tarafindan bugun benim evimde olandan cok daha iptidai kosullarda bu yuksek kaliteler uretiliyordu. dolayisiyla hep o yontemi bulmaya calisirim. evde yapabilecegime iknayimdir, herseyin. sadece zanaatin o yuksek katmanina ulasmanin yolunu bulmak gerekiyor ve siklikla o yol bir deney bir deney daha yilmadan okumak ve denemekten geciyor. bu manada eksi maya ekmegimden cok memnunum.

pek ala. bu uzun girisgahtan sonra sadede gelelim.

ben buttermilk yapmaya karar verdim!

neyi nasil yaptigimi da buradan sizlere gun gun aktaracagim.

simdi... once bir arastirma yaptim. google mukemmel hizmet veriyor bu ve benzeri arastirmalara. ve sunu buldum:

sifirdan buttermilk imal etmek icin:

1. bir "cup" filtrelenmis taze ve cig sutu kapali bir sekilde oda sicakliginda yogunlasana (yogurtlasana diye de tercume edilebilir belki) kadar bekletin. bu asama bir kac gun alacaktir.
2. 1/4 cup'ini, bu yogunlasmis sutun alin ve yeni bir cup artik taze, cig ve filtrelenmis olmasi sart olmayan, pastorize ve hatta uht'lenmis bir sute katin. gene kapali bir bicimde oda sicakliginda bekletin taa ki yogunlassin. bu kez biraz daha kisa surecektir.
3. bu islemleri sutunuze kattiginiz yogun karisim sutunuzu 24 saat icinde yogunlastirir kapasiteyi yakalayincaya dek tekrar edin. tadin ve tadinin eksi, yapisinin yogun oldugunu konfirme edin. bitter diye tabir edilen bir aciliginin olmamasi gerekir.
4. bu, buttermilk'dir.

kaynak arzu edenler icin: http://biology.clc.uc.edu/fankhauser/Cheese/BUTTERMILK.HTM

1. gun:

ben Aysun hanimdan gelen sutumu dun, once camasir suyu da kattigim bol ve sabunlu suyla temizleyip, akabinde de kaynattigim siselerime aktardiktan sonra bir kismini da gene benzer islemden gecirilmis kucuk bir kavanoza koydum. agzini kapattim.



















ve gece gunduz isi degisikliginden daha az etkilensin sutum diye bir cam fanusun altina yerlestirdim.



















24 saat sonra kapagini actim ve bir goz attim. bir miktar yogunlasma baslamis.



















bir 24 saat daha beklemeyi planliyorum ama sanirim toplamda bir kac gun degil ama topu topu 48 saat yetecek bu ilk asamaya.

(*) inek sutunin fermantasyonu neticesi imal edilen, eksi lezzette bir sut urunu. bu urun iki sekilde yapilir. aslinda buttermilk kremanin cirpilarak tereyaga donusturulmesi sirasinda arta kalan sividir. Hindistan'da chaas olarak bilinen buttermilk, dei dedikleri bir tur kaymaktan tereyag elde ettikten sonra kalan sivinin adidir. bu gunumuzde geleneksel buttermilk olarak bilinir. diger taraftan yapay yontemle uretilen buttermilk, yani terbiyelenmis buttermilk tabir edilen urun vardir ki o da sute bir laktik asit bakterisi olan Streptococcus lactis'in katilmasiyla imal edilenidir. (hatam varsa affola, mealen tercume sayin lutfen)

2. gun:

Aysun hanimdan gelen cig sutu temiz, sterilize edilmis bir kavanoza koyup oda sicakliginda "bozulmaya" birakali tam 42 saat gecti.















masum duruyor, di mi?



















acinin ters yonune gecince ama kavanozun dibinde sari bir sivinin olustugunu goruyorsunuz :) sutum yogurtlasmis!

































sahiden yogurttan yumusak ama yogurttan daha elastikiymis izlenimi veren bir sut urunu bu. azicik, ama azicik eksi kokuyor. tadi sut gibi degil. Aysun hanimin o yagli nefis sutunun kremamsi lezzeti sanki azalmis. yerine ne gelmis tarif edemiyorum. bir mayhoslugu cagristiriyor ama tam da degil. bu yogun malzemeden 1/4 cup ayiriyorum. kavanozumu gene yikiyorum ve iki kez kaynar sudan geciriyorum. tam bir sterilizasyon degil. ama bunun yetecegi kanaatindeyim. 1/4 cup'lik malzememi 1 cup taze, cig sutle karistiriyorum ve kavanozun kapagini kapatarak fanusun icindeki yerine dinlenmeye birakiyorum.

bakalim "yogurtlasma" bu kez kac saatte olacak.

3. gun:



















taze ve cig sut ve icine kattigim bir onceki seferin "yogurdumsu"lasmis sutunun nasil calistigini, bu sefer sutumu ne kadar "yogurdumsu"lastirdigini gormek icin sabirsizlanarak uyandim bu sabah. kavanozun kapagini kapatip sutu dinlenmeye birakali 20 saat olmadi ama 8:30'a kadar da zor tuttum kendimi!



















kokusu guzel. dunku karisim kadar kati durmuyor ve dibinde bir sivi ayrismasi yok.















ama yapi pek benzer. cig sutum 24 saat surmeden "yogurdumsu"lasmis! yani bir kultur yakalamisim ve ustelik son derece canli ve aktif. tadina baktim. mayhoslugu artmis. hic bir aci lezzet olmadigi gibi beni icten ice durten ve "kizim, sutu oda isisinda birakirsan bozulur" diyen aliskanliklarimin eseri panik duygumu tetikleyecek en ufak huzursuz edici tat/koku vs de mevcut degil. mayhoslugun lezzeti yogurdu hatirlatiyor. eksimis yogurdu elbette.

pek gururluyum. bu "yogurdumsu"lasmis sut urununu dolaba kaldiriyorum. biraz dusunecegim. bu kulturu sute katip her daim kullanilir buttermilk olmak uzere mi saklasam, yoksa ricotta mi yapsam?


- Defne KORYUREK

Kasım 21, 2008

20 Kasim 2008, gecikmis bir "Terra Madre, Ascilar Gunu" kutlamasi

Terra Madre Aşçilar Geces,. 20.11.2008 014 Terra Madre Aşçilar Geces,. 20.11.2008 010
Terra Madre Aşçilar Geces,. 20.11.2008 009 Terra Madre Aşçilar Geces,. 20.11.2008 011 Terra Madre Aşçilar Geces,. 20.11.2008 025 Terra Madre Aşçilar Geces,. 20.11.2008 003 100_4626 IMGP9313 Terra Madre Aşçilar Geces,. 20.11.2008 034
IMGP9332 IMGP9321 IMGP9333 Terra Madre Aşçilar Geces,. 20.11.2008 032 Terra Madre Aşçilar Geces,. 20.11.2008 042 Terra Madre Aşçilar Geces,. 20.11.2008 028 Terra Madre Aşçilar Geces,. 20.11.2008 033
Terra Madre Aşçilar Geces,. 20.11.2008 029 Terra Madre Aşçilar Geces,. 20.11.2008 015 Terra Madre Aşçilar Geces,. 20.11.2008 024 IMGP9330 100_4658
IMGP9294 IMGP9320

sevgili dostlarim,

ne guzel bir geceydi, dun gece!

nicelerine vesile bir baslangic olsun, diliyorum.

dun, neredeyse 30 kisiydik.
30'umuzun birlikte pisirdigi, birlikte yedigi bir gecede kucuk bir
baslangic yaptik:

Gokcen bey, hikayelerin kaynagi, unuttugumuz receteleri kollayan, her
cumlesi bin bir detay yemekle orulu usta Gokcen bey, tuttu hepimizin
elinden, teker teker gul baklavasi yaptirdi; sakizli muhallebiyle
sakiz muhallebisinin farkini kazan basinda birer birer karistirtirken
sutu bize, belletti. pasa mezesinden saksagan beynine bin hikaye, bir
tarif dinledik dilinden.
Aysun hanim bize cig sut getirdi. yogurt yapmak icin kullanilan
mayaya kultur denmesinden yola cikarak bir dostu: yogurt
imalatcisinin, endustriyel yogurt mayalarinin hakimiyeti karsisinda,
"kulturumuzu kaybediyoruz" deyisini huzunle iletti.
Mete bey'i yanima alip, onun geceye getirdigi sarabin baglarinin
hikayesini anlattim. Cumhuriyetin ilk nesil ziraat muhendislerinin
tecrubeleri konu oldu aramizda. Lutfi Deveci'den Rifat Minare'den
artik adini kimsenin hatirlayamadigi ama 1936'da devlet bursuyla
yollanan, donusunde Alicante ve Carignan uzumlerini getiren, bugun
ictigimiz sarabin baglarini 60 yil once kuran beyefendiye...
konustukca, unuttugumuz bir baska sayfayi hatirladik tarihimizden.
isaretin ucunu tutan Berin hanim Adapazari'da artik kalmamis patates
turlerinin mevzuunu acti,
Aylin hanim Oxford sempozyumunda sunulmus bir calismadan bahsetti ve
onumuzdeki gunlerde Istanbul'da verilecek bir yemegin temasinin
tumuyle patates olusundan...
oradan Filiz hanim aldi sazi ve "surdurulebilir yasam festivali"nde
gosterilecek bir film uzerinden, bize, Adapazari'nda pek cok patates
cesidini kaybeden bizlere, Peru'yu anlatti. oradaki insanlarin
patateslerini kaybetmemek icin turleri birbirleryle paylasmalarinin
hikayesini anlatti.
Esra hanim anneannesinin yaptigi comlek peynirini tattirdi,
Ayfer hanim pirasa salatasini,
Gizem hanim etsiz cig koftesini...
gecenin gobeginde Pelin hanimin karanfilli dondurmasini kardik, ayva
tatlisinin ustune;
Tangor bey mutfagimi alevlere bogarak "flambe"ledi cigeri, rakiyla;
Meryem hanim cok guzel bir hamsi kusu kizartti ayni ocakta.
firin surekli doluydu.
Hande hanimin ayvali "clafouti"sinin ardindan
benim eksi maya ekmeklerim,
onlari takiben Selin hanimin balkabakli gul borekleri
ve nihayetinde Gokcen bey'in gul baklavasi ciktilar teker teker.
Filiz hanim ispanaklariyla keyif yapti, gonlune gore lezzetlendirdi,
arada sorarak "eklesem mi?" diye. tam ruhuna gore pisirdi,
kanaatimce: hep birlikte.
topuklu giymisligini pek begendigimiz Olcay hanim bir supriz
misafirle geldi gecemize, Berin hanimla beraber bol bol cekistirdik
kendisini "oyleydi, degildi" diye :) elleri, onca uzun saat calismaya
ragmen, hic bos durmamis, kucagi cins cins sos/mezelerle dolu geldi.
"chutney"sini en cok begendik.
Coskun bey grafik alt yapimizin temelini,
Betul hanim uzerinde birlestigimiz manifestonun tercumesini
getirdiler geceye.
Mihriban hanim nohutle firik bulguru yapti bizlere,
Ozge hanim da zeytinyagli havuc.
ben ekleyip durdum, lezzetlere "havuca acaba kara kimyon konamaz mi?"
ya da Gokcen beyin baklavasinin yanina "cok taze beyaz peynir soyle
krema kivaminda, cirpilsa kaymakla yakismaz mi" diye. kimse
"sacmalama" demedi :) herkes keyifle ekledi dediklerimin ustune.
mutfak ve yemek birlestirdi fikirlerimizi.
Aylin hanim ve Ozge hanim kafalarini egip, duvarin onunde, gomulduler
henuz tum detaylarina hic birimizin tam vakif olmadigi, ancak
hepimizin eline alip okumak icin sabirsizlandigi bir kitaba.
Can bey muazzam bir hizla onlarcamizin endisesizce urettigi bulasigi
eritirken, basit bir ev tipinin tahammulunu zorlamis olacagiz:
evyemiz tikandi,
apartmanin can simidi Asalettin bey yetisti imdadimiza.
Meryem hanim ve Coskun bey devraldilar bir ara bu bulasigi,
en son da Ayfer hanim.
onceki gun topladigimiz mantarlara hic firsat gelmedi!
gecenin sonunda herkes cig sutleriyle beraber biraz da sigir dili
mantar aldi, evine giderken.
siyah trompetleriyse ben tuttum, kurutup dagitmak uzere, herkese. soz!
Tangor bey'in yasgununu kutladik, geceyarisini gectiginde saatler,
iyi yaslar, iyi sanslar diledik.

dun gece bir mutfakta otuzumuz yemek yaptik.
sonra o mutfagi birlikte topladik.

tum bu yeme icme isleri arasinda pek cok farkli usul sergiledik
yemegimiz ve sunumumuzla, ama, tasamiz ayni, onu kavradik yine,
yeniden: biri aldi, digeri biraktiginda sazi. lafin sonu yoktu, dun.
ahbapligimiz keyif vericiydi.
GDO'ya hayir! platformu ile Slow Food Tr'yi yakinlastirdik bir davet
uzerinden.
bir dergide cikan roportaj uzerindense burulduk, cidden ve bilemedik
ne yapmak gerek.

herkesi zorla yuksege cikarttigim halde, konusurken/sunarken, kimse
kirmadi beni :)
o kadar keyifliydik, bence.

gece cok guzel gecti.
daha nicelerine vesile olsun, dilerim.
adil, temiz ve iyi uzerine guzel bir denemeydi.

oncelikle Filiz hanima tesekkur etmek istiyorum, heyecani icin.
sonra Ayfer hanima, can yoldasi dostlugundan dolayi.
ikisi olmadan ben cesaret edemezdim :)
bir de kizim, elbette, Refika'm..

ve elbette, teker teker herbirinize cok tesekkur ederim, dun gece icin.

sevgili Aylin hanim, Aysun hanim, Berin hanim, Betul hanim, Coskun
bey, Esra hanim, Gizem hanim, Gokcen bey, Hande hanim, Meryem hanim,
Mete bey, Olcay hanim,Ozge hanim, Pelin hanim, Selin hanim, Can bey,
Tangor bey..

iyi ki varsiniz!

D.

Kasım 14, 2008

Claudia Roden, Istanbul'daydi..



sevgili dostlarim,

Claudia Roden'in katildigi panelin ardindan, dun de, aksam onuruna
bir yemek tertip ettik. cogul konusuyorum, cunku, fikir benden de
cikmis olsa British Council'in destegi ile gerceklesti bu yemek.
kimler katilmadi ki, yemek camiasindan olup: Nevin Halici, Gokcen
Adar, Artun Unsal, Ali Esat Goksel, Aylin Tan, Ayfer Unsal, Dilara
Erbay, Ferda Erdinc, Tangor Tan, Ebru Yalman, Zeyno Gurses, Nihan
Aras...


Dilara soylendi durdu, bende yapsaydik bir yemek diye. yapariz, elbette.
Gokcen bey bir tarif uzerine bir tarif daha verdi ve haftaya persembe
ascilar gununde yapabilecegi yemekleri siraladi. umuyorum o gun
mutfakta beraber olacagiz.
Aylin, SF Tr'nin performansindan ne kadar mutsuz oldugunu anlatti.
konustuk az. "kilic kusananindir" dedim durdum, yani, hadi, biz
yapalim. ne varsa aklimizda, anlaminda. bu sabah itibariyla Aylin de
fsd google grubunun bir parcasi. lutfen selamlayin.
Nevin hanim her zamanki zerafetiyle kitaplarini getirmis, herbirimize
imzalayip. Claudia'nin yanina oturtmustum, masada. cagirip "ben
onunla hep konusuyorum" dedi, "baskalarini oturt buraya."
siyah giymesine alisik olmadigimiz Ferda bir onceki gun, paneldeki
saskinliktan dogan baskiya bir cevap: sakince bir yesil giymisti.
taniyanlar bilecek Ferda'nin morlari olur, cesur yesilleri olur...
siyah en son renktir. ama bu ara boyleymis. sadece bizi hayal
kirikligina ugratmamak icin ama ve soluk da olsa bir yesili vardi
uzerinde.
Ayfer hanim ve Artun abi'nin esliginde bir daldan bir baskasina her
koseye dokunduk, yetmedi babama bile kadeh kaldirdik. Sahrap Soysal'i
cekistirdik, masa boyunca. Engin Akin'i ve Musa usta'yi da kattik
konusmalarimiza.
Ali Esat her zamanki beyefendi uslubunu dun gece de sergiledi.
Resit'in en yeni saraplarini tattik, bir Malbec, kirmizi ve bir
beyaz: vino blanc.
Konyali Lokantalari'nin Halkla Iliskiler'inden sorumlu Perihan da
bizimleydi, onlarin mutfaginin eskiden executive'i simdinin danismani
Aydin usta da. benim mantar ogrenme sevdam konusuldu. Gokcen bey
iltifat etti, bes yil once yedigimiz bir yemegi hatirladi (ilk fikir
sahibi damaklar yemegimiz) ben Claudia'yla dun gece neredeyse hic
konusamadim. evsahipligini paylasmanin gururuyla herkesi hos tutmak
daha oncelikliydi ve bir koseden digerine masalari dolastim. ama bir
gece once, panelin ardindan Mikla'daki masada yanina oturmuslugumun
ve bas basa konusabilmisligin huzuruyla, emin olabilirsiniz. yoksa
tam karsisinda oturan Aylin'in butun gece Claudia ile neler konustu,
merak etmiyor degilim! (Aylin, duy beni!)
bir diger masada da Tangor ve Dilara vardi ve BC'dan Ceren'le sohbet
ettiler, uzun uzun.

guzeldi.

sonunda Ruth'u cekistirdim (British Council'in patronu, Claudia'nin
Istanbul'a gelisinin mimari) hadi, diye. onun kizi da yerde, benimki
de kanepede uyumak uzerelerken. saat coktan geceyarisini gecmisti,
herkes sarilip ayrildi.

umuyorum Claudia'yi bahane edip bir araya gelen bu ekibi yeniden ve
yeni, yepyeni yuzlerle bir araya getirecek pek cok yemege vesile bir
baslangis olsun, diyorum ve merak edenleri icin menu'nun bir pdf
kopyasini ilistiriyorum.

sevgiler,
D.

Kasım 06, 2008

Claudia Roden, Istanbul'a geliyor..

Kasım 04, 2008

Jilber Barutciyan onderliginde Mantar 101


Nisan 08, 2008

Semsa Denizsel'in "Denizci Pilavi" Food and Wine'da..

Ocak 24, 2008

Bugun cocuklarimiza yedirdigimiz "ekmege benzemeyen ekmekleri" yaratan yarin hayali bu. Dunden geliyor.



Bu da yarina dair bugunden..



Bu da isin gercegi...

Ekim 05, 2007

Organik Tarim Kongresi 19-20 Ekim'de Istanbul'da toplaniyor.





















Ayrıntılı bilgi için:
Dr.Cengiz Aktar
gizem.onay@bahcesehir.edu.tr
Tel: 0 212 381 0152
Faks: 0 212 381 00 20

Mayıs 02, 2007















Cikti!

Nisantasi'nda Kantin'den ve Etiler/Armutlu tarafinda Dukkan'dan temin edilebilir. Kisa bir sure icinde Istiklal Caddesi 389'daki Robinson Crusoe'da da olacak.

Mart 31, 2007

Hemlis'li bal ureticisi Veli Gulas'i kaybettigimiz haberi, sabah, Aylin Tan'dan geldi.

Diliyoruz yarattigi bilgi ve gorgu nice Veli'lere ilham olsun.

Mart 26, 2007

Ayaş, Beypazarı civarında 10 tarladan 7'sinde buğdaylar kurumuş halde.

Şubat 22, 2007

Fikir Sahibi Damaklar, ilk yemeginden 4, ilk blog post'undan neredeyse 3, ilk cekirdek toplantisindan 1 yil ve ilk zorlayici tecrubesinden aylar sonra, dun gece, cikmak uzere olan "bulten"inin serefine bir araya geldi.

Ilk yemegi pisiren Semsa Denizsel ile o ilk masanin konuklarindan olan Emre Mermer'in yani sira, Emre'nin hanimi Yesim, oglu Emir, bu seferki masanin ev sahibesi Elif Yalin, Pembe Domates Agi'ndan Tansug'lar, FSD'nin "karakutusu" Betul Karahan, Slow Food Turkiye masasindan Gul Unsever, yesek.com'un "Eren"i, toprakana.org'dan Cem Birder ve hanimi Pinar ile "bulten"i ele alip okunur hale getiren Coskun Sami ve elbette ben, Defne Koryurek, dun gece kadehlerimizi yasanan tum tecrubelere kaldirdik ve "hayirlisi" dedik.

Ceren Buke ve Tijen Inaltong'un kulaklarini cinlattik. Ferda Erdinc gece ruyama ugradi. Bahar Yaka, Huseyin Alptekin, Devletsah Alhanoglu Ozcan, Tangor Tan, Ebru Yalman, Rifat Ergor ve Nese Biber ya sehir disinda olduklari icin ya da aile/is duzenleriyle cakistigi icin masayi paylasamadilar bizimle. Ben, taa 4 yil oncesine tanik olmus, 1 kusur yildir "bulten"i dinlemis Semsa'nin; icimi disimi bilen Emre'nin; resim yaptigim 12 yasimdan, tarih egitimi almaya niyet ettigim 16, sinema dedigim 17 ve yemek dedigim 25 dahil bilen, taniyan Tansug'larin; gozleyen ve gozeten Betul'un; aylardir "hadi, yazin" dedigim tum "damaklar"in ve ozellikle de "keske burada olsaydi" dediklerimin huzurunda saydigimdan kendimi, cok heyecanliydim. Cok konustum, hep yaptigim uzere. Hic yemek yiyemedim..... Heyecandan, hepsi.

Bu bir ruya. Artik, bir kisiden fazlasinin gorecegine inandigim.

Hayirlisi.

-Defne KORYUREK

Ocak 28, 2007

Pembe Domates Seruveni blogunda "Bahsi geçen Carlo PETRINI "Slow Food" hareketinin öncüsü olup, geçtiğimiz ay İstanbul'da Defne Koryürek'in konuğu olmuş..." diye geciyor haber. Kisa bir comment biraktim ve bir de mujde verdim. Copy/paste usulu, buraya da tasiyorum yazdiklarimi, ki, haberdar olmayan kalmasin gelen gunlerin getireceklerinden.

-Defne KORYUREK


"benim konugum oldu, demek yaniltir.

Petrini iltifat etti, Turkiye'yi ziyaretini bir "davet"e donusturdu ve bizlerin kaybediyoruz diye hayiflanip durdugumuz ama ucundan tutamadigimiz topragimiz ve topragimiza bagli geleneklerimizi, duzenimizi yeniden tarif edebilmemiz icin Slow Food tecrubesinden ikram etti.

ben, sadece, misafirperverlik sunabildim, o da Istanbul'da oldugu gunler icerisinde, saatlerle sayili bir sure icin.

bay Petrini'nin bundan sonraki ziyaretlerinde "konuk" degil de, bir "yoldas", "ogretmen" ve "dost" olarak masamizda yer alacagini mujdelemenin zamanidir sanirim, zira, Slow Food Turkiye, Convivium'lar seklinde kurulmaya basliyor. ilgilenen herkesin, 14-18 subat'ta gerceklesecek olan Istanbul Mutfak Gunleri dahilinde Slow Food masasini ziyarete davet etmek isterim.

sevgilerimle,
D."

Aralık 30, 2006

Photo 85

Papermoon'un sefi Pino, ortagim Emre, Universita degli Studi di Scienze Gastromiche'deki Turk ogrencilerden Emre Tatari ve Carlo Petrini... resimdekiler. Ogrencilerden diger ikisi: Tangor Tan ve Gul Unsever, sifir sayisi onumuzdeki ay cikacak derginin belki ilk sayi editoru olmayi kabul eder diye gozunun icine baktigim Ebru Yalman, Semsa Denizsel, Bugday ekibinden Victor Ananias ve Cem Birder.. kalabalik bir gun yasandi evde. Ama neticede Bugday'cilar Petrini ile bir araya geldi ve ben, bir kez daha hayran oldum Petrini'nin zekasina. Durusuna.

Slow Food Turkiye'de.

Universita degli Studi di Scienze Gastromiche'deki uc Turk ogrencinin basinda olacagi bir masasiyla yazisacak pek cok grupla temas kurdu Petrini ve ekibi bu ziyaretleri suresince. FSD, Bugday ve pek cok baska ekip, kisi, kurulus... Terra Madre'nin kapanis konusmasinda 152 milletten 2000'e yakin ureticiyi haykira haykira davet ettigi sivil itaatsizlige, bizi de uyandirmak uzere gelmisti Petrini. Tekrar Haziran'da gorusecegiz, dedi giderken ve Alice Waters'i da getirmeliyiz diye ekledi. Diger kahramanimin o oldugunu bilerek.

-Defne KORYUREK