Şubat 08, 2010

Organik Tarım Projesi'ni geri istiyoruz!

Ahmet Örs’ün geçen Pazar günü Sabah gazetesi hafta sonu ekinde yayınlanan “Bu Organik Ekmeğin Anlamı Başka” başlıklı yazısını okuyunca, geçen sene, taptaze üyesi olduğum Fikir Sahibi Damaklar'la gerçekleştirdiğimiz İstanbul Halk Ekmek Gaziosmanpaşa Fabrikası gezisini hatırladım.

Tam bir sene önce, 2009 Şubat’ının başında, yaklaşık 10 kişi, Fikir Sahibi Damaklar olarak İstanbul Halk Ekmek tesislerini ziyaret ettik. O günlerin taze üyelerindendim ve gruptan yazılarını takip ettiğim efsane isimlerle ilk kez yüz yüze geleceğim için oldukça heyecanlanmıştım. Defne Koryürek, Aylin Tan, Ayfer Yavi ve toplantıya sonradan katılan Ahmet Örs katılanlar arasındaydı ve benim için iş-güç-yağmur-çamur demeden tek yol bu kısa geziye katılmaktı. Heyecanım, bizi sıcacık karşılayan Emine Hanım ve ekibinin heyecanıyla bastırıldı.

İçeri girer girmez fırından yeni çıkmış ekmek kokusu

Geçenlerde twitter’da fikir bildirdik arkadaşlarla, vatanseverlik nedir, bu duygu nereden gelir, diye… Benim için, vatanseverlik, ekmek kokusudur. Sıcacık ekmeğin ucundan azıcık koparıp, içinizden annenizin “cık,cık” diyen sesini duyabilmek, evin bildik yolunu hiç düşünmeden ayaklarınızın bulduğu, ait olduğunuz sokaklarda size ait bir kokuyla aheste aheste yürüyebilmektir, vatanseverlik. Sıcak ekmeği yeni fırınından çıkarmış bir fırının yanından bir daha hiç geçemeyeceksin deseler, bu gurbet olurdu, yoksunluk olurdu benim için, istemezdim.

İstanbul Halk Ekmek, işte hepimiz için bu duygunun adeta timsali. Koridorlarında dolaşırken iliklerinize kadar kokladığınız ekmek kokusu, bunun ispatı. 1978’de kurulduğu günden bu yana misyonlarını:

A) Ekmekte standardı oluşturmak, sağlık ve hijyen konusunda girişim örneği oluşturmak

B) Fiyatların belirlenmesinde düzenleyici rolü oynamak

C) İstanbul’da, bugün, günde ortalama 2 milyon adet ekmek israfının olduğunu düşünürsek, israf, emek, açgözlülük konularında halkı eğitmek için çalışmalarda bulunmak

olarak anlattı Emine Hanım, anne şefkatine yakın üslubuyla ve 7/24 çalışma hayatını paylaşırken bizimle.

2 yaşında bir çocuğun günlük ihtiyacını karşılayan ekmek

Eskiden, Osmanlı zamanlarının görkemli saray günlerinde, eşsiz bir ekmek yapılırmış. Bu ekmeğin bir dilimi, 2 yaşındaki bir çocuğun günlük beslenme ihtiyacının tümünü karşılarmış. Bu rivayeti bize aktaran Emine Hanım, ekmeğin, temel bir gıda olmanın ötesinde, kutsallığını, emeğin değerini, israf edilen ekmeğin önlenebilse, yoksulluğun dahi çözümü olabileceğini anlatıyor. İstanbul Halk Ekmek, tüm bu misyonları üzerinde taşırken, modern üretim tekniklerini de kullanarak AR-GE laboratuarında kendi çalışanlarının geliştirdiği çöl-yak hastaları için glutensiz ekmek, tuzsuz ekmek gibi ürünleri de seri üretimine dahil ederek 35 farklı ürünü 3 büyük fabrikada üretiyor.

Sözleşmeli Organik Tarım Projesi

İstanbul’un ekmek ihtiyacının yaklaşık %15’ini karşılayan IHE’nin, biz FSD üyeleri için alkış tutulacak projesi ise bir sosyal destek projesi olarak 5 sene önce başlatılan Sözleşmeli Organik Tarım Projesi. IHE yetkilisinin, ancak memleket sevgisi, insan sevgisiyle mümkün olabilecek bir özveriyle, 10 doğu ilimizde (Artvin, Ağrı, Bingöl, Bayburt, Erzurum, Erzincan, Ardahan, Kars, Muş, Sivas) gerçekleştirdiği denetimler ve alım süreçlerinin oluşturulması sonucu, organik üretilen buğdayın toplanması, parmakla gösterilecek kadar azalan taş değirmenlerde öğüttürülerek fabrikaya ulaştırılması ve %100 doğal ekşi maya ile seri olarak organik ekmek üretimine dönüştürülmesi projenin esasını oluşturuyor. Bu proje kapsamında güdülen amaçlar arasında:

* Organik üretim yapan çiftçinin teşvik edilmesi, üretimin piyasanın alım dengelerinden etkilenmeksizin sürekli hale getirilmesi
* Organik un ve organik ekmek üretiminin piyasada teşvik edilmesi
* Yerel tohumların korunması, tescillenmesi
* Taş değirmenlerin aktif hale getirilmesi,
* Ekmekle gelebilecek sağlık ve doğru beslenme konularına vurgu yapılabilmesi
* Geleneksel değerlerin korunması, sürdürülmesi, yok olmaması

hedefleri var.

Hepimiz son derece etkileniyoruz. Projenin temsil ettiği değerlerin sürdürülmesi, desteklenmesi için ne yapılabilir sorusunu tartışıyoruz. Talebin artması, tüketicinin bilgilendirilmesi, reklam/tanıtım işlerinin ciddiye alınması, üretilen ekmeğin kalitesinin detaylı anlatılması hep üzerinde konuştuğumuz konular. Yine de, IHE yetkilileri ekliyor: “bu proje bir sosyal destek projesi. Karlılık durumu projeye engel değil. İstanbul Halk Ekmek projesinin tümü aslında, karlılık hedefinin en üst sırada olduğu bir proje değil. Aksine, amaç üreticiyi olduğu kadar tüketiciyi desteklemek, piyasa dengesini oluşturmak ve tüketici haklarını gözetmek”

Her birimize hediye edilen fırından taze çıkmış organik ekmeklerimizle birlikte ve projenin 5+5 sene sürdürülebilineceği temenni ve umuduyla gezimizi noktalıyoruz. Gözlerimizin hafızasına kaydettiğimiz kocaman hamur karma makineleri, dayanılmaz sıcaklıkta pişirme fırınları, mayalanma tankları ve paketleme bantlarıyla sessizce çalışan 15.000 m2 lik gururumuz tesis, zihnimiz üzerinde günlerce etkisini yitirmiyor.

Tam bir senedir, marketlerde, kiosklarda bu ekmegi arıyorum, taze lezzetli unlarını almak için yolumu Metrocity’deki dükkanına düşürüyorum.

Tüketici olarak beni doğru bir alternatifle tanıştıran, farkındalığımı üst noktalara taşıyan bir geziydi. İyi ki varız FSD dedirten…

Şimdi, durdurulduğu açıklanan proje, bu proje, işte. Neden diyorum içimden, her iyi şeyin bir sonu var. İçimden geçirmekle kalmıyorum, Fikir Sahibi Damaklar yazışma grubumuzda tartışıyoruz ve tüketici hatlarını kullanarak bu sorumuzu İstanbul Halk Ekmek’e yöneltiyoruz. Cevap: Sözleşmeli Organik Tarım Projesinin hedefi, organik üretim yapan çiftçinin teşvik edilmesi, ve sürdürülebilir bir üretime geçmelerinin sağlanması idi. Kabaca IHE diyor ki, “misyonumuzu tamamladık”. Bundan sonra da, organik üretime devam edeceğiz. Ama sözleşme kapsamında değil, ihtiyacımız olduğu kadar, ve talep geldiği kadar.

Sevgili dostlar,


tüketici olarak bu projenin değerini görmeli ve bilmeliyiz. Bu projenin sözleşmelerle garanti olup olmaması bizim ihtiyacımızı belirlemez. Bizim ihtiyacımız, iyi, temiz, adil olandır. IHE’nin organik ekmek ve un üretimi iyi, temiz, adildir. Tercih etmeye, talep etmeye devam ettiğimiz sürece raflarda yerini korumaya devam edecektir. 5 sene boyunca yerel tohumlarla organik buğday üreten üreticiye sahip çıkmak için, tercihimizi bu ekmekten, bu undan yana kullanalım. Hem kiosklarda, hem IHE’nin tüketici hatlarında bu ekmeği ve organik unları talep etmeye devam edelim. Tüm ekmek üreticilerinden aynı kaliteyi talep edelim.

-Banu ERGİN

Şubat 04, 2010


sevgili dostlarım,

yüzdük yüzdük, işin kuyruğuna geldik!

:)

yan sütunda 15 Şubat Pazartesi ve 21 Şubat Pazar günleri !f İstanbul 9. AFM Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali kapsamında gerçekleştireceğimiz, nam-i diğer "büyüteç" etkinliğinin basın bültenini görüyorsunuz.

detaylı bilgi www.fikirsahibidamaklar.org/basin/ link'indeki basın dosyasında ilginizi bekliyor.. göz atmanızı rica ediyorum.

gıdadaki kirlenmenin özellikle ve öncelikle GDO üzerinden konuşulduğu bugünlerde, kavradığımız yegane gerçek: meselenin mevzuata bırakılamayacak kadar önemli olduğu oldu. gıdamıza, herkesten önce biz tüketici sahip çıkmak mecburiyetindeyiz.

bu amaçla kurguladığımız kampanyamıza bugüne kadar destek veren tüm dostlarımıza huzurunuzda bir kez daha teşekkür etmek istiyorum: gönüllerinin bereketi, kampanyamıza yansıdı!

şimdi, bütün mesele bu kampanyayı yaymakta!

hadi!

bir omuz daha rica ediyorum :))))
eşe, dosta, herkese yayın, lütfen: Fikir Sahibi Damaklar, "Etiket Hafiyeleri"ni iş başına çağırıyorlar!

sevgilerimle,
D.

Şubat 02, 2010

Süt üreticileri desteğimizi bekliyor:

Sevgili süt ve süt ürünleri tüketicilerimiz.

Yayın hayatına girdiğimiz 23 Ocak 2009 tarihini geride bırakırken artık çiğ süt üreticileri google grubu olarak ulaştığımız sayı , bir çok google grubu moderatörleri ve üyeleri, Tüketici Dernekleri , Annelerin, gençlerin, verdikleri ve verecekleri destek ile süt ve süt ürünlerinde süt tozu kullanımının tüketicilerin tercihinde olması için süt ve süt ürünleri ambalajlarında <<>> veya çiğ sütten imal edilmiştir>> yazılarının okunaklı bir şekilde yazılması için yasal bir başvuru kampanyası başlatmış bulunmaktayız.

Gerekçelerimiz :

1- Süt tozundan Çin’ de çocuk ölümleri meydana gelmiştir.
2- Avrupa Birliği Ülkelerinden Fransa’nın bir başka ülkeye ihraç ettiği süt tozunda insan sağlığına aykırı bakteri tesbit edilmiştir.
3- Çiğ Sütten yapılan süt ve süt ürünlerindeki besin değerleri ile Süt tozundan yapılan süt ve süt ürünlerindeki besin değerleri aynı özelliklerde değildir.
4- Süt tozunun yapımı esnasında , uzun süre dayanıklığı için katkı maddeleri katılmaktadır.
5- Bu talebimiz asıl amacı Ülkemiz insanlarına ve gelecek nesillere sağlıklı ve besin değerini en yüksek düzeyde ulaştırılmasıdır.

Tüm bu sebeplerle süt tozundan süt ve süt ürünleri tüketmenin tüketicinin tercihinde olmasını gerekmektedir.
Süt ve süt ürünlerinin başlıca iki temel hammaddesi vardır. Birincisi çiğ süttür ikincisi süt tozudur. Çiğ Süt esas bir hammaddedir. Süt tozu ise ikame bir hammaddedir.
Süt ve süt ürünleri bir gıdadır. Gıdalarda hammaddenin gıda ambalajları üzerine yazılması yasal bir mecburiyettir

Ekteki örnek word dökümanına mutlaka TC. Kimlik numaranızı ve adresinizi de yazınız ;
Word dökümanını doldurduktan sonra word dökümanınızı kopyalayıp e mail sayfanıza yapıştırıp;
alo174@tarim.gov.tr adresine lütfen gönderiniz.
Gönderim yapıldıktan sonra size gelecek başvuru numarasını caparkanat@gmail.com adresine gönderiniz.


Sevgili süt ve süt ürünleri tüketicileri;

Kendimize ,gençlerimize, çocuklarımıza,bebeklerimize ve gelecek nesillerimize bir iyilik edelim. Sadece bir kaç dakikamızı ayırmak zahmetine katlanalım.

Bu mail size ulaşmadan önce ilk başvurumu yapmış bulunuyorum

Saygılarımla
Çapar Kanat
Çiğ Süt üreticileri grubu
Çiğ süt üreticisi- Çiftçi
Çiğ süt üreticileri google grup adresi: http://groups.google.com.tr/group/cigsutureticileri

Ocak 30, 2010


yarın topraklarıma GDO ekildiğine tanık olmaktansa,

Hindistan'la birlikte oruç tutarım, bugünden!

Ocak 18, 2010

En son ne zaman bir balıkçıya girip balık aldınız bilmiyorum, ama, bu yıl tezgahlarda lüfer bulunmadığı, bulunduğunda da bebek boyutta lüferin tane fiyatının 20-25 tl olduğunu görmüş olmalısınız. Zira lüferin soyu tükeniyor. Torik, palamut, kefal zaten bir hayal. Boğaz'ın balıkları değillermiş hiç gibi, uzak diyarlardan geliyorlar. Karadeniz'de de ne kılıç var artık, ne orkinos, ne de uskumru... Boğaz'daysa istakoz, midye ve tarak eski bir zamanın puslu hikayelerinden öte değiller.

Lüfer de gittiğinde, hatırlanacak ne kalacak Boğaz'ın lezzetlerinden?

Ahbap olduğunuz işletmelerle konuşun, balıkçınızla konuşun. Lüfer neden yok, öğrenin.. Çocuklarınıza soyu tükenen bu balığın lezzetini; yokolanı tüketmeninse açgözlülük olduğunu anlatın. Lüferin soyunu korumanın gurur meselesi olduğunu söyleyin, ve bu uğurda yemeyeceğiniz balıkları tanıtın onlara. Etraflarında akan suyun renginden başka değeri olduğunu gösterin. Tüketici olmakla yetinmelerine izin vermeyin çocuklarımızın, sürdürülebilir bir tüketimi destekleyin: lüferle başlayın.

Neticede, lüfere İstanbullu sahip çıkmayacaksa, kim çıkacak! Di mi?

Aralık 27, 2009

2009 bitti bitiyor!

30 Aralık Çarşamba akşamı, saat tam 19:00'da, İstiklal caddesi 115/5'de
"A Thousand Suns" filmini seyredeceğiz,
ardından da Büyük Londra Oteli'ne geçecek, çiğ sütten çırptığımız "White Russian"larla
yeni yıla kadeh kaldıracağız..

hadi.
siz de gelin!

Aralık 17, 2009

Tülay ve arkadaşı Ayşen t-shirtlerini giyip sokağa çıktılar, "soframda, tarlamda, ülkemde GDO istemiyorum" diyor ve ekliyorlar:
"Siz de çıkın sokağa!
Sizin de t-shirtleriniz konuşsun!"

www.gdoyahayirsokakeylemi.blogspot.com'u tık'layın ve eylemlerine destek verin.

Tarım Bakanlığı'nın hafta başı yayınladığı ve kamuoyunun kafasını daha da karıştıran "sorularla GDO" bröşürüne cevaben GDO'ya Hayır Platformu bir basın bülteni yayınladı.

Bilginin bilinçli bir biçimde kirletildiği, endişelerin yüksek, tehlikenin de çok yakınımızda olduğu bir dönemdeyiz.

Toprağımızın, tohumumuzun, gıdamızın geleceği, çocuklarımızın geleceğidir.

Lütfen, bu basın bültenini yayabileceğiniz en uzak köşeye kadar yayın ve haykırın: biz, GDO'ların yönetilmesini değil, yasaklanmasını istiyoruz!

Aralık 16, 2009

Bu Perşembe, yani yarın, iklim değişikliği sebebiyle zarar görenlerin sesini Kopenhag'daki liderlere duyurmak için oruç tutanlara, ben de katılacağım.

- Defne Koryürek

Aralık 11, 2009

Sevgili dostlarım,

İklim değişikliği artık hayatımızı etkilemeye başladı. Son 10 yıl içinde yaşanan kuraklık, seller ve buzullardaki erimeler nedeniyle milyonlarca insan yaşadığı toprakları terk etmek zorunda kaldı. Bu yüzden milyonlarca insan yeterli gıdaya ulaşamadığı için aç, sağlık hizmetlerinden yoksun ve işşiz. Biz bu metni imzalarken, siz bu metni okurken, milyonlarca insan biraz yiyecek ve temiz suya ulaşabilmek için aç karınla kuyruklarda bekliyor.

Okyanustaki ada devletleri evlerinin ve topraklarının sular altında kalmasına engel olmaya çalışır, Afrika’da yaşayanlar artı 2 derecelik artışın kendileri için “ölüm” olduğunu haykırır, Türkiye gibi dünyanın pek çok ülkesinde çiftçiler beklenmedik iklim olayları nedeniyle mahsul alamazken daha ne kadar “umursamaz” davranacak ve bu acıları yok sayacağız?

Doğa korumacı, bilim insanı, çevreci ve aktivist Dr. Uygar Özesmi iklimdeki değişiklikler nedeniyle aç kalan milyonlarca insanın acısına ortak olmak, onların sesini duyurmak ve iklim değişikliklerini ve dolayısıyla daha fazla insanın aç kalmasını önlemek amacıyla Kopenhag İklim Zirvesi süresince iklim orucu tutuyor.

Bizler Fikir Sahibi Damaklar olarak, aynı eylemi gerçekleştiren Climate Justice Fast hareketiyle dayanışma içinde olan Özesmi’nin eylemini destekliyor, Türkiye’nin de diğer pek çok ülke gibi sera gazı salımlarını azaltma konusunda üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmesini bekliyoruz.

Kopenhag’da gelişmiş ülkeler sera gazı salımlarını 2020’ye kadar yüzde 40 indirmeyi taahhüt etmeli. Türkiye ise üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmek için mevcut gidişattan en az yüzde 30 indirim hedefi koymalı.

Lütfen, imzanızı benim imzama ekleyin ve iklim orucu tutan Dr. Uygar Özesmi’nin eylemini desteklediğimizi belgeleyelim. Uykuya aç yatanların yanında yerimizi alalım, bu mektubu aracı kılalım ve çocuklarımızın ve dünyanın geleceği için Türk hükümetinden Kopenhag’da üzerine düşeni yapmasını beklediğimizi iletelim.

Birlikte, değiştirebiliriz!

Defne Koryürek
Slow Food, İstanbul
Fikir Sahibi Damaklar konvivyumu kurucu lideri

Aralık 04, 2009


Bu yıl Toprak Ana onuruna planladığımız yemeği Slow Food üyesi, Fikir Sahibi Damaklar'ın başlangıcından bu yana parçası Şemsa Denizsel hazırlıyor.

Toprağa saygılı ve organik üretim yapan Slow Food üyesi üreticilerimizden alacağımız ürünlere, geçtiğimiz sonbahar buyunca topladığımız mantarların eşlik edeceği bu yemekler, 12 Aralık 2009 Ctesi gecesi, Nişantaşı Kantin'deki kutlamalarımızın vesilesi, aslında. Asıl niyet Toprak Ana onuruna bir araya gelmek ve GDO'dan ari bir dünyanın peşinde, gerçek gıdaya erişimi temel hak gören dostlarımızı ağırlamak.

Geçen yıl, Terra Madre Aşçılar Gecesi'nde yaşadığımız keyfi, bu yıl üreticilerimizle birlikte tekrar etmeyi diliyoruz.

Yer sınırlı. Katılmak isteyenlerin mutlaka rezervasyon yaptırmaları gerekiyor.

Ayrıca, aynı hafta gerçekleşecek ve Türkiye'nin çeşitli bölgelerine yayılan diğer kutlamaları da takip etmek isteyebilirsiniz:

İstanbul Levent'de Fikir Sahibi Damaklar üyesi Turgut Kağıtçı'nın hazırladığı bir öğlen buluşmasında bize katılabileceğiniz gibi İstanbul Emirgan'da Yağmur Böreği ile İstanbul Feriköy ve Harbiye'de Slow Food Gençlik Gıda Hareketi'nin etkinliklerine katılabilirisiniz.

Ayrıca:
İzmir Alaçatı'da Alaçatı-Çeşme konviviyumumuzun,
Karabük Safranbolu'da ise Ankara konviviyumumuzun,
Sakarya, Adapazarı'nda Adapazarı konviviyumumuzun,
Samsun, Yörükler köyü'nde Samsun konviviyumumuzun,
Seferihisar'da iki ve İzmir Alsancak'ta tertip edilen bir taneyle toplam üç ayrı etkinlik İzmir, Bardacık konviviyumumuzun,
hem Tire'de hem de Tire'nin Kaplan Köyü'nde iki farklı kutlama ile Tire konviviyumumuzun tertip ettiği pek çok etkinlik var.

Vaktinizi denk getirip katılın bize: fırsat bu fırsat Toprak Ana'nın cömertliğine bir teşekkür de siz gönderin.

:)

Bekliyoruz...

Aralık 03, 2009

T.C.
D A N I Ş T A Y
ONUNCU DAİRE

Esas No : 2009/14562


Davacı ve Yürütmenin Durdurulmasını İsteyen:

Davalı : Tarım ve Köyişleri Bakanlığı - ANKARA

Davanın Özeti : 26.10.2009 tarih ve 27388 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan, Gıda Ve Yem Amaçlı Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar Ve Ürünlerinin İthalatı, İşlenmesi, İhracatı, Kontrol Ve Denetimine Dair Yönetmeliğin iptali ve öncelikle 11. ve 20. maddelerinin yürütülmesinin durdurulması istenilmektedir.

Danıştay Tetkik Hakimi :

Düşüncesi : Dava, 26.10.2009 tarih ve 27388 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan, Gıda Ve Yem Amaçlı Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar Ve Ürünlerinin İthalatı, İşlenmesi, İhracatı, Kontrol Ve Denetimine Dair Yönetmeliğin iptali ve öncelikle 11. ve 20. maddelerinin yürütülmesinin durdurulması istemiyle açılmıştır.

Gıda ve yem amaçlı genetik yapısı değiştirilmiş organizmalar ve ürünlerinin ithalatı, işlenmesi, ihracatı, kontrol ve denetimi konularında, dava konusu yönetmelikte kapsamı ve içeriği belirtilen şekilde, mevzuatımızda ilk defa ayrıntılı düzenlemerin yapılması, öncelikle bu konuda yasa çıkartılarak, esaslarının belirlenip çerçevesinin çizilmesini gerektirmektedir.

Dava konusu Yönetmeliğin 3.maddesinde "dayanak" olarak belirtilen çeşitli yasalarda davalı idareye yetki veren hükümler; esasları belirlenmeden ve çerçevesi çizilmeden genel ifadelerle ve bazı alanlarda da sınırlı düzenleme yapma yetkisi verdiği, bu hükümlerin ; davalı idareye, GDO lu ürünlere ilişkin olarak, işleme, ithalat, ihracat, izleme, tescil, etiketleme, kontrol ve denetim ile ilgili temel ilkeler, esaslar, yasaklar ve yaptırımlar koyup, kurullar oluşturarak, onlara görev ve yetkiler verecek şekilde kapsamlı düzenlemeleri mevzuatımızda ilk defa yapmasına, dolayısıyla dava konusu yönetmeliğe yeterli hukuki dayanağı oluşturmamaktadır.

Belirtilen nedenle, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 27. maddesinde yürütmenin durdurulması için aranılan koşulların gerçekleştiği anlaşıldığından; yürütmenin durdurulması isteminin kabulü gerektiği düşünülmektedir.

Danıştay Savcısı :

Düşüncesi : 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Yasası'nın 27. maddesi uyarınca yürütmenin durdurulması isteminin incelenmesi için davalı idarenin savunmasının alınması; bununla birlikte davanın durumuna, uyuşmazlığın niteliğine ve davacı tarafından ortaya konulan savlara göre Gıda ve Yem Amaçlı Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerinin İthalatı, İşlenmesi, İhracatı, Kontrol ve Denetimine Dair Yönetmeliğin 5. maddesinin 1. fıkrasının son cümlesinin, aynı maddenin 5., 6. ve 7. fıkralarının, 14. maddesinin 1. fıkrası ile 15. maddesinin 1. fıkrasında yer alan "... %0,9'un üzerinde GDO içermesi halinde ..." tümcelerinin yürütmesinin, davalı idarenin savunması alındıktan sonra yürütmenin durdurulması istemi hakkında karar verilinceye kadar, durdurulması gerektiği düşünülmektedir.

TÜRK MİLLETİ ADINA

Hüküm veren, 2575 sayılı Danıştay Kanununun Ek 1. maddesi uyarınca, Danıştay Onuncu ve Onüçüncü Dairelerinden oluşan Müşterek Kurulca, gereği görüşüldü :

Dava, 26.10.2009 tarih ve 27388 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan, Gıda Ve Yem Amaçlı Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar Ve Ürünlerinin İthalatı, İşlenmesi, İhracatı, Kontrol Ve Denetimine Dair Yönetmeliğin iptali ve öncelikle 11. ve 20. maddelerinin yürütülmesinin durdurulması istemiyle açılmıştır.

Anayasanın; 56.maddesinde, herkesin, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahip olduğu, çevreyi geliştirmenin, çevre sağlığını korumanın ve çevre kirlenmesini önlemenin Devletin ve vatandaşların ödevi olduğu, Devletin, herkesin hayatını, beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak amacıyla faaliyette bulunacağı öngörülmüş, 172.maddesinde de, Devletin, tüketicileri koruyucu ve aydınlatıcı tedbirler alacağı hükme bağlanmıştır.

Anayasanın 124. maddesinde ise, "Başbakanlık, bakanlıklar ve kamu tüzelkişileri, kendi görev alanlarını ilgilendiren kanunların ve tüzüklerin uygulanmasını sağlamak üzere ve bunlara aykırı olmamak şartıyla, yönetmelikler çıkarabilirler." hükmüne yer verilmiştir.

Dava konusu 26.10.2009 tarih ve 27388 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan, Gıda Ve Yem Amaçlı Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar Ve Ürünlerinin İthalatı, İşlenmesi, İhracatı, Kontrol Ve Denetimine Dair Yönetmeliğin 1. maddesinde, yönetmeliğin, insan yaşamı ve sağlığı, hayvan sağlığı ve refahı, tüketici çıkarları ve çevrenin en üst düzeyde korunması için genetiği değiştirilmiş organizma ve ürünleri ile genetiği değiştirilmiş organizma ve ürünlerini içeren gıda ve yem maddeleri hakkında karar verme, işleme, ithalat, ihracat, izleme, tescil, etiketleme, kontrol ve denetim ile ilgili usul ve esasları belirlemek amacıyla çıkartıldığı belirtilmektedir.

Anılan Yönetmeliğin; 2.maddesinde, kapsamı ve istisnası; 3. maddesinde, bu Yönetmeliğin; 18/4/2006 tarihli ve 5488 sayılı Tarım Kanunu'nun 10 uncu maddesi, 7/8/1991 tarihli ve 441 sayılı Tarım ve Köyişleri Bakanlığının Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname, 27/5/2004 tarihli ve 5179 sayılı Gıdaların Üretimi, Tüketimi ve Denetlenmesine Dair Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabulü Hakkında Kanun, 29/5/1973 tarihli ve 1734 sayılı Yem Kanunu ile 29/6/2001 tarihli ve 4703 sayılı Ürünlere İlişkin Teknik Mevzuatın Hazırlanmasına Dair Kanuna dayanılarak hazırlandığı; 4.maddesinde, yönetmelikte geçen tanımlar; 5.maddesinde, genel hükümler, zorunluluklar ve yasaklar; 6.maddesinde, izin koşulları; 7.maddesinde, "komite" nin oluşturulması; 8.maddesinde, komitenin görev ve yetkileri; 9. maddesinde, GDO lu ürünün komite tarafından değerlendirilmesi amacıyla gen sahibi tarafından yapılacak başvuru; 10.maddesinde, maddede belirtilen konularda çalışmalar yapmak üzere çalışma grupları kurulabilmesi; 11. maddesinde, GDO lu ürünün ithalatı; 12.maddesinde, GDO lu ürünlerin işlenmesi ve depolanması; 13.maddesinde, GDO lu ürünün ihracatı; 14.ve 15. maddelerinde, GDO lu gıdaların ve yemlerin etiketlenmesi; 16.maddesinde, GDO lu ürünlerin ithal veya ihracından son tüketiciye ulaşana kadar izlenmesi; 17.maddesinde, denetim ve kontrol; 19.maddesinde, bu yönetmelik hükümlerine aykırı hareket edenler hakkında uygulanacak idari yaptırımlar düzenlenmiş olup; 20.maddesinde, bu yönetmeliğin yayımı tarihinde yürürlüğe gireceği öngörülmüştür.

20.11.2009 tarih ve 27412 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan, Gıda Ve Yem Amaçlı Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar Ve Ürünlerinin İthalatı, İşlenmesi, İhracatı, Kontrol Ve Denetimine Dair Yönetmelikte Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelikle, 26.10.2009 tarih ve 27388 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan dava konusu Yonetmeliğin; 5. maddesinin 1.fıkrası, 7.maddesinin 1.fıkrası, 11.maddesinin 1/a fıkrası ve 15.maddesinin 1.fıkrası değiştirilmiş, 5.maddesinin 6.,7.,8.fıkraları ile 11.maddesinin 1/b fıkrası yürürlükten kaldırılmış, ayrıca yönetmeliğe bir geçici madde eklenmiştir. Öte yandan, değişikliğe ilişkin bu yönetmeliğin 26.10.2009 tarihinden geçerli olmak üzere yayımı tarihinde yürürlüğe girdiği belirtilmiş ve Yönetmeliğin genel esaslarıyla varlığı devam ettirilmiştir.

Bakılan uyuşmazlıkta, davalı idarenin, yukarıda sözü edilen alanı, dayanağı olarak gösterilen mevzuat esas alınarak ve yönetmelikle düzenleyip düzenleyemeyeceğinin irdelenmesi gerekmektedir.

Yukarıda aktarıldığı üzere, dava konusu Yönetmeliğin 3.maddesinde, Yönetmeliğe dayanak olarak gösterilen düzenlemelerden sadece 5488 sayılı Tarım Kanunu'nda dayanak yasa maddesinin 10.madde olduğunun belirtildiği, diğer dördünde ise, açıkça dayanılan maddeler belirtilmeyerek, Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerin adlarının sayılmasıyla yetinilmiş bulunmaktadır. Anılan düzenlemelerde; konunun çerçevesi çizilmeden, genel kavramlara yer verildiği ve bu haliyle dava konusu Yönetmeliğin ancak belli kısımlarına dayanak oluşturabilecekleri anlaşıldığından; idarece, yukarıda belirtilen kapsamda, ayrıntılı olarak ve mevzuatımızda ilk defa ortaya konulan düzenlemelerin (yönetmeliklerin) yapılabilmesi için yeterli dayanağı oluşturamayacakları sonucuna varılmaktadır.

Anayasa Mahkemesinin, bir çok kararında olduğu gibi, 5179 sayılı Gıdaların Üretimi, Tüketimi ve Denetlenmesine Dair Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabulü Hakkında Kanun' un bazı maddelerinin Anayasaya aykırılık iddiasının incelendiği 8.1.2009 tarih ve E:2004/69 K:2009/6 sayılı kararında da vurgulandığı üzere, Anayasa’nın 7. maddesinde, yasama yetkisinin Türk Milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisine ait olduğu ve bu yetkinin devredilemeyeceği; 8. maddesinde, yürütme yetki ve görevinin Anayasa’ya ve yasalara uygun olarak kullanılacağı ve yerine getirileceği, buna göre, yürütmenin düzenleme yetkisinin, sınırlı, tamamlayıcı ve bağımlı bir yetki olduğu, Anayasa’da öngörülen ayrık durumlar dışında, yasalarla düzenlenmemiş bir alanda, yasa ile yürütmeye genel nitelikte kural koyma yetkisi verilemeyeceği ve yasada açıkça esasları belirlenmeden, çerçevesi çizilmeden, Bakanlığa Yönetmelikle alt düzenlemeler yapması konusunda çok geniş yetkiler verilmesinin yasama yetkisinin devri niteliği taşıyacağı tartışmasızdır.

Bu durumda, gıda ve yem amaçlı genetik yapısı değiştirilmiş organizmalar ve ürünlerin ithalatı, işlenmesi, ihracatı, kontrol ve denetimi konularında, yukarıda kapsamı ve içeriği belirtilen şekilde, öncelikle bu konuda yasa çıkartılarak, esaslarının belirlenip çerçevesinin net olarak çizilmesini gerektirmektedir.

Bu itibarla, çeşitli yasalarda yer alan, esas belirlemeyen ve çerçeve çizmeyen genel ifadeler ile bazı alanlarda sınırlı düzenleme yapma yetkisi veren, konuyla ilgili hükümler ; davalı idareye, GDO lu ürünlere ilişkin olarak, işleme, ithalat, ihracat, izleme, tescil, etiketleme, kontrol ve denetim ile ilgili temel ilkeler, esaslar, yasaklar ve yaptırımlar koyup, daha önce hiçbir yasada düzenlenmemiş olan "komite" adlı kurul ile çalışma grupları oluşturarak, onlara görev ve yetkiler verecek şekilde kapsamlı düzenlemeleri ilk defa yapmasına ve dolayısıyla da dava konusu yönetmeliğe yeterli hukuki dayanağı oluşturmamaktadır.

Nitekim, dava konusu yönetmelikle düzenlenen konulara ilişkin olarak, ülkemizde çevrenin ve biyolojik çeşitliliğin korunması ve sürdürülebilir kullanımı ile bitki, hayvan ve insan sağlığı ve yaşamının korunması için 4898 sayılı Kanunla onaylanan Cartagena Biyogüvenlik Protokolü de dikkate alınarak, modern biyoteknoloji kullanılarak elde edilen genetik yapısı değiştirilmiş organizmalar ve ürünler ile ilgili faaliyetleri düzenlemek, denetlemek, izlemek üzere biyogüvenlik sistemini kurmak, geliştirmek ve uygulanmasını sağlamak amacıyla, araştırma ve geliştirme, muamele, kullanım, taşıma, ithalat ve ihracatı da kapsayan ticari işlemler de dahil olmak üzere GDO ve ürünlerini içeren faaliyetler, bu faaliyetlerle ilgili gerçek kişiler ile kamu ve özel hukuk tüzel kişilerine dair hükümleri kapsar şeklinde davalı idarece çalışmaları yapılan, "Ulusal Biyogüvenlik Kanun Taslağı" nın Bakanlar Kuruluna sunulduğu yolundaki, davalı idarenin resmi internet sitesinde haber olarak yer alan bilgiler de, dava konusu yönetmelikle düzenlenen konuların tamamıyla bu konuda çıkartılacak bir yasa ile düzenlenmesi gerektiğinin bir diğer göstergesidir.

Bu haliyle, dava konusu yönetmeliğin yasal dayanağı olarak, Kanunların ad ve numaralarının sayılması suretiyle gösterilen mevzuatın; Yönetmeliğin düzenlediği konuların, çevre, insan ve toplum sağlığı gibi temel hususları ilgilendirdiği dikkate alındığında, yönetmeliğin yasal dayanağı olarak kabulüne olanak bulunmadığı sonucuna ulaşılmıştır.

Açıklanan nedenlerle, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 27. maddesinde yürütmenin durdurulması için aranılan koşulların gerçekleştiği anlaşıldığından; 26.10.2009 tarih ve 27388 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan, Gıda Ve Yem Amaçlı Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar Ve Ürünlerinin İthalatı, İşlenmesi, İhracatı, Kontrol Ve Denetimine Dair Yönetmeliğin 11. ve 20. maddelerinin yürütülmesinin durdurulmasına, 20.11.2009 tarihinde oyçokluğuyla karar verildi.

AZLIK OYU : Aynı istemle açılmış olan 2009/14646 esas sayılı dosyada, 20.11.2009 tarih ve E:2009/14646 sayılı kararla, dava konusu Yönetmeliğin yürütmesinin durdurulmasına karar verildiğinden; bu dosyadaki aynı istem hakkında karar verilmesine yer olmadığı kararı verilmesi gerektiği oyu ile çoğunluk kararına katılmıyorum.




Vatandaşın biri... inisiyatif aldı!

Siz de, alın.

Sade vatandaşın gücünü hatırlayın.
Açacağınız her bir dava,
yönelteceğiniz her soru
ya da attığınız her oy kadar,
hergün yaptığınız alış verişin de bir gücü var.

Gücünüzü kullanın.

İnisiyatif alın.

Çocuklarımıza
gerçek gıda yedirmek istediğimizi
her bir satın aldığımız ürünle tekrar tekrar haykıralım,
taa ki GDO'lar yönetilmesin,
yasaklansın!

Kasım 22, 2009

Biz GDO'lu gıdaların yönetilmesini değil, yasaklanmasını istiyoruz..

...ve diyoruz ki: bize katılın, GDO orucu tutun.

Yönetmelik ne derse desin, üzerinde GDO'suz yazanı arayın ya da organik ürünü tercih edin.
Düşünün ki raflardaki onca gıdaymış gibi yapan ürün siz satın almazsanız karlılığını yitirecek. Düşünün ki, gıdaymış gibi yapan onlarca kavanoz, kutu ve şişe siz satın almadığınızda üretenlerine birer zarar olarak geri dönecek.
Cebinizdeki o binbir güçlükle kazandığınız paranın alım gücüne güvenin.
Onu gerçek gıdaya yatırın.

Kasım 16, 2009

"We, the undersigned delegates of African countries negotiating at the FAO on farmers rights, access and benefit-sharing, strongly object that the image of the poor and hungry from our countries are being used by giant multinational corporations to push a technology that is neither safe, environment friendly, nor economically beneficial to us."

Kasım 15, 2009

"..the implications of a hacked genetic code slipping into our food and multiplying is worse than a computer virus."

Kasım 14, 2009

"..if animal welfare matters to us, if the air and water matter, if swine flu and E. Coli matter, if global warming matters, if biodiversity matters, if rural communities matter, if our ability to tell honest stories to ourselves and our children matters... then we shouldn't be distracted, intimidated or misled by someone else's idea of purity. We should begin at the beginning, and begin now."

Kasım 13, 2009

Friends of Earth International'dan 10 yıllık pek yerinde bir özet:

genetically modified crops
a decade of failure (1994-2004)

executive summary

foreword

chapter one: brave new agriculture

chapter two: the seeding of global opposition

chapter three: ten years later
broken promises and unsustainable agriculture

conclusions

Kasım 11, 2009

Millet! Vekil'ini tanı!

GDO ya da yerinde bir yakıştırmayla Geleceğimizi Değiştiren Organizmalar'a * dair 26 Ekim 2009 tarihinde Resmi Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe giren yönetmeliğin yankıları sürerken, evvelsi geceden beri fısıltı gazeteleri Biyogüvenlik Yasa Tasarısı'nın Bakanlar'ın imzasına sunulduğunu kulaktan kulağa yayıyorlar. Kimse yasası olmayan birşeyin nasıl oldu da yönetmeliği oldu anlayamadan, kimselerin okumadığı bir yasa tasarısı da Bakanlar'ın imzasına açılmış gibi.

GDO'ların yasaklanması amacıyla internet bazlı bir kampanya yürüten Fikir Sahibi Damaklar üyeleri 26 Ekim sabahından beri İstanbul milletvekillerine mail üzerine mail yolladılar ve GDO'ların yönetilmesini değil, yasaklanmasını istediklerini belirttiler. 550 milletvekilinden Mersin milletvekili Vahap Seçer 27 Ekim günü, Ankara milletvekili Nesrin Baytok 30 Ekim günü ve İstanbul milletvekili Ahmet Tan da 2 Kasım günü birer soru önergesi vermişler.

Biz İstanbul'dan seslenir ve GDO'ya hayır derken bu sesimizi Ankara'ya taşıyan milletvekillerimizi de tanıma fırsatı buluyoruz. Teşekkürler Seçer, teşekkürler Baytok, teşekkürler Tan, oylarımızın hakkını verdiğiniz için.. Biyogüvenlik yasa tasarısına dair gözünüzü kulağınızı iyi açtığınızı umuyoruz, zira İstanbul'da bizler henüz basit bir kopyasını dahi okuyabilmiş değiliz.

* bu yerinde yakıştırma Gençlik Gıda Hareketi'nden Ceylan Çelikoğlu'na aittir..

Kasım 10, 2009

Bugün Akşam gazetesinde Yurtsan Atakan imzasıyla çıkan yazıya cevap niteliğinde olmamakla beraber, bu yazı vesilesiyle sayfamızı ziyaret eden okura sunduğumuz bakış özetidir:

Öncelikle Fikir Sahibi Damaklar hiçbir zaman bilimi yadsımaz. Ancak, bilimin kapı açacağı "teknoloji"nin Atom Bombası'na sebep olabilmişliğinin ağırlığını vicdanlarımızda duymayı ihmal edersek, insanlık tarihi ve bu tarihten çıkartmamız gereken derslerin hakkını vermiş olmayacağımıza inanır.

İnsanlık tarihi meselelere ne sadece dini perspektiften ne de sadece bilimsel açıdan bakmamızın yeterli olmayacağının örnekleriyle doludur. Gene, insanlık tarihinin en önemli ve ortak masal, destan ve hikayelerinde konunun "yaptığı tahribat nedeniyle cezalandırılan insanlık" olduğunu ve Nuh Tufanı'ndan başlayarak hepimizin "açgözlülük denilen insana dair zaafın, bir gün ama mutlaka Tanrı tarafından cezalandırılacağı" endişesini ruhumuzda taşıdığımızı hatırlamamızda fayda var. Vicdan, daima aklın yoldaşı olsun, dileriz. Zira Atom Bombası'nı bile isteye Hiroşima'nın üzerine bırakan ve ardından da gereği olmadığı halde, ama tümüyle deneme arzusuyla Nagazaki'ye Hidrojen Bombası'nı bırakabilen insanlığın yönetiminde bir bilim, pekala da yanıltıcı ve yok edici olabilmekte.

Fikir Sahibi Damaklar, bilim ya da para, herhangi bir kavramın insanlığın ali çıkarlarının bekçisi "iyi" "temiz" ve "adil"in önüne geçmesine karşı hassastır, o kadar.

Bu nedenle Yurtsan Atakan'ın "Teknoloji gerekirse Frankeştayn da yaratır" başlıklı bir önceki yazısını had safhada talihsiz bir uslup ve hayli yanıltıcı bir bakış olarak değerlendiriyoruz. Kendisine dair kelimelerimiz kaçınılmaz ve derin bir hayal kırıklığı taşıyor ve sarf ettiğimiz her kelimenin ağzımızda bıraktığı tatsız bir lezzet var. Üzgünüz.

Bununla beraber biliyoruz ki, değişim asla sancısız olmaz. Hepimizin birer birer "gıdanın elimizden alındığı"na uyandığı bugün, haliyle tatlı tatsız tartışmalar yaşanacak. Yurtsan Atakan'ın uslubunu takdir etmemekle beraber bu tartışmayı işin doğasından sayıyoruz.

Slow Food'un prensipleri arasında yer alan "iyi, temiz ve adil"in açgözlülüğü tenkid eden hemen tüm dinlerin ve felsefi söylemlerin temelindeki kavramlar olması Slow Food'un da bir din olduğu şeklinde vasat bir okuma olarak değil, insanlık maceramızın bize bıraktığı mirasın bu sıfatlarda gizli olması şeklinde yorumlanmalıdır. Bilimin teknolojiye dönüşümüne dair, bilginin nasıl değerlendirildiğine dair temkinli yaklaşımımız bizi teknofobik yapmayacağı gibi, insanın kendini yaratan ya da kendinden daha üstün bir varlığa duyduğu korku ve saygıyı yadsımıyor olmamız da yobaz yapmaz. Bu tarz dar kategorilerin vasat zihinleri manipule etmek için telaffuz edildiği inancındayız. Biz bu sayfaya kadar ulaşan okurun aklına ve vicdanına güvenmek taraftarıyız.

Aşağıda bulacağınız bilgiler Institute of Responsible Technology'nin sitesinden olduğu gibi aktarılmış olup yobazlığa düşmeksizin bilimsel verileri değerlendirme arzusundaki "taraflı değil" ancak "meraklı ve endişeli" bireyi muhattap almaktadır:


The Health Risks of GM Foods: Summary and Debate

This section summarizes the health risks of genetically modified foods and serves as a forum for a global discussion and debate. It is organized around the 65 main point summaries presented on the left side of the two-page spreads in Part 1 of Genetic Roulette. Each section linked below offers the opportunity for people to submit updates, corrections, challenges and responses. Before making a submittal, please review the full content in that section of the book.

Contents at a Glance:

Part 1: The Documented Health Risks of Genetically Engineered Foods

Section 1: Evidence of reactions in animals and humans.

1.1 GM Potatoes Damages Rats (see full content)

1.2 Rats Fed GMO Tomatoes got bleeding stomachs, several died

1.3 Rats Fed Bt Corn had multiple health problems

1.4 Mice Fed GM Bt Potatoes had intestinal damage

1.5 Workers exposed to Bt cotton developed allergies

1.6 Sheep died after grazing in Bt cotton fields

1.7 Inhaled Bt corn pollen may have triggered disease in humans

1.8 Farmers report pigs and cows became sterile from GM corn

1.9 Twelve cows in Germany died mysteriously when fed Bt corn

1.10 Mice fed Roundup Ready soy had liver cell problems

1.11 Mice fed Roundup Ready soy had problems with the pancreas

1.12 Mice fed Roundup Ready soy had unexplained changes in testicular cells

1.13 Roundup Ready Soy Changed Cell Metabolism in Rabbit Organs

1.14 Most offspring of rats fed Roundup Ready soy died within three weeks (see full content)

1.15 Soy allergies skyrocketed in the UK, soon after GM soy was introduced

1.16 Rats fed Roundup Ready canola had heavier livers

1.17 Twice the number of chickens died when fed Liberty Link corn

1.18 GM peas generated an allergic-type inflammatory response in mice

1.19 Eyewitness reports: Animals avoid GMOs

1.20 A GM food supplement killed about 100 people

Section 2: Gene insertion disrupts the DNA and can create unpredictable health problems.

2.1 Foreign genes disrupt the DNA at the insertion site.

2.2 Growing GM crops using tissue culture can create hundreds or thousands of DNA mutations.

2.3 Gene insertion creates genome-wide changes in gene expression.

2.4 The promoter may accidentally switch on harmful genes.

2.5 The promoter might switch on a dormant virus in plants.

2.6 The promoter might create genetic instability and mutations.

2.7 Genetic engineering activates mobile DNA, called transposons, which generate mutations.

2.8 Novel RNA may be harmful to humans and their offspring.

2.9 Roundup Ready soybeans produce unintentional RNA variations.

2.10 Changes in proteins can alter thousands of natural chemicals in plants, increasing toxins or reducing phytonutrients

2.11 GM crops have altered levels of nutrients and toxins.

Section 3: The protein produced by the inserted gene may create problems.

3.1 A gene from a Brazil nut carried allergies into soybeans.

3.2 GM proteins in soy, corn and papaya may be allergens.

3.3 Bt crops may create allergies and illness.

3.4 The Bt in crops is more toxic than the Bt spray.

3.5 StarLink corn’s built-in pesticide has a “medium likelihood” of being an allergen.

3.6 Pollen-sterilizing barnase in GM crops may cause kidney damage.

3.7 High lysine corn contains increased toxins and may retard growth.

3.8 Cooking high lysine corn may create disease-promoting toxins.

3.9 Disease-resistant crops may promote human viruses and other diseases.

Section 4: The foreign protein may be different than what is intended.

4.1 GM proteins may be misfolded or have added molecules.

4.2 Transgenes may be altered during insertion.

4.3 Transgenes may be unstable, and rearrange over time.

4.4 Transgenes may create more than one protein.

4.5 Weather, environmental stress and genetic disposition can significantly change gene expression.

4.6 Genetic engineering can disrupt the complex relationships governing gene expression.

Section 5: Transfer of genes to gut bacteria, internal organs, or viruses.

5.1 In spite of industry claims, transgenes survive the digestion system and can wander.

5.2 Transgene design facilitates transfer into gut bacteria.

5.3 Transgenes may proliferate in gut bacteria over the long-term.

5.4 Transgene transfer to human gut bacteria is confirmed.

5.5 GM foods might create antibiotic-resistant diseases.

5.6 The promoter can also transfer, and may switch on random genes or viruses.

5.7 If Bt genes transfer, they could turn our gut bacteria into living pesticide factories.

5.8 Genes may transfer to bacteria in the mouth or throat.

5.9 Transfer of viral genes into gut microorganisms may create toxins and weaken peoples’ viral defenses.

Section 6: GM crops may increase environmental toxins and bioaccumulate toxins in the food chain.

6.1 Glufosinate-tolerant crops may produce herbicide “inside” our intestines.

6.2 Herbicide-tolerant crops increase herbicide use and residues in food.

6.3 Tiny amounts of herbicide may act as endocrine disruptors.

6.4 GM crops may accumulate environmental toxins or concentrate toxins in milk and meat of GM-fed animals.

6.5 Disease-resistant crops may promote new plant viruses, which carry risks for humans.

Section 7: Other types of GM foods carry risks.

7.1 Milk from rbGH treated cows may increase risk of cancer and other diseases.

7.2 Milk from rbGH-treated cows likely increases the rate of twin births.

7.3 Food additives created from GM microorganisms pose health risks.

Section 8: Risks are greater for children and newborns.

8.1 Pregnant mothers eating GM foods may endanger offspring.

8.2 GM foods are more dangerous for children than adults.




Kasım 09, 2009

İzmir Büyükşehir Belediyesi, açıklama, 9 Kasım 2009


GDO’ya inat!

İzmir Büyükşehir Belediyesi, Tahtalı Havzası’nda başlayıp Yarımada bölgesinde devam ettiği organik tarım çalışmalarına hız verdi. Organik tarımda “genetiği değiştirilmiş ürün ya da tohum” kullanımı, yasa ve yönetmeliklerce kesin ve açık bir şekilde yasaklanıyor.

İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı Tarım, Park ve Bahçeler Daire Başkanlığı Organik Tarım Birimi tarafından yürütülen organik tarım çalışmaları, Tahtalı Havzası’nın ardından Yarımada bölgesine de yaygınlaştırılmaya başlandı. Son olarak organik tarım ile ilgili bilgi ve eğitim vermek üzere Urla’da üreticilerle bir araya gelen İzmir Büyükşehir Belediyesi yetkilileri, gündemin bir numaralı tartışma konusu olan “genetiği değiştirilmiş organizmalar” konusunda da üreticilere bilgi verdi. Genetiği değiştirilmiş gıdaların biyoçeşitlilik, sağlık ve ekolojik denge konularında tehlikeli olabileceği uyarısında bulunan Büyükşehir Belediyesi yetkilileri, tüm bu soru işaretlerinden uzak durmak için en etkili yöntemin “organik tarım” olduğunu söyledi.

Üreticilerin organik tarıma geçiş yaparak, vatandaşların da organik ürün alarak bu tartışmalardan uzak kalmasının mümkün olduğunu söyleyen Büyükşehir Belediyesi uzmanları, “Organik tarım yasa ve yönetmelikleri, genetiği değiştirilmiş ürün ya da tohum kullanımını kesin ve açık bir şekilde yasaklamıştır. Organik tarım metodu ile yetiştirilen ürünler, herhangi bir kimyasal ilaçlama yapılmadan ve tamamen kendi doğal ortamında, sağlıklı olarak yetişmektedir” belirttiler.

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin gen (tohum) kaynaklarının korunmasına yönelik Gen (Tohum) Bankası Projesi çalışmaları da halen devam ediyor.

İZKA projesi
“Sosyo-ekonomik kalkınma için sürdürülebilir bir örnek: Yarımada’da organik tarım” isimli proje; İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından İZKA Sosyal Kalkınma Mali Destek programı çerçevesinde, İzmir Tarım İl Müdürlüğü, Ekolojik Tarım Organizasyonu Derneği (ETO) ve Ege Üniversitesi işbirliğinde yürütülüyor. Bu kapsamda Urla’da ve Seferihisar’da çiftçilerle çeşitli toplantılar yapan ve organik tarım hakkında bilgiler veren Büyükşehir Belediyesi yetkilileri organik tarımın önemini anlatan toplantılarına önümüzdeki günlerde de devam edecek.

Büyükşehir’in organik tarım çalışmaları
1 İzmir Büyükşehir Belediyesi, tarlalarda üretilen ürünlerde hiçbir kimyasal maddenin kullanılmaması ve kentin önemli içme suyu kaynaklarına sahip olan Tahtalı Havzası’nın kirletilmeden korunması amacıyla, Havza genelinde “organik tarım”ı yaygınlaştırmak için yoğun çalışmalar sürdürülüyor.
2 Efemçukuru Havzası’nda “İzmir Enfesi” türü üzüm yetiştirilmesi için çalışmalar devam ediyor.
3 Tahtalı Havzası’ndaki çiftçilere yönelik toprak ve yaprak analizi yaptırılıyor.
4 Tahtalı Havzası’nda bağ çubuğu başta olmak üzere organik tarım amaçlı meyve-zeytin fidanları dağıtımı hedefleniyor.
5 Organik tarım yapan çiftçilere ücretsiz danışmanlık yapılıyor.
6 Organik tarım yapan üreticiler ile alıcıların buluşturulması için çeşitli çalışmalar hayata geçiriliyor. Bu kapsamda önümüzdeki süreçte “organik ürün pazarı” kurulması amaçlanıyor.
7 “Sosyo-ekonomik kalkınma için sürdürülebilir bir örnek: Yarımada’da organik tarım” isimli proje; İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından İZKA Sosyal Kalkınma Mali Destek programı çerçevesinde, İzmir Tarım İl Müdürlüğü, Ekolojik Tarım Organizasyonu Derneği (ETO) ve Ege Üniversitesi işbirliğinde yürütülüyor.

bu bilgiyi bizlere ileten sevgili dostumuz, SF Tr/İzmir Bardacık konviviyumu kurucu lideri Nedim Atilla'ya teşekkürlerimizle..

başka ihtimaller mevcut..

ORGANOPONICO! An Agricultural Revolution from Puddle Pictures on Vimeo.

"The six minute film demonstrates the strong sense of cooperative spirit provided by the organoponicos, organised, as they are, 'by the neighbours of the community, to produce food for the community'."

Kasım 08, 2009

bir kampanya da Sinek Sekiz'den bakın, ne öneriyorlar:

"GENETİĞİYLE OYNANMAMIŞ, YAŞADIĞI YERE EN İYİ UYUMU SAĞLAMIŞ VE BİR EKOSİSTEMİN PARÇASI OLAN YEREL VE DOĞAL BİTKİLERİN TOHUMLARINI TOPLAYIN , SAKLAYIN VE EKİM ZAMANI GELDİĞİNDE YENİDEN TOPRAKLA BULUŞTURUN. GDO’LARA İNAT YEREL TOHUMLARINIZI SAHİPLENİN!

Yukarıdaki logoyu alıp kullanabilirsiniz; bloglarınıza ekleyip, facebook resmi yapmak serbest, ne kadar dolaşımda olursa o kadar iyi aslına bakarsanız.
Tohum pakedi için ihtiyacınız olan şablon ise sağ kolondaki “Alın-Kullanın-Yayın” albümünde. Oldukça kolay olan yapılışı ise şöyle:

Şablonu bastırın (A4 boyutundaki bir sayfaya iki adet şablon sığıyor) En dıştaki çizgileri takip ederek kesin, noktalı kısımlardan katlayın ve alt kısmını zımbalayın. İçine şahane tohumlarınızı koyduktan sonra bitkinin adını ve kaynağını yazmayı unutmayın.

* burçe beril tuzcu’ya bize ilham verdiği için teşekkür etmek isteriz."

evet, ne duruyorsunuz?

Kasım 06, 2009

Biz GDO'lu gıdaların yönetilmesini değil, yasaklanmasını istiyoruz.

...ve diyoruz ki: bize katılın, GDO orucu tutun.

Yönetmelik ne derse desin, üzerinde GDO'suz yazanı arayın ya da organik ürünü tercih edin.
Düşünün ki raflardaki onca gıdaymış gibi yapan ürün siz satın almazsanız karlılığını yitirecek. Düşünün ki, gıdaymış gibi yapan onlarca kavanoz, kutu ve şişe siz satın almadığınızda üretenlerine birer zarar olarak geri dönecek.
Cebinizdeki o binbir güçlükle kazandığınız paranın alım gücüne güvenin.
Onu gerçek gıdaya yatırın.




















tık'layın, lütfen: http://www.fikirsahibidamaklar.org/bulten/3/

Kasım 05, 2009

GDO İLE İLGİLİ YÖNETMELİĞE DAVA AÇILMASI İLE İLGİLİ

BASIN AÇIKLAMASI


Değerli Basın Mensupları;

İnsan sağlığını hiçe sayan, bir milletin 100 yıl sonraki nesillerine bile zarar verecek olan bir yönetmeliğin iptali için dava açtık.

Tüm dünyada Frekeştayn gıda olarak adlandırılan GDO’lu gıdalar, domatese soğuğa dayanıklı olması için balık geni yerleştirilmesi gibi tuhaflıkları içinde barındıran ürünlerdir. Ürünün sağlamlığının ve büyüklüğünün insan sağlığına tercih edildiği bu gıdalar insanlarda antibiyotiklere karşı dayanıklılık oluşmasına neden olmakta, alerji gibi rahatsızlıklara yol açmaktadır. Ayrıca birçok bilim adamı bu ürünlerin böbrek yetersizliğine ve kısırlığa neden olduğunu da ifade etmektedir. Bu GDO’lu ürünlerin faydası bol para kazandırdığı küresel sermayeye sahip büyük şirketleredir.

Ortada böyle bir durum varken Tarım Bakanlığı bu yönetmelikle milletin sağlığını tehlikeye atmıştır. Yönetmelikte GDO’lu gıdayı üreten ve dağıtımını yapan şirketlerin bu ürünlerde sağlığı etkileyecek bir durum olursa gerekli tedbirleri almak zorunda olduğu, tüketiciyi bilgilendireceği ve ürünü piyasadan çekeceği ifade edilmiştir. Yani her şey ürünü satan, bundan ticari kazanç elde eden şirketin insafına kalmıştır.

Dünyada en az rastlanacak durumdan birisi de ürünü satanın benim ürünüm kötü, sağlıksız demesidir. Bunun içindir ki yıllarca Sağlık Bakanlığı gıda denetimi yapmış, sonrada bu yetki Tarım Bakanlığı’na devredilmiştir. Yani hiçbir zaman şirketlerin insafına bırakılmamıştır. Ama bu yönetmelik GDO’lu gıdalarda buna imkan vermiştir.

Bu yönetmelikte GDO’lu ürünlerin, bebek mamalarında ve küçük çocuklarının ek besininde kullanımı yasaktır denilmektedir. Bu, bebeklerin dışındakiler kullansın anlamına gelir. GDO bebeğin mamasında olmayacak ama ona süt veren annesinin gıdasında olacaktır. Bu nasıl bir ayrımdır? Bebekken yeme sonra ye diyebilmek nasıl bir korumadır? anlamak mümkün değildir. Ayrıca yönetmelikte “GDO’suz ürünlerin etiketinde ürünün GDO’suz olduğuna dair ifadeler bulunamaz.” denilerek insanların en doğal haklarından biri olan ne yediğini bilmek hakkı ellerinden alınmaktadır. GDO’suz ürün satılıyorsa bunun ne sakıncası vardır ki bu özelliği ambalajında belirtilmesin. Yoksa böyle yapılarak GDO ürünlerin pazarlanmasındaki sorunlar aşılmak mı istenmektedir? Bu yönetmelik küresel sermayenin zararının önüne geçmeyi mi amaçlamaktadır? GDO’lu gıda ihraç eden çok uluslu şirketlerin mi talepleri dikkate alınmaktadır? Tarım Bakanlığı bu işin ticari satışında ve küresel sermayenin kar etmesinde değil sağlık açısından denetim yönünde olmalıdır.

Kıymetli Basın Mensupları;

Türk Sağlık-Sen olarak sağlığımız tehdit eden bu yönetmeliğin derhal iptal edilmesini Tarım Bakanlığı’ndan talep ediyoruz. Bu konudaki hukuki girişimimizi de yaparak Danıştay’da bu yönetmeliğin iptali için dava açtık. Bu konu önemlidir ve acele edilmesi gerekir. Milletin sağlığı ile oynanmasına asla izin vermeyeceğiz. Sokaktaki vatandaşlarımızın büyük bir bölümünün karşı olduğu ama bu yönetmelikle birlikte korunmak içinde çaresiz bırakıldığı GDO’lu gıdalara karşı milletimiz için mücadele edeceğiz. Danıştay’ın bu yönetmelikle ilgili milleti sevindirecek bir karara imza atacağını ümit ediyorum.


Hepinize teşekkür ediyor , saygılar sunuyorum.


Ali BAĞDAT

Türk Sağlık Sendikası Çankırı Şube Başkanı

Tüketici Örgütleri Federasyonundan Milletvekillerine Açık Mektup

Sayın Milletvekili;

1990 lı yıllardan bu yana insanlığın yaşamına sokulmaya başlanan “GDO ve diğer GDO’lu yem ve gıdaların” bilim insanlarının yaptığı araştırmalar, deneyler ve analizler sonucunda, bakteri genlerinin aktarıldığı organizmaların doğal çeşitliliğe verdikleri zararlar sonucu yeni (Frankeştayn) canavarların ortaya çıkmasına neden olduğu görülmüştür. GDO’lu ürünlerin temel sakıncalarının bir başka yanı da insan/hayvan sağlığına ve çevreye karşı olumsuz etkileridir. GDO’lu ürünlerin tüketiminde insan ve hayvanda toksik (zehir) ya da allerjik etki yapması, antibiyotiklere karşı direnç oluşturması, doğrudan alım durumunda ise insan ve hayvan bünyesindeki mikroorganizmalarla birleşme ihtimali gibi önemli sağlık riskleri ortaya çıktığı bilim insanlarınca ifade edilmektedir. (Brezilya fındığının bir genine sahip olan transgenik soya fasulyesinin, fındığa alerjisi olanlarda alerjiye neden olduğu bilim insanları tarafından yapılan tespitlerden biridir..) GDO’yla ilgili önemli bir başka kaygıda, aktarılmış genlerin doğal bitki türüne atlayarak, bulundukları çevredeki doğal türlerde biyoçeşitliliğin kaybına neden olmaları ile yabani türlerin doğal yapılarında sapmalara neden olmaktadır. Ekosistemdeki tür dağılımını ve dengeleri bozan GDO lu tohumlar kısırdır. Bu kısır tohumların ekiminin tarımda ilaç kullanımını azalttığı, verimi artırdığı ve yaklaşımı ise gerçekleri yansıtmamaktadır. GDO’lar iddia edildiği gibi açlığa çare de değildir,

Sayın Milletvekili;

Bilindiği gibi 02.Haziran.2009 tarihinde Biyogüvenlik yasa tasarısı bakanlar kurulunun imzasına açılmış olup, bu süreç tamamlanmadan Ekim/2009 da Tarım Bakanlığı tarafından “GIDA VE YEM AMAÇLI GENETİK YAPISI DEĞİŞTİRİLMİŞ ORGANİZMALAR VE ÜRÜNLERİNİN İTHALATI, İŞLENMESİ, İHRACATI, KONTROL VE DENETİMİNE DAİR YÖNETMELİK” Resmi Gazetede yayınlatılarak uygulamaya sokulmuştur.
Gıda ve yem kanunlarına dayanak yapıldığı belirtilen bu yönetmeliğin isminden de anlaşıldığı gibi GDO ların ülkeye girişini düzenleyen bir yönetmelik olduğu, özünde de atıf yapılan kanunlarla bir ilintisi olmadığı açıktır.

Yönetmelikte, İnsan ve hayvan tedavisinde kullanılan antibiyotiklere karşı direnç genleri içeren GDO ve ürünlerinin son derece zararlı olmasına dikkat çekilmiş olması ile, GDO lu ürünlerin, bebek mamaları ve bebek formülleri, devam mamaları ve formülleri ile bebek ve küçük çocuk ek besinlerinde kullanılmasının yasak olduğunun belirtilmesi, yıllardır ifade ettiğimiz GDO ların zararları gerçeğinin resmi ağızlardan itiraf edildiğinin göstergesi olmuştur.
GDO ların sakınca ve zararlarının kamu otoriteleri tarafından kabul edilmesine karşın, başta mısır, soya, kanola, pamuk olmak üzere tüm GDO ve diğer GDO’lu yem ve gıdaların ülkemize girişine izin verilmesi anlaşılır gibi değildir. Gerçekler Tüketicilerden saklanmaktadır. Asıl sorun, GDO ve diğer GDO’lu yem ve gıdaların zararlarına dikkat çekilmesine karşın, GDO ların ülkemize girişinin serbest bırakılması ya da şartlı izin verilmesidir.
Ülkemiz tüketicileri, GDO’lu yem ve gıdaların ülkemize girişine izin verilmesini ve bu ürünlerin satışının yapılmasını istemiyorlar.

Milletin vekili olarak, asilin istemediği insan ve hayvan sağlığı açısında zararlı ve tehlikeli olan, çevreyi kirleterek, tahrip eden, biyo çeşitliliği yok eden GDO ve diğer GDO’lu yem ve gıdaların bugün ülkemize girmemesi için yarın tohumlarının topraklarımızda ekimlerinin yapılmaması için karşı durunuz. Bu sorumluluğa ortak olmayınız.

Toplumun sağlık ve güvenliğine sahip çıkmanın iktidarı- muhalefeti olmaz !
Hükümeti yaşama karşı duyarlı olmaya,
TBMM üyelerini ise GDO lara karşı toplumsal göreve çağırıyoruz!

Fuat Engin
TÖF Genel Başkanı

Kasım 04, 2009

Ne Yediğimi Bilmek İstiyorum!

“TEMA Vakfı, Genetiği Değiştirilmiş Ürünlerin ülkemize girmesine yasal zemin hazırlayan yönetmeliğin iptali için dava açmaya ve oluşturduğu Bilim Kurulu ile hazırlayacağı bilimsel raporla bu konudaki görüş ve çözüm önerilerini kamuoyu ile paylaşmaya hazırlanıyor.

Türkiye, dünyanın çok az yerinde rastlanır bir ekosistem çeşitliliğine ve gıda ile tarım için önemli genetik çeşitliliğe sahiptir. Avrupa kıtasının tümünde bulunan bitki türlerinin sayısı yaklaşık 12.000 iken, sadece Türkiye’ de saptanmış bitki türü sayısı 9.000’dir. Bunun yaklaşık % 33’ü yani 3.000 civarındaki kısmı ülkemize özgü endemik türlerdir. Bu rakam Avrupa Kıtası’nın tümünde 2.500’dür. Bu istisnai derecede yüksek endemiklik düzeyi, Türkiye’ye bu türlerin, özellikle de dünyanın büyük bölümünün bağımlı olduğu tahılların türetildiği yabani türlerin korunması, tehlike altına girmemesi veya yok olmaması konusunda daha da büyük bir sorumluluk yüklemektedir. Zira günümüzde 15 bitki türü, dünya nüfusunun %90’ını beslemektedir. Ve sadece buğday, pirinç ve mısır dünya tahıl üretiminin 2/3’ünü oluşturmaktadır.

Türkiye, Yerkürede mevcut olan sekiz önemli Gen Merkezi’nden iki tanesini içine almaktadır [Vavilov’un (1951) bitkiler için tanımladığı önemli Gen Merkezleri: Etiyopya, Akdeniz havzası, Orta doğu, Orta Asya, Hindistan, Çin +Siyam+Malaya+Java, Güney Meksika + Orta Amerika, Güney Amerika]. Anadolu kendi başına ayrı bir kıta değildir. Ancak, sanki ayrı bir kıtaymış gibi, büyük bir kıtanın sahip olabileceği tüm biyolojik çeşitlilik özelliklerine sahiptir. Dünyada değişik ülkelerde yetiştirilen pek çok bitki ve hayvan türünün orijinal ataları, bu topraklardan dağılmıştır. Bir bakıma Anadolu ekosistemi, doğal bir gen bankası niteliğindedir. Bu nedenle Türkiye, dünyadaki jeo-politik önemine ek olarak, jeo-biyotik önemi de büyük olan bir ülkedir.

Tüm bunlar bilinirken, insan sağlığını ve gıda güvenliğimizi doğrudan tehdit eden GDO’lu ürünlerin ülkemize girmesini serbest bırakan “Gıda ve Yem Amaçlı Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerinin İthalatı, İşlenmesi, İhracatı, Kontrol ve Denetimine Dair Yönetmeliğin" 26 Ekim 2009 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiş olmasını anlamak mümkün değildir. Yönetmelikle GDO’lu ürünlerin ülkemize girişi serbest bırakılmakta, tüketici satın aldığı ürünlerin içinde GDO’lu ürün bulunup bulunmadığını öğrenmekten mahrum bırakılmaktadır.

Bu anlayış ve yaklaşım kısa bir süre sonra GDO’lu ürünlerin ülkemizde ekilmesine de zemin hazırlayacaktır. Böylece insan sağlığını tehdit eden GDO işgali, biyolojik çeşitliliğimiz üzerinde tehdit oluşturduğu gibi çiftçimizin tohum ayırma hakkını elinden alacak, çokuluslu şirketlerden tohum almaya mahkum kılacaktır.

Ülke genelinde yaklaşık 370.000 Gönüllüsü ile “GDO’ya Hayır” diyen TEMA Vakfı, GDO’lü ürünlerin ülkemize girişini serbest bırakan yönetmeliğin iptali için hukuki ve bilimsel platformda mücadeleye hazırlanmaktadır. Yıllardır hazırlanmakta olan Ulusal Biyogüvenlik Yasası’nın biran önce tamamlanması çağrısında bulunan TEMA Vakfı, Aralık 2009’da toplayacağı GDO ile ilgili Bilim Kurulu’nda oluşturulacak görüş ve çözüm önerilerini kamuoyu ile ayrıca paylaşacaktır.



Saygılarımızla;

Toprağına Sahip Çık !
TEMA Vakfı

Kasım 03, 2009

BİYOGÜVENLİĞİMİZ TEHLİKEDE!..
GDO‘LARIN TİCARETİ SERBEST BIRAKILDI !

3 Kasım 2009, İzmir - GDO'ya Hayır Platformu basın bildirisi

Tarım ve Köyişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan "Gıda ve Yem Amaçlı Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerinin İthalatı, İşlenmesi, İhracatı, Kontrol ve Denetimine Dair Yönetmelik" 26 Ekim 2009 günlü Resmi Gazete‘de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.
GDO‘lar konusunda 10 yıla ulaşan bir zaman dilimi boyunca kamuoyunu aydınlatma çabası içinde olan meslek örgütleri, demokratik kitle örgütleri, tüketici kuruluşları, çevreci kuruluşlar ve bilim insanları olarak bizler, ortaya çıkan yeni ve vahim durum karşısında, bir kez daha görüşlerimizi kamuoyu ile paylaşmayı görev sayıyoruz.
Yeni Yönetmelik ile GDO‘ların ülkeye girişine meşruluk kazandırılmış iken, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı‘nın sanki bu ürünlerin ticareti yasaklanmış gibi bir yanlış kamuoyu algısı yaratma girişimleri, bizlerin yukarıda belirtilen görevini daha da acil bir niteliğe taşımıştır.
Bu çerçevede;
1 - Türkiye‘nin, yıllardır talep ettiğimiz doğru içerikli bir Ulusal Biyogüvenlik Yasa‘sı olmadan, GDO‘ların ticaretinin bir Yönetmelikle düzenlenmesi hukuk, egemenlik ve halk sağlığı açısından bir skandaldır. Çünkü;
•· Yönetmelikler Yasa ve Tüzüklerin uygulanmasını göstermek üzere çıkartılırlar. Ortada bir Biyogüvenlik Yasası yokken, sözü edilen Yönetmeliğin GDO‘larla ilgili hiçbir düzenleme içermeyen Tarım, Gıda ve Yem Yasaları, 4703 sayılı Yasa ve 441 sayılı KHK‘ye dayandırılmaya çalışılması, sürecin hukuksuzluğunu olanca açıklığı ile ortaya koymaktadır.
•· Türkiye‘de yaşayan tüm yurttaşların sağlığını ve haklarını ilgilendiren bir konunun, TBMM‘de, milletin vekilleri tarafından görüşülmesi ve bir Yasa niteliğinde düzenlemeye konu edilmesi gerekirken, Bakanlar Kurulu‘nda imzaya açılan tasarının TBMM‘ye indirilmeyerek konunun Yönetmelik ile düzenlenmesi, millet iradesi ve egemenliğinin ihlalidir. Böylelikle, konunun vahim içeriği, halkın ve parlamentonun dikkatinden kaçırılmaya çalışılmaktadır.
•· GDO‘ların ticaretinin birkaç küçük istisnayla serbest bırakılması, bu alandaki kararların devlet memuru ağırlıklı bir Komite‘ye bırakılması, yine Bakanlık tarafından seçilecek uzmanlar listesinden görüş alınması gibi hükümler, halk sağlığı alanındaki tehlikenin açık görünümleridir. Siyasilerin ve şirketlerin baskısına direnebilecek bağımsız bilim otoriteleri yerine güdümlü organizasyonlar yeğleyen Yönetmelik, bundan da öte, bir Bakan talimatı ile her an değiştirilebilecek konumdadır.
Yukarda sayılan temel yanlışlıklar yanında, bebekler için risk sayılan gıdaların yetişkinler için serbest tüketime konu edilmesi, GDO‘suz gıda maddesi üreten işletmelerin bu yönde etiket kullanmalarının yasaklanması gibi hükümler ve asıl olarak GDO‘lu ürünlerin her türlü ticaretinin meşru zemine çekilmesi, Yönetmeliği kabul edilemez konuma taşımaktadır.
2 - Konunun halkın bilgisine sunulması yolunda ortaya koyduğumuz özverili çabalar, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı‘nı telaşa sürüklemiş olup, Bakanlık web sayfasında yapılan açıklamayla kamuoyu yanlış yönlendirilmeye çalışılmaktadır. Bu alanda da gerçekleri kamuoyu ile paylaşmayı görev biliriz;
•· Bakanlık, bu Yönetmelik ile GDO‘lu tohumların Türkiye‘de kullanımının yasaklandığını ifade etmektedir. Oysa bu yasaklama, on yıla yakın bir süredir, bir Genelgeyle sağlanmaktadır. Bakanlığın hem bu durumdan hiç söz etmemesi hem de hazırlayıp Bakanlar Kurulu‘na sunduğu Ulusal Biyogüvenlik Yasa Tasarısı Taslağı‘nda, Hükümet sözcüsü Sn Cemil ÇİÇEK‘in de ifade ettiği üzere, GDO‘lu tohumların ekimini serbest bırakmaya çalışması, kamuoyunu yanıltma girişimlerinin açık göstergeleridir.
•· Bakanlık, işbu Yönetmeliğe aykırı davrananlara, dayanakta gösterilen yasalar çerçevesinde, izin iptali, para cezası vb. cezaların verilebileceğini belirtmektedir. Bu cezaların çoğu, ilgili yasaların GDO‘lara özel düzenleme içermemeleri nedeniyle, olayın ciddiyetiyle bağdaşır nitelikte değildir. Nitekim, hazırlanıp TBMM‘ye sevk edilmeyen Kanun Tasarısı taslağı, bu alanda açıkça hürriyeti bağlayıcı cezalara hükmetmekte idi.
•· Bakanlık, risk değerlendirmesinin, 11 kişilik bağımsız, bilimsel, teknik komite tarafından yapılacağını belirtmektedir. Oysa Yönetmelik, uzmanlar listesinden Bakanlık tarafından seçilecek Komite‘nin, TAGEM, TÜGEM, KKGM temsilcileri yanında üniversite, TÜBİTAK ve araştırma enstitüleri temsilcilerinden oluşacağını belirtmektedir. Gerek uzmanlar listesinin niteliği, gerekse hem uzmanlar listesinin hem de Komite‘nin Bakanlık tarafından seçilecek olması, bu organizasyonun bağımsız, bilimsel, teknik sıfatlarını daha baştan ortadan kaldırmaktadır.
Sonuç olarak, gen bankası niteliğindeki ülkemizin biyolojik çeşitliliği, tarım potansiyelimiz, halkımızın satın alma gücü ve tüketim alışkanlıkları değerlendirildiğinde, GDO‘lu ürünlere Türkiye‘nin ihtiyacının olmadığı, üstelik bu ürünlerin kullanımının halk sağlığı yanında halkımızın dinsel - kültürel inanç ve alışkanlıklarına da aykırı olduğu ortadadır.
Bizler, bu alanda yıllardır halk yararına çaba gösteren kurum ve kuruluşlar olarak, bir kez daha GDO‘ya Hayır diyoruz. Halkın ve ülkenin yarar ve çıkarları, şirketlerin kar hırsının üzerindedir. Ülkemiz yurttaşlarının büyük çoğunluğunun istemediği genetiği değiştirilmiş ürünlerin, ülkemizi bir genetik yıkıma sürüklememesi için, her türlü meşru mücadelenin sürdürüleceğini ve GDO‘ları yasallaştırmaya çalışanların deşifre edilmeye devam edileceğini belirtiriz.
Kamuoyuna saygı ile duyurulur.

Kasım 02, 2009




















Gerçek gıdaya eşit erişim hakkı, çocuklarımızın en temel hakkıdır!

Kasım 01, 2009

GDO'ya Hayır! Platformu Basın Toplantısı

1 Kasım 2009

BİYOGÜVENLİĞİMİZ TEHLİKEDE!
GDO‘LARIN TİCARETİ SERBEST BIRAKILDI !

Tarım ve Köyişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan "Gıda ve Yem Amaçlı Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerinin İthalatı, İşlenmesi, İhracatı, Kontrol ve Denetimine Dair Yönetmelik" 26 Ekim 2009 günlü Resmi Gazete‘de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.

GDO‘lar konusunda 10 yıla ulaşan bir zaman dilimi boyunca kamuoyunu aydınlatma çabası içinde olan meslek örgütleri, demokratik kitle örgütleri, tüketici kuruluşları, çevreci kuruluşlar ve bilim insanları olarak bizler, ortaya çıkan yeni ve vahim durum karşısında, bir kez daha görüşlerimizi kamuoyu ile paylaşmayı görev sayıyoruz.

Yeni Yönetmelik ile GDO‘ların ülkeye girişine meşruluk kazandırılmış iken, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı‘nın sanki bu ürünlerin ticareti yasaklanmış gibi bir yanlış kamuoyu algısı yaratma girişimleri, bizlerin yukarıda belirtilen görevini daha da acil bir niteliğe taşımıştır.

Bu çerçevede;

1 - Türkiye‘nin, yıllardır talep ettiğimiz doğru içerikli bir Ulusal Biyogüvenlik Yasa‘sı olmadan, GDO‘ların ticaretinin bir Yönetmelikle düzenlenmesi hukuk, egemenlik ve halk sağlığı açısından bir skandaldır. Çünkü;

•· Yönetmelikler Yasa ve Tüzüklerin uygulanmasını göstermek üzere çıkartılırlar. Ortada bir Biyogüvenlik Yasası yokken, sözü edilen Yönetmeliğin GDO‘larla ilgili hiçbir düzenleme içermeyen Tarım, Gıda ve Yem Yasaları, 4703 sayılı Yasa ve 441 sayılı KHK‘ye dayandırılmaya çalışılması, sürecin hukuksuzluğunu olanca açıklığı ile ortaya koymaktadır.

•· Türkiye‘de yaşayan tüm yurttaşların sağlığını ve haklarını ilgilendiren bir konunun, TBMM‘de, milletin vekilleri tarafından görüşülmesi ve bir Yasa niteliğinde düzenlemeye konu edilmesi gerekirken, Bakanlar Kurulu‘nda imzaya açılan tasarının TBMM‘ye indirilmeyerek konunun Yönetmelik ile düzenlenmesi, millet iradesi ve egemenliğinin ihlalidir. Böylelikle, konunun vahim içeriği, halkın ve parlamentonun dikkatinden kaçırılmaya çalışılmaktadır.

•· GDO‘ların ticaretinin birkaç küçük istisnayla serbest bırakılması, bu alandaki kararların devlet memuru ağırlıklı bir Komite‘ye bırakılması, yine Bakanlık tarafından seçilecek uzmanlar listesinden görüş alınması gibi hükümler, halk sağlığı alanındaki tehlikenin açık görünümleridir. Siyasilerin ve şirketlerin baskısına direnebilecek bağımsız bilim otoriteleri yerine güdümlü organizasyonlar yeğleyen Yönetmelik, bundan da öte, bir Bakan talimatı ile her an değiştirilebilecek konumdadır.

Yukarda sayılan temel yanlışlıklar yanında, bebekler için risk sayılan gıdaların yetişkinler için serbest tüketime konu edilmesi, GDO‘suz gıda maddesi üreten işletmelerin bu yönde etiket kullanmalarının yasaklanması gibi hükümler ve asıl olarak GDO‘lu ürünlerin her türlü ticaretinin meşru zemine çekilmesi, Yönetmeliği kabul edilemez konuma taşımaktadır.

2 - Konunun halkın bilgisine sunulması yolunda ortaya koyduğumuz özverili çabalar, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı‘nı telaşa sürüklemiş olup, Bakanlık web sayfasında yapılan açıklamayla kamuoyu yanlış yönlendirilmeye çalışılmaktadır. Bu alanda da gerçekleri kamuoyu ile paylaşmayı görev biliriz;

•· Bakanlık, bu Yönetmelik ile GDO‘lu tohumların Türkiye‘de kullanımının yasaklandığını ifade etmektedir. Oysa bu yasaklama, on yıla yakın bir süredir, bir Genelgeyle sağlanmaktadır. Bakanlığın hem bu durumdan hiç söz etmemesi hem de hazırlayıp Bakanlar Kurulu‘na sunduğu Ulusal Biyogüvenlik Yasa Tasarısı Taslağı‘nda, Hükümet sözcüsü Sn Cemil ÇİÇEK‘in de ifade ettiği üzere, GDO‘lu tohumların ekimini serbest bırakmaya çalışması, kamuoyunu yanıltma girişimlerinin açık göstergeleridir.

•· Bakanlık, işbu Yönetmeliğe aykırı davrananlara, dayanakta gösterilen yasalar çerçevesinde, izin iptali, para cezası vb. cezaların verilebileceğini belirtmektedir. Bu cezaların çoğu, ilgili yasaların GDO‘lara özel düzenleme içermemeleri nedeniyle, olayın ciddiyetiyle bağdaşır nitelikte değildir. Nitekim, hazırlanıp TBMM‘ye sevk edilmeyen Kanun Tasarısı taslağı, bu alanda açıkça hürriyeti bağlayıcı cezalara hükmetmekte idi.

•· Bakanlık, risk değerlendirmesinin, 11 kişilik bağımsız, bilimsel, teknik komite tarafından yapılacağını belirtmektedir. Oysa Yönetmelik, uzmanlar listesinden Bakanlık tarafından seçilecek Komite‘nin, TAGEM, TÜGEM, KKGM temsilcileri yanında üniversite, TÜBİTAK ve araştırma enstitüleri temsilcilerinden oluşacağını belirtmektedir. Gerek uzmanlar listesinin niteliği, gerekse hem uzmanlar listesinin hem de Komite‘nin Bakanlık tarafından seçilecek olması, bu organizasyonun bağımsız, bilimsel, teknik sıfatlarını daha baştan ortadan kaldırmaktadır.

Sonuç olarak, gen bankası niteliğindeki ülkemizin biyolojik çeşitliliği, tarım potansiyelimiz, halkımızın satın alma gücü ve tüketim alışkanlıkları değerlendirildiğinde, GDO‘lu ürünlere Türkiye‘nin ihtiyacının olmadığı, üstelik bu ürünlerin kullanımının halk sağlığı yanında halkımızın dinsel - kültürel inanç ve alışkanlıklarına da aykırı olduğu ortadadır.

Bizler, bu alanda yıllardır halk yararına çaba gösteren kurum ve kuruluşlar olarak, bir kez daha GDO‘ya Hayır diyoruz. Halkın ve ülkenin yarar ve çıkarları, şirketlerin kar hırsının üzerindedir. Ülkemiz yurttaşlarının büyük çoğunluğunun istemediği genetiği değiştirilmiş ürünlerin, ülkemizi bir genetik yıkıma sürüklememesi için, her türlü meşru mücadelenin sürdürüleceğini ve GDO‘ları yasallaştırmaya çalışanların deşifre edilmeye devam edileceğini belirtiriz.

Kamuoyuna saygı ile duyurulur.

GDO‘YA HAYIR PLATFORMU



GDO‘YA HAYIR PLATFORMU BİLEŞENLERİ:
TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası -TMMOB Çevre Mühendisleri Odası-TMMOB Peyzaj Mimarları Odası -TMMOB Mimarlar Odası-TMMOB Gıda Mühendisleri Odası Marmara Bölge Şubesi -TMMOB Gıda Mühendisleri Odası Ege Bölge Şubesi -Türk Tabibler Birliği -Tüketici Dernekleri Federasyonu (TÜDEF)-Tüketici Örgütleri Federasyonu (TÖF)-Tüketiciyi Koruma Derneği (TÜKODER)-Tüketici Hakları Derneği -Tüketici Bilincini Geliştirme Derneği-Çiftçi-SEN-Ekoloji Kollektifi -DOĞADER -EKODER -KESK Tarım Orkam-Sen - Nilüfer Yerel Gündem 21 -Gemlik Yaşam Atölyesi Derneği-İçanadolu Çevre Platformu (İÇAÇEP) -Marmara Çevre Platformu (MARÇEP)-Ege Çevre Platformu (EGEÇEP) -Sürdürülebilir Yaşam Kolektifi-Gürsel Tonbul Çiftlik İşletmeleri -İmece Evi İmece Ekoköyü Dogal Yasam ve Ekolojik Çözümler Derneği -Imece Ekoköyü Kooperatif Girişimi - -Eskişehir Çevre Koruma ve Geliştirme Derneği-Muratpaşa Dostları Derneği - Konyaaltı Dostları Derneği -Kibele Ekolojik Yaşam Kooperatifi- PDA Pembe Domates Ağı -Akçaeniş Köyü Çevre Kültür Kalkınma ve Dayanışma Derneği-Kirazlı Ekolojik Yaşam Derneği -Bornova Sivil Toplum Platformu (BORPLAT)-Greenpeace Türkiye -Sinop Çevre Dostları Derneği -Doğu Akdeniz Çevre Bileşenleri
-Yeni İnsan Yayınevi -Buğday Derneği -Slowfood Yağmur Böreği Birliği-Slowfood Fikir sahibi Damaklar Birliği -Slow Food Gençlik Gida Hareketi-Slow Food Ankara Birliği -Slow Food Kars Birligi -Boğatepe Çevre Yaşam Derneği-Aromaterapi Derneği (AROMADER)

Ekim 27, 2009

GDO’LAR BEBEKLERE YASAK, ANNE BABAYA SERBEST!

Cartegena Biyogüvenlik Protokolü’ne taraf olan ve Meclisinde kabul eden Türkiye, son derece yaşamsal öneme sahip bir konuda gerekli yasal düzenlemeyi yaparak Ulusal Biyogüvenlik Yasası’nı çıkarmak yerine bir yönetmelikle GDO’ların ve ürünlerinin ülkemize girmesini meşru kılmıştır.

26 Ekim 2009 tarih, 27388 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Gıda ve Yem Amaçlı Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerinin İthalatı, İşlenmesi, İhracatı, Kontrol ve Denetimine Dair Yönetmeliğin insan yaşamı ve sağlığı, hayvan sağlığı ve refahı, tüketici çıkarları ve çevrenin en üst düzeyde korunması amacıyla hazırlandığı belirtilmesine karşın, getirilen düzenleme bunları sağlamaktan çok uzaktır.

GDO’ların insan sağlığı üzerine etkileri konusunda bugüne kadar yeterli araştırmalar yapılmamışken, hayvanlar üzerindeki olumsuz etkileri üniversite raporları ile ortaya konurken, biyoçeşitliliği yok edici etkileri pek çok araştırma ile ispatlanmışken yasa yerine bir yönetmelik çıkarılarak bu olumsuzlukların giderilebilmesinin sağlanması mümkün değildir! Bu bağlamda tüketici sağlığını ve çevreyi korumak amacıyla gerekli tedbirleri almak görevi ve söz konusu gıda ve yemi piyasadan geri çekme zorunluluğunun “işletmeciye” bırakılması bu endişemizi haklı çıkarmaktadır!

GDO’lu ürünlerin bebekler için yasak, ancak anne ve babalar için serbest bırakılması toplum sağlığını ciddi tehlikeye atmaktadır. GDO’lar zararlı ve bu nedenle bebeklere yedirilmeyecek ise onu emziren ya da hamileliği esnasında karnında taşıyan annesine neden yedirilmektedir? Şayet GDO’ların hiçbir sağlık riski yok ise bebekler için neden yasaklanmıştır? GDO’ların hayvan denekler üzerinde yapılan denemelerde kan yapısını bozduğu, bağışıklık sistemini çökerttiği, sinir sistemini tahrip ettiği, organlarda küçülme meydana getirdiği ve sonraki nesillerde üreme yeteneğini bitirdiği bilimsel raporlarla kanıtlanmış durumdadır.

GDO’lu ürünlerde antibiyotik direnç geni kullanıldığı ve bunun da insan ve hayvan sağlığı açısından son derece zararlı olduğunu ülkemizde GDO’ya Hayır Platformu olarak yıllardır ifade ederken, biyoteknoloji lobileri ve onların temsilcileri bu ürünlerin hiçbir riski olmadığını söylemektedirler. Söz konusu yönetmelikte bu tür genleri içeren GDO ve ürünlerinin ülkemize sokulması ve piyasaya sunulmasının yasaklanmış olması platformumuzun bir başarısıdır, bu sonuç konuyla ilgili iddialarımızın ne denli doğru olduğunu göstermektedir.

Getirilen düzenlemeyle “GDO’suz ürünlerin etiketinde ürünün GDO’suz olduğuna dair ifadelerin bulunmayacağının” belirtilmesi, düzenlemenin son derece taraflı ve yönetmeliğin kapsamı dışında olan bir uygulamadır. Hatırlanacağı gibi, Amerika’da bir biyoteknoloji şirketi, ürünlerine “GDO bulunmamaktadır” yazan bir firmayı dava ederek kendi satışlarını düşürmekle suçlamış, bu uygulamanın yaygınlaşması için lobi faaliyetleri başlatılmıştır. Bu açıdan çıkarılan yönetmelik, ülkemizde bu uygulamanın doğrudan kabul edilmesi insan, hayvan ve çevre sağlığından çok biyoteknoloji şirketlerinin çıkarlarının kolladığını göstermektedir.

GDO’lu yemlerle beslenen hayvanların ve ürünlerinin de GDO’lu sayılması ve dolayısıyla etiketlenmesine ilişkin hiçbir maddenin yönetmelikte yer almaması da insan sağlığının hiçe sayıldığının en büyük göstergelerinden biridir!

Türkiye’nin hiçbir GDO’ya ve ürününe gereksinimi yoktur! GDO’lar açlığa çare değildir! Biyolojik çeşitlilik üzerine büyük bir tehdittir! GDO’lar tarım ilacı kullanımını artırarak hem toprağı hem de içme sularımızı zehirlemektedir! Ayrıca daha fazla kullanılan bu tarım ilaçlarını insan ve hayvan organizmalarına girmektedir! Çiftçileri dev biyoteknoloji şirketlerine bağımlı kılmaktadır!

GDO’ya Hayır Platformu insan, hayvan ve çevre sağlığını tehdit eden, kapitalist sömürü düzeninin gıda egemenliği üzerine kurgulanmış biçimi olan, sadece birkaç şirketin para kazanması için tüm bir insanlığın ve doğanın gözden çıkarıldığı GDO’lara karşı vereceği mücadelesini bundan sonra sokaklara, evlere, okullara, işyerlerine taşıyarak devam ettirecektir! Mücadelemiz başarıya ulaşıncaya, GDO’ları coğrafyamızdan atıncaya kadar devam edecektir!

GDO’YA HAYIR PLATFORMU

Ekim 26, 2009

Sayın Milletvekilim,

Bugün kara bir gün, zira:

"Tohumluklar dışındaki genetiği değiştirilmiş organizma ve ürünleri ile genetiği değiştirilmiş organizma ve ürünlerini içeren gıda ve yem maddeleri hakkında karar verme, işleme, ithalat, ihracat, izleme, tescil, etiketleme, kontrol ve denetim ile ilgili usul ve esasları kapsayan “Gıda Ve Yem Amaçlı Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar Ve Ürünlerinin İthalatı, İşlenmesi, İhracatı, Kontrol Ve Denetimine Dair Yönetmelik” 26.10.2009 tarih ve 27388 sayılı Resmi Gazete ’de yayımlanarak yürürlüğe girdi."

Bu yönetmelik bizi kollayan bir yönetmelik değil.
Bu yönetmelik ulusötesi şirketlere toprağımızı, tohumumuzu sömürme yolu açan bir kapı.

Biz GDO'lu gıdaların yönetilmesini değil, yasaklanmasını istiyoruz.

Yönetmeliği kaleme alan ve altını imzalayanlara bir çift sözümüz var, lütfen iletin: "Oğul sadıklığın bu muydu? Valla kurda yedirdin beni!"

Defne Koryürek


dedim ve İstanbul'un vekillerine yolladım..

Ekim 09, 2009

Yazımı yazmak üzere makinamın başına oturdum, keyifli bir Türk kahvesi ve çocukluğumdan beri yemeyi çok sevdiğim çikolatalı kreplerin eşliğinde. Sabahın sessizliğinde bile hava çok sıcak. Çikolatayla kaplı sert kabuğu içerisinde son derece kırılgan bu krep.. Babamla alıp eve getirdiğimizde annemin “yemekten sonra” uyarısına rağmen kapının arkasına gizlenip iki tanesini hızla ağzıma atışımın heyecanına, bugün erişkinlerin kahvesi eşlik ediyor. Daha ne isterim! Anilar hep böyle keyifle düşsünler önümüze..

..tam bunları yazarken farkediyorum, bu sefer ki kreplerin kutusu hep aldığım kutudan farklı ve hatta üzerinde bir de “içndekiler” etiketi var. Masamdan kalkıyorum, krepin lezzeti hala damağımda, mutfağa ilerliyorum, kutuyu çeviriyorum ve evet, bir etiket var: bitter çikolata %50 (kakao kütlesi, şeker, kakao, emülgatör (soya lesitini) doğala özdeş vanilin aroması) buğday unu, şeker, hidrojene bitkisel yağ, yumurta sarısı, süt tozu.

Soya lesitini!

Anında ağzımdan tükürmek istiyorum krepi. Tüm arzum çocukluğumun lezzetini yakalamakken GDO’lu olma ihtimali olağanüstü yüksek bir soya lesitini sindirmek hiç ama hiç istemiyorum.

Ben çocukken çikolata kaplı bir krep bu kadar endişe verici değildi. Ama ne ben çocuğum ne de gıda, gerçek gıda artık. Soya lesitini hızlı hayatımızın vazgeçilmezi hazır gıdaların favori içeriği olduğundan beri ise süpermarket raflarından butik pastahanelere gıda adına hiç ama hiç bir şey endişeden muaf değil!

Lesitin ar-ge laboratuarı olan endüstriyel gıda üreticilerinin göz bebeği. Herşeyi kolaylaştırıyor. Örneğin çikolatada: lesitin katmadan çikolatayı işlemek gerçek bir zanaat meselesi. Hani, bir yüzyıl öncesinin itinalı paketlerinde üreticisinin imzası ve garantisini taşıyan ve hediye ettiğiniz dostunuzun saygısını kazanacağınız çikolatalar var ya, onlar gibi ve bugün, belki adını duymuşsunuzdur, Michel Cluizel gibi az sayıdaki çikolata üstatlarının harcı bir üretim, lesitinsiz mümkün. Siz eğer “minimum yatırım maksimum kar”la memleketin ve ulaşabileceğiniz tüm civar coğrafyanın çocuklarına çikolata satmak istiyorsanız, lesitin kullanıyorsunuz. Lesitin aslında yumurta sarısında da var, ama amaç daha az yatırımla daha çok kar olunca, lesitinin adresi de değişiyor ve soya fasülyesi oluyor.

Çocukluğumdan bu yana neler değişti görebilmek için krepten öteye, soya fasülyesine bakmakta yarar var, o halde.

Hızlı hayat!

Aslında mükemmel bir protein ve aminoasit kaynağı olan ve Çinliler’in 5,000 yıldır yetiştirdiği, hem gıda hem de tıbbi manada yararlandığı, Asya’nın değerli fasülyesi soya, bugün, Batılılar tarafından bir bakliyattan ziyade bir yem ve yağ bitkisi olarak tanımlanıyor. Mısır gibi soya da “mükemmel” bir bitki ve 300’e yakın kullanım alanı mevcut. Süt ve et muadili olarak değerlendirilebilmesi bebek mamalarından krem peynire pek çok ürüne katılmasına olanak verirken, aynı zamanda mükemmel bir hayvan yemi sayılmasına da sebep.

Çağımızın ticaret kavrayışını en iyi özetleyen “az yatırımla çok kazanç” cümlesine soyanın nasıl da yakışacağını görebiliyorsunuz, değil mi? Aynen.

Tek bir ürünle 300 kalemde ticaret!

İştah açıcı!

Dolayısıyla sineğin bile yağını sıkıp paraya çevirecek günümüz teknolojisi soya fasülyesinin maksimum verim sağlayan “model”ini yaratmaz mı? Yaratmış elbette: bu yüksek teknoloji ürünü hayli karlı soya tohumu 1995 yılından bu yana Monsanto’nun tekelinde. 2006 rakamlarına göre, A.B.D.’de üretilen soyanın %89’u, dünyada üretilen soyanın da %60’ı bu model, yani “RR soya” fasülyesi.

Neden yabancı üretim rakamlarını veriyorsun, demeyin, Ziraat Mühendisleri Odası (ZMO) Başkanı Gökhan Günaydın’ın verdiği rakamlara bakarsak “yalnızca 2003 yılında Türkiye 1.8 milyon ton mısır 800 bin ton soya ithal etmiştir. Mısırın % 81‘i soyanın ise % 88‘i ABD ve Arjantin‘den gelmiştir; neredeyse tamamı GDOlu‘dur. Türkiye‘nin gümrüklerinde GDO‘lu ürün ayrımı yapabilecek laboratuar altyapısı da yoktur.” Yani A.B.D.’nin bu teknolojinin, bu tohumun ve bugünkü tüketim alışkanlıklarımızın anavatanı olmasının ötesinde, bugün İstanbul’da yediğim çikolatalı krepin içerisindeki soya lesitininin de üreticisi olma ihtimali pek yüksek.

O halde dikkat kesilin ve literatürde RR soya diye geçen, yani RoundUp zirai ilacına mukavemetli ve dünyada belki de en çok tüketilen soya ne demek onu dinleyin benden:

“Makinalaşıyorum, trik trak..”

Bir tarlanız var ve ekim yapacaksınız. Önce tarlayı kabartır, biraz nefes almasını sağladıktan sonra ekeceğiniz tohumlarınızı seçer ve usulünce döşersiniz. Sularsınız. Bir zaman sonra bir karışı bulan ürününüzün arasında bakımınızdan cesaret alan doğa fışkırır: çiçekler ve otlar. Bunları ayıklamanız gerekir. Ayıklarsınız ki o besleyici toprağın tüm bereketini sizin ürününüz emsin ve mahsülünüz bol olsun. Girersiniz tarlaya ve elde çapa... Evet. Aynen böyle. İnsanlığın binlerce yıldır yaptığı usulde.

Ama eğer ürününüz soya fasülyesi gibi tüm sektörlerin iştahını kabartan bir ürünse ve üretimini asla mevsime, sulamaya ya da yabani otlara bırakamayacağınız kadar yüklü bir ticari baskı varsa ve modernleşme ve maliyeti düşürme adına insan gücünü (yani çapayı), makinaya (yani traktöre çevirmişseniz), hatta artık tarlanız da beş kişinin kotaracağı bir boyutu aşmış ve hektarlarca alana yayılmışsanız –A.B.D.’de öyle— o zaman zirai mücadeleniz de değişecektir.

Peki hektarlarca alan yabanı otlara karşı hem de makinalarla ilaçlandığında, kendisi de aslında bir ot olan ürününüz nasıl olacak da yok olmadan büyümeye devam edecek?

Monsanto 1995 yılında “Round Up Ready” adı altında “Round Up” herbasitine mukavemeti olan RR soya fasülyesini geliştirip, patentleyip ardından da piyasaya sunduğunda verdiği söz aynen buydu: “RR tohumu kullanın, istediğiniz zirai mücadeleyi de bizim ilacımızla üstelik bir kişinin kullanabileceği basitlikte makinalar vasıtasıyla yapın, mahsulünüz maksimum, harcamanız minimum olsun!”

Tercümeye gerek var mı bilmiyorum ama, şu manaya geliyor, önerileri: 300’e yakın kullanım alanı olan ve 5,000 yıldır insanlığın hizmetinde bir soya fasülyesi, artık, üzerine sıkılan bitki yok edici kimyasala bile mukavemet gösterebilen bir DNA’ya sahip!

Monsanto’nun tekeline aldığı bu üretime cephe alıp, söz konusu tohuma canavar tohum demek, hatta canavar bir tohumu tüketmenin bizi canavarlaştıracağını söylemek –her ne kadar makul görünse de-- yeterince itibar görmeyebilir. Hatta çizgi roman tiplemesi Hulk’a referansla alay edenler bile çıkacaktır karşımıza. Ancak unutmamak gerek ki, çok değil, hepi topu 40-45 yıl önce emziren annelerin sütünde DDT olduğunu bilmiyorduk ve bebeklerimizin yanında fosur fosur sigara içmeye ilişkin en ufak bir endişe de hissetmezdik. Oysa biz kadınları herşeyden önce sağduyumuz korur ve ben bir anne olarak kızıma “biyolojik kuzeni bir başka otu yok eden” kimyasallara karşı dimdik ayakta duran bir ürünü yedirmek konusunda muazzam endişe hissediyorum. Ama sadece bir kadın değil, zeki bir kadın olarak ayaklarımızın yere daha sağlam basması taraftarıyım. Dolayısıyla bilimsel verilere bir göz atalım..

Ne yiyorsak o’yuz!

İnsanlar üzerindeki deneyler kısa zaman dilimlerinde yapılamıyor, dolayısıyla GDO’lu ürünlerin insanlar üzerindeki etkisine ilişkin kesinleşmiş sonuçlar yok. Ancak ilaç ve kozmetik sektörünün usulünü takip ederek hayvanlar üzerinde yapılan deneyleri değerlendirmeye almamız gerekmekte. Elimde Rus Bilimler Akademisi mensubu Dr. Irina Ermakova’nın Rus Ulusal Genetic Güvenlik Birliği’ne 2005 yılında yaptığı bir sunum var. Bu sunuma göre, Dr. Ermakova’nın deneylerine konu olan ve GDO’lu soya fasülyesiyle beslenen farelerin doğurduğu yavruların %56’sı doğumdan 3 hafta sonra ölmüşler. Bu oran raporda normal soya ile beslenen farelerde gözlenen oranın 6, normal gıda ile beslenen fare yavrularında gözlenen oranın ise neredeyse 10 katı! Endişelenmemek mümkün değil.

Bir diğer endişeye de GDO’ya Hayır! Platformu’nun son basın toplantısında Türk Tabibler Birliği temsilcisi Prof. Dr. Kenan Demirkol işaret etti. Tümüyle teknik bir sebepten dolayı GDO’lu ürünlerin DNA’sına bir “antibiyotiğe mukavemet” geni eklemek gerektiğini anlatan Demirkol, GDO’lu ürün tüketen nesillerin de bu sebeple antibiyotik mukavemeti geliştireceğini ve sıradan gripden ağır zatürreye pek çok hastalık karşısında çaresiz kalacağımızı vurguluyor.

Azımsanmayacak bir başka endişe de alerjiler. Diyelim ki fıstığa karşı alerjiniz var. Fıstıktan alınan bir genetik kod varsayalım ki patatese işlendi. Daha çok verim, daha az yatırım ve daha çok kazanç uğruna... Patatesi yediğinizde, elbette vücudunuz fıstık yemişcesine alerjik reaksiyon verecektir. Ve bildiğiniz üzere bazılarının alerjik reaksiyonları makul üç hapşırık değil en yakın hastahanenin acil koridorlarında neticelenen ve sonuçları ölümcül olabilecek ciddi komplikasyonlar şeklinde gerçekleşiyor. Olmaz demeyin. Pioneer Hi-Bred International adlı tohum firması soya fasülyesinin protein içeriğini arttırmak amacıyla Brezilya fıstığının geniniden bir kodu soyanınkine işlemiş bile!

Huzursuz edici bir hikaye de geçen ay yayınlanan haberlerde vardı: Rusya Sağlık Bakanlığı’na bağlı bilim adamlarının H1N1 adıyla da bilinen domuz gribi ile GDO’lu patates arasında önemli bir ilişki keşfettikleri ve bu durumu Başbakan Putin’e gizli bir dosyada ilettikleri iddia edildi.

“Doğru değildir,” diyebilir miyiz? Hyır.

Yalanlayan oldu mu? Hayır.

Ne yiyorsak o’yuz diyor ve sağlıklı yetişsinler diye çocuklarımızı beslemeye maksimum itina gösteriyorsak... bize satılan gıdaya, bugün tabağımızda bize sunulan herşeye endişeyle bakmak, yediğimizi son lokmasına kadar sorgulamak zorundayız demektir..

“Türk’ün ölümü GDO’dan olsun!” mu?

Biyogüvenlik hususunda pek çok açığı olan ülkemiz endüstriyel gıda üreticisi çokuluslu şirketlerin ve dolayısıyla da Monsanto gibi gen avcısı tohum simsarlarının hedefinde. Tarıma fevkalade müsait topraklarımız, dışa bağımlı ekonomimiz ve “az yatırımla maksimum kazanç” kavramına heyecan duyan yapımızla, malesef, tehlikelere gözümüzü kapatmaya pek hazır duruyoruz.

GDO’ya muhalif grupların başında gelen ZMO’nun Başkanı Günaydın, “Bugün dünyada genetiğiyle oynanmış pek çok ürün bulunuyor. Bunlardan bazıları mısır patates domates pirinç soya buğday kabak balkabağı ayçiçeği yer fıstığı bazı balık türleri kolza kasava ve papaya olarak sıralanabilir. Ayrıca muz ahududu çilek kiraz ananas biber kavun karpuz ve kanola üzerindeki çalışmalar da devam ediyor.” diye uyarıyor bizi ve ben de diyorum ki, böylesi vahşi bir ortamda siz siz olun ve kadınsı sağduyunuza güvenin. Çocuklarımız ne uluslararası anlaşmalara yem edilebilirler ne de yüzlerini dahi görmediğimiz bürokratların aceleye getirdiği bir biyogüvenlik yasasına teslim edilmelidirler.

Bugün GDO’lu ürünler benim çikolatalı kreplerim misali çocukluğumuz kılığında da geliyor önümüze, çocuğumuza yedireceğimiz mama formunda da... Ülkemizde var olduğu söylenen 700’ün üzerinde GDO’lu ürün içeren gıdadan çocuklarımızı koruyabilmenin yolu, önce “en mükemmel gıda: ana sütü”nün üreticisi kendimizi korumaktan geçiyor. Aldığınız her ürünün etiketini okuyun. Her içeriği sorgulayın. Endüstriyel, hazır, paketlenmiş gıdalardan uzak durun. Organik ürün tercih edin. Sertifikasyon sisitemi mükemmel olmasa da, bu ürünler diğerlerinden pahalı görünse de gözünüze, düşünün ki gerçek gıdayı tanımlamanın henüz başka bir yolu yok. Gerçek gıda tüketin. Gerçek gıda tüketmemek çok daha pahalı, unutmayın. Çocuğunuza ne yedirdiğinizi ve neden diğerini yedirmediğinizi anlatın. Anlatın ki, o da kendini koruyabilsin.

Ve unutmayın: bugünün dünyası kazanç odaklı! Cebinizdeki o binbir güçlükle kazandığınız paranın alım gücüne son kuruşuna kadar güvenin. Onu gerçek gıdaya yatırın. Düşünün ki raflardaki onca yapay ürün, onca niteliği düşük gıda siz satın almadığınızda karlılığını yitirecek. Düşünün ki, gıdaymış gibi yapan onlarca kavanoz, kutu ve şişe siz satın almadığınızda üretenlerine birer zarar olarak geri dönecek. Ve hayal edin, bir gün, eğer, çokuluslu şirketler fark ederlerse ki tüketici gerçek gıdaya yöneliyor, kimbilir, belki üretimlerini gözden bile geçirirler.

Kimbilir.

-Defne KORYÜREK

Ağustos 2009'da Elle Bistro'da yayınlandı..

Ekim 06, 2009











resmi tık'layın..

Ekim 02, 2009

Az bilgi, cehaletten daha kötü dediğim zaman herkes hakaret ettiğimi düşünüp, alınıp bozuluyor ancak, bakın, okuyun ve siz söyleyin: az bilgi, cehaletten daha kötü değilse, nedir?
-DK

"Çevreyi korumak isteyenlerin mitin öngördüğünün tam tersine organik yiyeceklerden uzak durması, genetik gıda üretimini desteklemesi gerek. Organik ürünlerin yetiştirilmesi sırasında, organik olmayanlara göre atmosfere çok daha fazla karbon salınıyor. Öte yandan çevre bilinci olanlaran genetik gıdalara da karşı çıkmaması gerekiyor. Genetiğiyle oynayarak ürünlerin atmosfere daha az karbon salması sağlanabiliyor. Genetiğiyle olnanmış pirinçle örneğin, yılda 50 milyon ton daha az karbon salınabilir atmosfere."

"The total mitigating potential of organic sustainable food systems is 29.5 percent of global ghg emissions and 16.5 percent of energy use, the largest components coming from carbon sequestration and reduced transport from relocalising food systems."

Eylül 29, 2009

Operation Hey Mackey! - Whole Foods, Oakland from Jamie LeJeune on Vimeo.



konu ile ilgili okumalar:
The Whole Foods Alternative to ObamaCare
Michael Pollan says the health care reform will fail unless we change the way we eat
Unions Join Whole Foods Boycott Fray
In Defense of Michael Pollan and a Civil, More Nuanced Food Debate

Eylül 25, 2009


Gdo'dan ari, üretimi de paylaşımı da "iyi, temiz ve adil" olan gıdaları; bu gıdaları kabul ettiğimiz bereketli mutfaklarımız ve masalarımızda eski, yeni tüm dostlarımızı kucakladığımız nice nice bayramlara...

Eylül 19, 2009

"We will be the generation that reunites mankind with the earth."

Eylül 15, 2009

Sevgili dostlarım,

GDO ihtimalinden uzak 30 gün orucumuz yarın sona eriyor.

Fikir Sahibi Damaklar google grubu yazışanları, Slow Food TR/Fikir Sahibi Damakalar konviviyumu üyeleri ve eminim siz, bu sayfaların takipcisi okur, elbette yediklerimize dikkat ediyor, her lokmamızı özenle seçiyoruz zaten.

Ancak bu 30 günlük oruç bize gösterdi ki undan, çikolataya, etten tavuğa, balığa, baklavadan, biraya, çocuk mamalarından raflar dolusu içeceğe hemen her endüstriyel üretim gıdada ve pek çok zanaat usulü olmasına güvendiğimiz lezzette GDO tehditi mevcut!

Malesef ülkemizin yasaları bu tehditten bizi korumaya hazırlıklı değil, henüz.

Bugün çocuklarımız reklam filmlerinin, reklamlara aracılık eden populer karakterlerin, yemek yazarıymış gibi yapan köşe sahiplerinin ve daha pek çok şeyin tarif ettiği bir etki alanındalar. Geçen gün, toplantıda, anlatıyorlardı: Tire'li canım karadut üreticisi bir kadının oğluna kahvaltı etmesi için nasıl Nesquik rüşvet verdiğini...

Oysa 30 günlük tecrübemiz, bize, "yerli" endüstriyel üreticinin "tüketici reaksiyonuna" kulağını tıkamadığını da gösterdi. Biz istersek değiştirebileceğimizi bu gidişi, hissettik.

Ülkemizin yasaları, evet, hazırlıklı değil bizi GDO'dan korumaya, ama çocuklarımızı korumak kimseye bırakılacak şey de değil zaten, bunu hatırladık.

Tükettiğimiz gıdayı sorgulamak önemli.
Sorguladığınız üreticinin verdiği cevapla yetinmemek, önemli.
Verilen cevabı tekrar tekrar sormak ve aklımıza yatana kadar sorgulamaya devam etmek çok, çok önemli.

Biz, tüm bunun yapılabileceğini tecrübe ettik, sizler de edin diye yazdık, ekledik bu blog'un sayfalarına.

İşimiz henüz bitmedi.

Sorgulamaya devam ediyor ve hatta Tübitak labaratuarlarının sağladığı imkanları araştırıyor ve tüketici dernekleriyle işbirliği imkanları konuşuyoruz. Bu 30 gün bize ilham verdi, yol gösterdi. Endişelerimizde ne kadar haklı olduğumuzu idrak ettirirken, bu 30 gün, ayrıca geleceğin sadece ve sadece bizim elimizde olduğunu da hatırlattı.

Çocuklarımız gerçek gıdayı hak ediyorlar.
Biz bu gıdaya sahip çıkmaya kararlıyız.
Bu 30 gün niyetimizi sizinle paylaşmamıza, fikrimizi yaymamıza vesile oldu.

Dolayısıyla her oruç gibi bu oruç da bir bayramla taçlandırılmayı hak ediyor diyor ve çağırıyoruz:

Çarşamba ve/ve ya Perşembe gecesi ailenize bir masa kurun ve seçtiğiniz her ürünü niyesi ile tarif edin, fotoğraflayın. GDO'dan uzak, ihtimalinden bile ırak beslediğiniz yakınlarınızla beraber gülümseyin kameraya ve bize yollayın. Yerel/yöresel ürünlere ağırlık vereceğinize güveniyorum ancak endüstriyel bir ürünü de bu masaya koymak isterseniz, iyice emin olun "doğru" ürün olduğundan.

Hadi, gösterin bir tüketici olarak değerinizi!
Hadi, gösterin bir anne olarak özeninizi!
Hadi, erkekler, gösterin alın terinizin karşılığı parayı gerçekten hak eden gıda hangisi?
Hadi dostlarım, GDO'dan ırak, gerçek gıda ile beslenmenin tercihimiz olduğunu hep birlikte gösterelim, gerçek gıdayı paylaşalım, bir bayramı böyle beraber kutlayalım.

Gerçek gıdaya sahip çıkma yolunda kat edeceğimiz daha çok yolumuz var, ama önce sofralarınızı açın bize ve gösterin: "biz gerçek gıda tüketiyoruz!" deyin.

Hadi!

- Defne KORYÜREK
Bir yemekçiyi bir diğer yemekçiden; anneyi, anneymiş gibi yapandan ayıran turnusol niyetine: limonata!

Eylül 12, 2009

"Daha nitelikli ürünü daha az tüketerek yaşayabilirsin. Bir kilo elma yemek zorunda değilsin. İhtiyacın günde yarım elmadır. Elma, armut, ayva gibi yumuşak çekirdekli meyvelerden birinin yarısı, bir gün boyunca yeterlidir. Dünya, aslında tüm dünya nüfusunu ekolojik organik olarak doyuracak potansiyele sahip. Ama açgözlülüğü doyuramaz."

Eylül 07, 2009

GDO ihtimalinden uzak beslenme orucumuzda 4. haftaya giriyoruz..








Slow Food Türkiye, iki günlük toplantısını tamamladı! Yasal bir dernek çatısı olmaksızın son toplantımızdı.. Bir sonraki toplantımız ilk genel kurulumuz olsun dileği ve kararı ile ayrıldık.

Eylül 05, 2009

Slow Food Türkiye, toplantıların arasındaki o tek gecede, Yeşim'in gül şerbetinin, Sibel'in süt likörünün ve Gürsel'in şaraplarının eşliğinde Mehmet'in getirdiği tarla tazesi domates, kavun, inciri ve Antalya'dan gelen manda yoğurdunu, Şemsa'nın patlıcanlı pilavını, Ayfer'in kısırını ve daha genç bir başka Mehmet'in ekmeğini yedi, bol bol sohbet etti.

Eylül 02, 2009














"The winner of ICPPC's 'Best Anti GMO Poster' competition launched in
Poland www.gmo.icppc.pl; The author: Grupa Artystyczna Zawleczka
www.zawleczka.com.pl"

Eylül 01, 2009

Orucumuzun üçüncü haftasındayız!

Ağustos 31, 2009

Sevgili dostlar,

insanlık son derece dar ve karanlık bir döneminden geçiyor.

"Zenginlik" öyle bir kavram haline geldi ki, karşısında ne "aşk" durabiliyor, ne de "vicdan." Kimseye hiçbirşeyin yetmediği bu dünyada "yeterli" kelimesi de değerini yitirdi.

Son beş yüzyıldır giderek daha da hakim olan medeniyet, "ben" diyen ve "benim" olsun uğruna önüne çıkan her engeli "savaş" ve elbette "ölüm"leri göze alacak kadar "açgözlü" bir medeniyet. Biliyoruz. Biliyorsunuz.

Baharat ve zenginlik peşinde Amerika'yi keşfeden, şeker tarlalarında çalıştırmak üzere Afrika'dan köle ticaretine girişen, buradan yarattığı ekonomiyle sanayii devrimini gerçekleştiren, ekonomisini düzeltmek için Batı Afrika elmas ocaklarına göz diken ve bu uğurda kabile savaşlarını kendi kazanımları uğruna ateşleyen, atom çekirdeğini parçalamaya vakıf bir bilimi atom bombası kadar kalleş bir teknolojiye çeviren, bizim topraklarımızda ve hemen burnumuzun dibindeki coğrafyada petrol uğruna gene aynı ağır bilançoyu yaratan... hep aynı medeniyet. Ülkesi yok. Vatandaşı yok. Ancak, tanıyorsunuz.

Ve malesef, son beşyüzyıldır, biz, insanoğlu, bu medeniyete karşı farklı bir usul, farklı bir kavrayış geliştiremedik.

Dedigim gibi, "zenginlik" öyle bir sıfat ki, karşısında ne "can" durabiliyor, ne de "vicdan." Kimseye hiçbirşeyin yetmediği bir dünyada "yeterli" kelimesinin de bir manası yok, artık.

Herkes her daim daha iyisini, daha yenisini, daha başkasını istiyor. İstiyor ve tüketiyor.

Modalar, trendler, stil ikonlari her mevsim yeni bir ayakkabı, yeni kesim bir ceket ve bir ceket daha ve farklı yaka bir gömlek ve bir tane daha ve bir tane daha.. almaya teşvik ediyorlar bizi ve biz “bile bile lades,” kapılıveriyoruz bu rüzgara ve evet, ihtiyacımızın çok ötesinde tüketiyoruz. Cep telefonu elimizde bir yıldan fazla durmuyor, yenileyiveriyoruz. Arabamız üç yıllık olduğunda, utanıyoruz. Yenisini alma arzusu bizi içten içe yemeye başlıyor. Tüketmeye doyamıyoruz.

Gıdada farklı mı?

Kaptırdık, kendimizi, artik gıdayı da kılık kıyafet alırken girdigimize benzer mağazalardan alıyoruz: süpermarketler!

Raf raf, koridor ardına koridor, dopdolu ve geç saatlere kadar açık bu mağazalara bir ekmek için girip iki kek, bir cips, biraz cola, az biraz da barsak düzenleyici yoğurt alıp çıkmak işten değil! Diyorum ya, "yeterli" kelimesinin manası kalmadı. Tüketimimiz ihtiyaç ve yeterlilik üzerinden işlemiyor artık. Market raflarındaki bir koridor, ardından bir koridor daha devam eden bereket, ne kadar yapay bir bereket, size anlatmayacağım. Annelerimizin mutfağında hiç görmediğimiz mısır şekeri ve soya lesitini ne kadar çok market ürününde mevcut, size anlatmayacağım. Ama üzerinde "ucuz" yazan tshirt'un neden ucuz olduğunu sorgulamayı bıraktığımızdan bu yana ekmek de “su, tuz ve un”dan oluşmuyor artık! Ve, örneğin, bugün Istanbul'da üretilen 12 milyon ekmeğin 2 milyona yakın bir kısmı, çöpe atılıyor! Aç mıyız? Tok mu, yoksa? Çözmek mümkün mü?

Bu karanlık çağda, "ben!" diyen bir medeniyetin karşısında, "üretici" ve "tüketici" olarak aynı yerde olduğumuzu idrak etmemiz gerekiyor. "Ben!" diyen bu medeniyet "biz”den geçiniyor ve şekerden bu yana belki de ilk kez "gıda" “biz”i sömürmenin en bereketli yolu.

Lafı çok uzatmak istemiyorum, neticede aranızda olamadım bu toplantıda ve sözlerim yazılı olarak ulaşacak sizlere. Ancak altını çizmek istiyorum: ucuz bir tshirt'un arkasındaki her türlü teknoloji, her türlü ticari manipülasyon ve tüm göz yaşı, marketlerin raflarını süsleyen gıda için de geçerli. Alternatifini yaratmakta tembel davrandığımız medeniyetin öldürücü mükemmeliyeti de burada saklı: ister araba yedek parçası, ister petrol kuyusu ve ister denizlerdeki somon balığı... aynı usul ve uslup içerisinde “garantili” kazandırıyor. Satılacak mala uygun mağazayı planlıyor bu medeniyetin üyeleri ve o malı anımsatan ürünlerle doldurup kapılarını biz aç tüketiciye açıveriyorlar.

Gülmeyin, o kadar basit mi, diye.

Anneannemin dikiş makinası hala çalışıyor, kayınvaldemin elektirikli süpürgesi de. Ama benim her yıl yeni bir süpürge almam gerekiyor ve ütüm sürekli bozuluyor! Sizce benim süpürgemle, kayınvaldemin süpürgesi aynı mı? Aralarindaki 30 yıl yaş farkına rağmen, calışmayan benimki olduğunda, ben biliyorum. Benim süpürgem "mış gibi yapan" bir süpürge.

Sadece süpürgede mi, geçerli bu durum? Hayır! Elbette, hayır!

Peki kayınpederimin Tekel bahçesinde içtiği bira ile dün gece kocama ikram için sordukları bira, aynı bira mı? Arpa, su ve şerbetçiotundan oluşan biranın etiketine son zamanlarda hiç baktınız mı? Ya annemin burnunda hala kokusu kalmış francala ekmeği ile bugun fırınlarda üretilen ekmek, aynı mı? Domates, biber, patlican… Mevsim dışı yediğimiz her lezzet, çocukluğumuzda ancak mevsiminde yiyebildiğimiz lezzetlerle bir mi?

Artık gerçek olanı almıyoruz dostlarım, "mış gibi yapan"ın satıldığı mağazalardan alış veriş yapalı beri, gerçek olanı almıyoruz.

Ama bolca tüketiyoruz.

Ve dünya "mış gibi" olanı üreterek, "sürekli bir tüketim"e endekslenmiş koşuyor. Nereye? Nereye kadar..?

Zenginlik tuhaf bir sıfat, artık. Yoksulluksa can acıtacak kadar önemsiz.

Bir sezonda alabileceğiniz tshirt gene de sayılı. Süpürge, ütü, buzdolabı, telefon ve araba.. keza. Haliyle en çok da gıdada "mış gibi" yapan, kazandırıyor. Her gün onlarca "mış gibi" yapan gıda satın alıyoruz. Aç mıyız, tok mu, karışık! Zenginlik mi bu, yoksa alabildiğine yoksullaşıyor muyuz, irdeleyen yok.

Günde kac kutu kola içiyorsunuz?
Kac ciklet çiğniyorsunuz?
Kaç parca kurabiye yediniz o paketten?
Kaç bardak süt içiyor oğlunuz?
Bir ayda kaç kez tavuk yiyorsunuz?
Çikolatayı %80 kakao seçerek daha iyisini yediğinizi sandınız, di mi?
Dondurma sever misiniz?
Peki ya balik? Levrek var mesela. Denizden geleni 45 lira. Çiflik de var ama. 20'ye. Sağlıklı, di mi? Balık ne de olsa...

Sevgili dostlarım,

bir kez daha af diliyorum, sizlerden. Sağlık meselesi olunca akan sular da durur ve ben çok istediğim halde çocukluğumun Karaburun'una bir de bu yaşımın gözüyle bakabilmeyi; sizlerle "tek yönlü" bir bildiriyi değil "çok yönlü" bir diyaloğun keyfini paylaşabilmeyi.. ancak, bu kez olmadı. Satırlarımı size nakleden dostumu yormadan, sizleri gerçek bir sunumla değil de yollanmış bir metinle bezdirmeden daha da.. özetlemek istiyorum: market raflarından aldığınız her ürünü okuyun. İçeriğinde mısır ya da soya olan herşeyden, endüstriyel kolaycılığa kaçan her üretimden uzak durun. Günün en moda tshirt'ünün ucuz oluşunun arkasında genetiği değiştirilmiş pamuğa köle edilmiş Hint köylüsü olabilir. Çiğnediğiniz cikletin içinde genetiği değiştirilmiş mısıra köle edilmiş Amerikan çifçisi olabilir. Yediğiniz levrek balıkçılığı perişan eden, denizlerimizin dengesini bozan bir çiflikten geliyor olabilir. Bu balıkçı, yarın, siz olabilirsiniz. Biliyorsunuz.

Bugün üretici de aynı kefede, tüketici de. “Benim!” diyen bu medeniyet, “biz”lerin üzerinden kazanıyor. Elele verme, aradan "benim!" diyeni kaldırma zamanı. Yapabilecek miyiz? Yapabilir miyiz? Göreceğiz.

Kanaatimce insan türünün devamı üretim ile tüketimin/üretici ile tüketicinin dengesinden geçiyor. Göreceğiz.

Her ne kadar aranızda olsaydım anlatmak ve konuşmak istediklerime ucundan bile dokunamadıysam da son bir sözüm var: Zanaatinize tutunun. Toprağınıza sarılın. Tohumunuzu kollayın. Gerçek olanı satın alın. "Yeterli" kelimesini ve "ihtiyaç"i hergün düşünün, değerlendirin. "Açgözlülük" korkutsun bizleri. "Zenginlik"i sahiden de başka yerlerde arayalım. Denizlerimizde, örneğin. Bitki çeşitliliğimizde. Kültürel berekette.

Sağlıcakla kalın..
- Defne KORYÜREK
15 Ağustos 2009 Karaburun Festivali'ne sunum

Ağustos 24, 2009

GDO ihtimalinden uzak beslenme orucumuzda ikinci haftamızdayız.

Katılımcılarımızın en çok talep ettikleri destek "gdo içeren gıdalar" listesi oldu. Böyle bir liste tertip etmeyi GDO'lu tarıma yasal olarak evet dememiş, biyogüvenlik kanununu henüz çıkartmamış bir Türkiye'de ne pratik, ne de etik manada doğru bulmadığımı söylemeliyim. Basit bir google araması herhangi bir gıdada GDO'lu içerik olma ihtimaline dair size yeterli endişe ya da huzur sağlayacaktır ancak, bu, orucun iki ana amacını göz ardı etmek olur:

- biz GDO ihtimalinden uzak beslenme gayretindeyken, çevremizin de bizim endişelerimize muhattap olmasını sağlayarak, aslen, toplumsal idraka katkıda bulunmak ve gıdaya dair gerçekçi bir tüketici bilinci geliştirmek istiyoruz

- üreticiye "tüketici hattı," medya ve satın alımlarımız vasıtasıyla GDO kullanılmasını istemediğimiz bilgisini ulaştırmamız ve üretim biçimine yön vermemiz mümkün

Orucumuzun her iki amacı da gıdanın geleceğine sahip çıkmak anlamına geliyor. GDO'suz bir gelecek arzumuza dayanıyor.

Dolayısıyla, bu hafta orucumuza başlarken, bu iki amaca birden hizmet edecek, çeştlendirmenin mümkün olduğu bir de önerim var. Diliyorum orucumuza katılan herkes ilham verici bulsun: lütfen, bu sabahtan itibaren hepimiz tavuk üreticilerini arayalım ve yemlerinin içeriğini, menşeyini ve bu yemlerin GDO'lu olup olmadığına dair bir belge sunup sunamayacaklarını soralım. Tüketici hattı olan iki önemli tavuk üreticimiz Banvit ve Şeker Piliç'in bilgilerine ulaşmak kolay oldu. Bulduğunuz başka link'leri de lütfen yorum kısmına ekleyin ve sorun, bu üreticilere: tavuklar neyle besleniyorlar?

Ben araştırmam sırasında gördüm ki "GDO içeren yemlerin etlik piliçlere yönelik herhangi bir zararlı etkisinin bulunmadığı"nı söyleyebilen akademisyenlerin desteğini sitelerine taşıyan üreticiler varken, başka diyarlarda tavuğa GDO'lu yem yedirdi diye cezalandırılan da var. Dolayısıyla top bizde. Tekrar etmek istiyorum, tüketici hakkı, sınırlarını üreticinin çizdiği bir oyun alanı değildir. Gıdamıza sahip çıkmak için en değerli iletişim yolumuz bu tüketici hatlarıdır. Arayın, aratın lütfen.

Ancak, unutmayalım diliyorum: derdimiz üzüm yemek! Bağcıyı dövmekten hiç bir çıkarımız olamaz. Dolayısıyla şimdi sorun, şimdi sorgulayın ki üreticimiz üretimini biz tüketicinin tercihlerine göre düzenleyebilsin yarın. GDO kullanmasın, kullanmadığını belgelesin.

Gıdanın geleceğine birlikte sahip çıkalım.
-Defne KORYÜREK

Ağustos 16, 2009

Harikulade bir siteden esinlendik, GDO ihtimalinde uzak bir ay geçirmeye davet ediyoruz sizi!

Türkiye'de neyin içinde GDO'lu ürün var, söylemek çok zor. Ama, bal gibi biliyoruz ki, en "benimdir" dediğimiz mısırdan bile üretilse mısır şurubu, üretiminde kullanılan organizmalardan dolayı GDO'lu oluyor ve Coca Cola benzeri içeceklerden baklavaya kadar pek çok kılıkta karşımıza çıkıyor. Benzer şekilde soya lesitinine karşı da endişelerimiz var. Soya lesitini genelinde kötü sayılmadığı ve endüstriyel üretimde muazzam bir kolaylaştırıcı olduğu halde, ülkemize giriş yolunu bilemeyeceğimiz ve "GDO'lu soya yetiştiren bir ülke aracılığı ile ithal" bir soyadan da üretilebilen; zaten (örneğin:) ithal edilmiş bir kuvertür sayesinde çocuğumuzun yaşgünü pastasına çikolata kreması kılığında da eklenebilen... asla takip edemediğimiz bir ürün olması münasebetiyle, endişemiz pek sahici, pek yerinde.

Bakın bakalım, içinde nbş (nişasta bazlı şeker,) mısır şurubu, glikoz şurubu ya da soya lesitini olan bir şeyleri yemeden, içmeden 30 gün geçirebilecek misiniz? Bakın bakalım, yediklerinizin arkasını okurken daha başka neler bulacaksınız içerik listelerinde. Bakın bakalım ne olduğunu anlamadığınız içerikleri sorguladığınızda ne cevaplar alacaksınız "tüketici memnuniyeti temsilcileri"nden.

Bakın, deneyin. 30 gün, dile kolay, GDO ihtimalinden uzak beslenmek mümkün mü, henüz GDO'lu tarıma yasal olarak "evet" bile dememiş memleketimizde, deneyin.

Adınızı ve niyetinizi yorum olarak ekleyin lütfen, tecrübelerinizi de..

Ağustos 13, 2009

Her ne kadar gazeteler ve dergilerdeki trend guruları terk edilen, artık sahibi tarafından yeni post'larla doldurulmayan blog'lara bakıp "next!" diye heyecan çığlıkları atıyorlar ve her nedense işleyen blog'ların dilimize, usulümüze etkisine dair düşünmek yerine yeni nesil iletişim araçlarına da tüketilecek "gladyatör ayakkabı" formatında bakıyorlarsa da; ne blog'lar, ne facebook, ne friendfeed ve ne de twitter bir yere gitmiyor! Doğru yeri bulan masa, nasıl yıllar boyu sizinle kalır ve siz o masada yemek yedikçe, dostlarınızı ağırladıkça ve elbette, kavgalarınızı ettikçe nasıl o masa biraz daha size benzerse.. doğru nedenlerle kullanılan iletişim araçları da öyle yer ediyorlar hayatımızda, kanaatimizce. Örneğin bu blog. İlk post'umuz 2005 yılında yayınlanmış. Yazarları değişerek devam ediyor, fikri, derdi aynı kalır, ama pekala da gelişirken. Fikir Sahibi Damaklar olarak facebook'u hiç kullanmadık, ama Slow Food Gıda Gençlik Hareketi'nin sayfasına baktığımızda üniversite öğrencilerinin elinde bu sayfanın sahiden de uzun ömürlü olacağını görebiliyoruz. Trend gurularının son gözdesi twitter'a gelince.. bu sayfanın takipçilerinin hızla twitter'a alışmaları ve bizi SlowFood_FSD üzerinden takip etmelerini öneriyoruz. Bir trend olarak değil, aksine, bir gereklilik olarak. Zira okuduğumuz her türlü yeni makaleyi bu sayfalara taşımamız kabil değil! Her yeni etkinliği size bu blog'un sayfalarından anons etmemiz ya da her seferinde spam'e düşebilecek toplu e-postalar yollamamız da makul değil. Ama twitter, size bizim yeni öğrendiğimiz herşeyi taşıyan bir telgraf teli. Seyredeceğimiz bir filmi anons eden, bir toplantıyı hatırlatan, bir etkinliği duyuran... ama en önemlisi, ilk söylediğimizdi: okuduğumuz herhangi yeni makaleyi, size de işaret eden bir telgraf teli.. Twitter'da önümüzden geçen makalelerden birinde facebook kimi tanıdığınıza dairdir, twitter ise ne bildiğinize, diyordu.

Bağlanın!

-FSD
Bir önceki hafta Efes Pilsen'in 444 3337 numaralı tüketici danışma hattını aradım ve karşıma çıkan müşteri temsilcisine sordum: "biranızın içinde glikoz şurubu var, acaba bu glikoz şurubu neden yapılıyor?" diye. Vardı, yoktu, mısır mıdır, değil midir diye uzun süren bir mücadeleden sonra müşteri temsilcisinin biranın içinde ne olduğunu bilmediğini anlayıp, sormaktan vazgeçen taraf ben oldum. Sorumu yazılı sorarak daha net bir cevap alırım belki dedim. Meğer Efes Pilsen tüketici sorularına yazılı cevap vermiyormuş! Her ne kadar bu durumu daha da güven sarsıcı bulduysam da, öğrendim ve telefonu kapattım.

Bunu üzerine geçen hafta 174 Alo Gıda hattını aradım ve Efes Pilsen'in içeriğindeki glikoz şurubunun ne kullanılarak imal edildiğini bilmek istediğimi bildirdim. Son derece mahrem olduğuna inandığım vatandaşlık numarama kadar istediler (sonucu okumak için siteye girişte, şifre niyetine kullanıyormuşum.)

Aşağıda çabalarımın karşılığını göreceksiniz!








Boşluk!

Olsun. Biz tekrar tekrar bilgi talep edeceğiz. Siz de edin. Sorun. Verilen cevapla yetinmeyin. Araştırın. Güç bela kazandığınız her kuruşu sizden söküp almaya çalışan bu tüketmeye odaklı bu sistemin içerisinde, hak etmeyene tek kuruş kaptırmayın.

Hak kimseye verilmez, hatırlatırım. Alınır. Hem de söke söke. Tüketici hakkı da üreticinin sunduğu bir hizmet değil, tüketicinin talep ettiği bir haktır.

Unutmayın.
-Defne KORYÜREK

Ağustos 10, 2009

"I am appalled by how easily human beings allow themselves to be deluded by their corporate masters."

Ağustos 08, 2009

Memleketimizin hatırı sayılır gazetelerinden Radikal'in Cumartesi eki sormuş: yaz bitmeden ne yiyelim, ne içelim? Bamya, koruk ekşisi, şerbetler, portakal kabuğu doldurulmuş zeytin, domates ve tüm güneşte olgunlaşmış lezzetleri sıralayan damakların arasından memleketin hatırı sayılır yemek blog'u yazarı Devletşah "Cappy!" demiş, bir diğer hatırı geçer yemek yazarı Deniz Alphan da "Uludağ!"

Ne diyeyim? Afiyet olsun!

Limon, şeker ve sudan ibaret bir lezzeti bile endüstriyel arayanların dünyasında atalık tohumların peşinde koşmanın yalnızlığına hoşgeldiniz..
-Defne KORYÜREK
"Green Cuisine: The five tastiest politically-correct restaurants in town."

İstanbul'da bu kategorinin altına listeleyebileceğimiz lokantalar var mı? Böyle bir kategori bu şehrin tasası mı? Tüketici ne kadar bilinçli tüketiyor?

Katkılarınızı bekliyoruz.

Temmuz 31, 2009

"Çok çalışmam gerek anne, çoook!"

Genetically Modified Food – Panacea or Poison
As the global demand for food increases and modern technological breakthroughs give scientists the tools they need to create stronger, healthier crops, the predominance of genetically modified foods has sparked growing concern as to the potentially hazardous effects of playing with Mother Nature's perfection. As millions of health-conscious citizens around the world weigh the benefits of genetically modified foods against the blight of famine, the prospect of unwillingly taking part in a mass experiment in global nutrition has sparked outrage and anger. Now, viewers who wish to challenge the status quo can take in all the facts and make up their own minds about the manipulation of DNA and how it pertains to the foods they put into their bodies on a daily basis. (Jason Buchanan, All Movie Guide)

Kuyuya atılan taşı kim çıkartır?

"Organik gıdaların daha besleyici ya da sağlıklı olduğu ile ilgili genel kanının yanlış olduğu tespit edildi." diyen gazete haberini okumuşsunuzdur, eminim. O halde tavsiye ederim, "..looking at foods as if their nutrient content is all that matters - not production methods, not effects on the environment, and not even taste." diyen Marion Nestle'nin yazısını da okuyun. Çünkü, malesef, gazete bu haberi takip etmeyecek. Bir taş atacak kuyuya.. o kadar. Üstelik toprağımızın, tohumumuzun bereketini idrak etmemiz gereken bir zamanda. GDO'ların kıskacından çifçimizi korumamız mümkünken, toprağa saygılı tarım konuşma şansımız hala mevcutken ve modern derebeylerine "hayır" deme imkanımız varken...

Ama herşeyin de tam tamına "uçurum kenarı"ndayken, biz.

Yani, süpermarketlerimizde 700 kadar ürün zaten GDO içerirken, yani çocuklarımızın içtiği her bir yudum cola, gazoz, şeker bayramında dostlarımıza ikram edeceğimiz baklava, dün gece akşam serinliğinde içtiğiniz bira mısır şurubu içerirken, yani çifçimiz zaten hibrid tohum üzerinden köleleştirilmekteyken, yani Adana'daki hanımağalar GDO'lu tarımı tercih eder ve derebeyleriyle içli dışlı gezilere katılırken ve yazıları takip edilen kalemler cehalet içindeyken..

Gazete, hayır, bu haberi takip etmeyecek... Organik gıdalar daha besleyici değil, diyecek ve geçip gidecek.

Çok çalışmam gerek anne, çoook!
-Defne KORYÜREK

Temmuz 30, 2009

"Çok çalışmam gerek anne, çoook!"

Poison on the Platter
“The Right to Choose Safe Food’ is a fundamental right of consumers in a democracy. However, the onslaught of GM crops has been robbing the people of their right to choose.” This is the theme based on which Mahesh Bhatt (Filmmaker and Presenter of Poison on the Platter) and Ajay Kanchan (Director) have put together the film ‘Poison on the Platter’ - portraying the introduction of Genetically Modified (GM) crops in India as the end of choice . The film is aimed at raising awareness and to enlighten the people about the introduction of GM crops in the Indian market and the irreversible adverse impacts on human health. (myagic.wordpress.com)

"Çok çalışmam gerek anne, çoook!"

Life Running Out Of Control
In the mid 1980s, scientists unlocked the genetic keys to manipulating our world. Suddenly everything seemed possible! There would be no more hunger or malnutrition; diseases would be vanquished and poverty wiped out. But twenty years on the situation looks very different. From the loss of biodiversity to health scares about GM food, the effects of genetic technology are prompting more and more debate. Our documentary this week is an intelligent look at both sides of the issue. Made for ARTE. (topdocumentaryfilms.com)

"Çok çalışmam gerek anne, çoook!"

Patent For A Pig: The Big Business of Genetics
Documentary concerning the controversy surrounding the experimental science of genetic modification by biotechnology corporations and the food industry. (underdogcinema.com)

"Çok çalışmam gerek anne, çoook!"

The Future of Food
Gıdanın Geleceği, geçtiğimiz on yilda ABD marketlerinde rafları sessizce istila eden etiketsiz, tescilli, genetik yapısı ile oynanarak elde edilmiş gıdaların ardındaki rahatsız edici gerçeklere derinlemesine bir bakış… ABD, Kanada ve Meksika’da çekilen film, çokuluslu büyük şirketlerin dünya gıda sektörü üzerindeki hakimiyetiyle, gıda pazarını etkileyen siyasi güçlerin girift ilişkisi ile tüketmeye manipüle edildiğimiz gıdaları masaya yatırıyor. Film ayrıca büyük ölçekli endüstriyel tarıma alternatif ve yaşanan gıda krizine çözüm olarak organik ve sürdürülebilir tarımı da inceliyor. (anticopyrighttr.wordpress.com)

Temmuz 23, 2009

Temmuz 22, 2009

Kadının tohumu yok!

Tohum varlık sebebimiz.Sadece tüm canlıların üremesi için değil,aynı zamanda tüm canlıların beslenerek hayatta kalma savaşını sürdürebilmesi için de su ve hava kadar elzem. Bir önceki yazımda elma ve Havva'dan bahsetmiştim. Prof. Yaşar Nuri Öztürk Bey'e göre Kuran'da Havva'dan ''Ademin eşi'' diye bahsediliyor. Bu yazımda kadının varoluş serüvenini birlikte sorgulayacağız. Klasik bir söylemle ''Kadının adı var mı?''

Evet var! Eğer üretiyorsa ve ürüyorsa var! Avcı toplumlarda erkek ev halkının karnını doyuran, hayatta kalmalarını sağlayandı. Yerleşik düzene geçildiğinde tarımla beraber kadın, tohumu eken, üreten ve saklayan konumuna yükseldi, güç dengesi kadının lehine gelişmeye başlamıştı. Günümüzde ekonomik bağımsızlığı olmayan, edilgen ve mutsuz milyonlarca evli kadın boşanamıyor çünkü eve ekmek getiren kendisi değil, kocası. Kadın da en büyük ve en etkin silahını kullanıyor ve doğuruyor. Bırakın kırsalı, şehirlerde bile kısır kadına aşağılayıcı bakış açısı ve uygulamalar ne yazık ki hala devam etmekte. Eve ekmek getiremiyorsan doğurmalısın!

Pershephone, annesi tarım tanrıçası Demeter'in yanına döndüğü zaman yeryüzüne bereket bolluk ve neşe gelir. Kışın babası tanrı Hades'e her gidişinde toprak buz gibi kısır bir ölüm sessizliğine bürünüverir, ıssızlaşır. İnsanoğlu yiyecek bulamaz. Zayıflar ve açlık yüzünden ölümle burun buruna gelir her kış. Kim ki bereket döneminde bol bol yemiş, yağlanmıştır, zayıf kalmış, iyi beslenmemiş ve yağ depolayamamışlara oranla kışı çıkarma şansı daha yüksektir. Ana tanrıça Kibele'nin heykellerin hiç dikkat ettiniz mi? Şu an Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesinde bulunan Çatalhöyüklü Kibele nasılda şişman ve doğurgan bir vücuda, sınırsız güce sahiptir. Şişmandır çünkü anatanrıça olarak idoldür ve insanoğlu hep en mükemmel olduğuna inandığı anatanrıçasına benzemek ister. Doğurgan ve bereketli. Anaerkil toplumlarda kadının üstünlüğü vardır. Çok değil yedi sekiz bin yıl sonrasında, yine aynı müzede bulunan Frig dönemi Kibelesine bir bakalım. İlk bakışta tanıyamazsınız bile! İki erkek flütçü refakatinde sıska, kuru mu kuru bir tanrıçadır artık. İronik bir biçimde elinde benim yeşil elma diye adlandırdığım yuvarlak bir obje tutar. Sanırım ataerkil döneme geçişin bedelini biz kadınlar hala o ağır kibrit kutusundan diyetlerle ödemekteyiz! Kibele ise kolu kanadı kırık, sınırlandırılmış gücü ile binlerce yıl ötesinden zorlama bir gülümseme ile gözlerimizin içine bakarak sorar. Bana ne yaptınız, neden kısırlaştırdınız beni???

Koskoca tanrıça bunca sefil halde ise peki diğer kadınlara ne oldu dersiniz? Onlar doğurganlıklarının verdiği üstünlükle de bu güne kadar gelmeyi başarmışlardı. Tabi bir de binlerce yıldır tüm şefkatleri ve bilgelikleriyle sarıp sarmaladıkları, koruyup geliştirdikleri envai çeşit tohumları ile varlıklarını kabul ettirebilmişlerdi. Nasıl bir tohum toprağa kavuştuğu ilk günden itibaren hayata tutunabilmek adına kendini mükemmelleştirmek için tüm doğa koşullarını DNA'sına kaydetti ise, onunla an be an cebelleşen kadın da, binlerce yıllık bu serüvende tüm tarım bilgilerini hafızasına kazımıştır. Yıllarca en iyilerini, tek tek, tohumluk olarak ayırmış, farklı coğrafi koşullarda farklı saklama yöntemleri geliştirmiş, her defasında da daha iyisini daha lezzetlisini yaratmıştır. Bununla da yetinmeyip, mutfağa girmiş ve ailesi için en lezzetli, sağlıklı ve besleyici tatları keşfetmiştir.

''Ne yersek oyuz” diyoruz. Şu an kim isek aslında bizi biz yapan işte o binlerce yıldır kadının tohuma verdiği emektir aslında. Türk kadınını ele alırsak saçı uzun aklı kısa bile dendi ama iş tohuma gelince herkes el pençe divan durdu önünde. Tohum herşeydi,güçtü.Kırsalda kadının söz söyleme hakkı vardı 2006'ya kadar. 2011'de ise bu binlerce yıllık emeğinin karşılığı olan, kadının egemenlik hakkı tohum, hoyratça sökülüp elinden alınacak. Tüm yaşamını tohumu geliştirmek, üretmek, saklamak ve nihayetinde de pişirerek canımıza can katmak üzerine kurmuş olan kadın, artık aynı kadın olamayacak.Boynu iyice bükülecek. Monsanto başta olmak üzere çok uluslu tohum şirketleri yoğun lobi faliyetleri sonucunda ne yazık ki ülkemizde de tohum yasalarını lehlerine işleyecek şekilde çıkartmayı başardılar! Artık tohum patentlenecek. Yani köydeki Hafize Ananın evladiyelik pembe domates tohumlarının içine bir gen aktarılacak ve bu binlerce yıldır anadan kıza geçen ve geliştirilen miras birden bire tek bir şirketin MALI olacak!Üstüne üstlük, bir de tohumların hepsi kısırlaştırılacak. Hafize Anamızın domatesinden çıkan tohum seneye domates vermeyecek. Oldu da Hafize Ana binlerce yıldır yaptığı gibi bu kısır tohumları saklar veya eşe dosta vermeye kalkışır ise hapislerde çürüyecek. Olur a, satmaya kalksa bu katır tohumları, zavallı kadıncağızı asacaklar nerdeyse! Tabi bu arada kadife çiçeği, ısırgan, arapsabunu gibi doğal, çevreye saygılı ve ucuz yollardan yaptığı böcek savaşını da terk etmek zorunda kalacak çünkü bu yeni ölüm tohumları sadece belli firmalarca üretilen ve tamamen yeraltı sularını zehirlemek üzere dizayn edilmiş hissi uyandıran belli ilaçlara tepki verecekler. Gen aktarımı yapılırken sadece şirket tekellerine kar getirecek şekilde dizayn edilecekler aynı şirketler tarafından finanse edilen labratuvarlarda! Yani tekeline aldığı tohumu dilediği fiyata ve istediği miktarda satan şirket, ne tesadüftür ki, Hafize Anaya böcek ilacını da satacak! Al gülüm ver gülüm!( Sahi güllere de el attılar mı? Balık kokan gül mesela ya da çilek, ne farkeder?) Bana hepsi çok itici geliyor. Sizce genetik mühendislerinin daha ciddi ve birkaç şirket adına değil de tüm insanlık adına faydalı işler yapmaları gerekmiyor mu? İnsülün veya alerji yapmayan aşıları geliştirmek gibi. İyi bilim ve kötü bilim arasındaki çizgi, Hafize Anamızın başına geleceklerle birebir ilintili. Zaten yıllardır, saçı uzun aklı kısa diye haksızca yaftalanan kadının elindeki tek gücü, tohum egemenliğini kaybettiği anda, toplumun saygısını da bir anda yitiriverecek. Sözü artık hiç dinlenmeyecek. Kısır tohum ve kısır kadının yazgıları hep aynı trajedi ile sonlanacak... Kadın Çiftçiler yarışmasının ödülü kilitlenmiş GDO'lu tohumlarmış efendim, yerel gazete gururla yazmış! Şaka gibi... Yarışma finansörleri sizce kim? Çiftçi üretendir. Kısır tohumla nasıl üreten olabilir ki! Olsa olsa kendi toprağında köle olur...

Hani onbin sene önce tohum herşeydi, şimdi değişen ne? Saf ipek te giyseniz, uyduruk bir penye de, çıplaklığınızı her şekilde örtebilirsiniz. İncir yaprağından, nefes alabilen, antibakteriyel gümüş katkılı ipliklere... Sonuç sadece bir çul, sizi sıcak yada serin tutan. Ama mide öyle mi? Kaç gün aç kalınabilir? Bizde bir söz vardır; Allah açlıkla terbiye etmesin insanı diye... Gerçekten de en kötü ''düşmedir''. Kadın Çiftçiler yarışmasının ödülü kilitlenmiş GDO'lu tohumlar! Şaka gibi... Yarışma finansörleri sizce kim?Çiftçi üretendir.Kısır tohumla nasıl üreten olabilir ki!Olsa olsa kendi toprağında köle olur..

Gıda aslında oldukça siyasi ve ahlaki bir konu. Ülke politikalarını yönlendirecek en güçlü etkenlerden biri. Petrol için milyonlarca insanı göz kırpmadan öldürenler, açlığı bahane edip tarım alanında iktidar ve çıkar savaşları esnasında neler yapmazlar ki paraya aç bu doymak bilmeyen zihniyetler. Önce insanları çeşitli manevra ve spekülasyonlarla fakirleştir. Sonra tohumu ele geçir, tekelleştir. Dilediğin ülkeye, dilediğin kadar ve fiyattan, canın isterse tohum sat! Temel gıda maddelerinin fiyatlarını spekülasyonlarla arttır, üçüncü dünya ülkelerini fakirliğe ve açlığa mahkum et ve sonrada bu iğrenç söylem üzerinden açlığa çare olacağız yalanı ile bizim gibi veya tam gelişmiş ülkelerde dahi kendini yutturmaya çalış. Kurdun bile bazı etik değerleri vardı masalda ama bu büyüklere masallar! Sizce yutar mıyız bu masalları? O kadar aç mıyız? Hafize Ana yıllarca bizi sevgiyle şefkatle hiçbir çıkar gözetmeksizin doyurdu, yemedi yedirdi. Sizce elin oğlu tohumu patentleyip, tekel olduğu anda ne yapacak? Elimizdeki avucumuzdaki son evladiyelik tohumları da bonkörce saçıp yitirdiğimiz gün, Hafize Ananın da başının bir daha hiç kalkmamacasına eğildiği gündür.

Dedim ya Allah kimseyi açlıkla terbiye etmesin! Aklımızı başımıza toplama vakti geldi de geçiyor. Gözün midesi yok ki doysun derdi rahmetli büyükannem. Bunların gözleri nasıl doyar, bizim Hafize Anamızın binlerce yıllık alınteri ve onuru, göz bebeği tohumlardan ellerini sonsuza dek nasıl çekerler henüz tam bilemiyorum.

Ama anaları ağlatmanın cezasının çok büyük olduğunu biliyorum. Onlar zaten anamızı ağlatmak için pusuda bekliyorlar. Bari biz tohuma ve analarımıza sahip çıkalım.

PDA olarak sırf evladiyelik tohum sakladığımız için tüm pembe domates ve ülkesini seven dostlara karşılıksız dağıtmamız nedeni ile bu yeni yasalarla her an yasadışı örgüt konumuna düşebiliriz. Trajikomik değil mi? Kendi toprağında kölelik. Daha fazlası için blogum PEMBE SÜRGÜN'e bir göz atabilirsiniz.

http://yesim-pembedomatesistanbulpda.blogspot.com/2009/06/siz-hala-annenizin-tohumluklarindan-mi.html

PDA'nın belkemiği rahmetli Hafize Baliç iyi ki bu günleri görmedi ve dilerim tatlı torunları keyifle büyükannelerinin pembiş tohumlarını özgürce ekip, tohumlarını gelecek seneler için saklayabilirler. Biz Hafize Anamızın tohumlarını her türlü terminatör teknolojiden koruyarak tek tek sayıp paketleyip Türkiye'nin her yerine dağıtmaya devam edeceğiz. Ya siz? Siz de bir düşünün bakalım neler yapabilirsiniz?

Hafize Anacım söz seni ağlatmayacağız!
-Yeşim GÜRİŞ
Temmuz 2009

Temmuz 21, 2009

"Çok çalışmam gerek anne, çoook!"

We Feed The World
We Feed The World is a film about food and globalisation, fishermen and farmers, long-distance lorry drivers and high-powered corporate executives, the flow of goods and cash flow–a film about scarcity amid plenty. With its unforgettable images, the film provides insight into the production of our food and answers the question what world hunger has to do with us. (www.we-feed-the-world.at)

Temmuz 16, 2009

Basın Toplantısı

Çocuklarımıza Sağlıklı Bir Gelecek İçin

GENETİĞİ DEĞİŞTİRİLMİŞ ÜRÜNLERE HAYIR!




Türkiye’ye 1998 yılından bu yana, her yıl, milyonlarca ton genetiği değiştirilmiş mısır, soya ve pamuk giriyor. Bunların işlenmesiyle oluşturulan 700’den fazla gıda maddesi, tüketici sofrasına ulaşıyor. Bebeklerimiz, çocuklarımız, yetişkinler; kısacası tüm toplum, kaçınılmaz bir biçimde genetiği değiştirilmiş hammaddelerden üretilen gıda ürünlerini tüketme durumunda bırakılıyor.

Kimi çevreler bu kirli ticaretten büyük rantlar elde ederken, şimdi sıra genetiği değiştirilmiş tohumları ülkemiz topraklarına ekmeye geldi.

Genetiği Değiştirilmiş Organizma (GDO) içeren ürünlerin ekimine, ithaline ve tüketilmesine düzenleme getirme iddiası taşıyan Ulusal Biyogüvenlik Kanun Tasarısı Taslağı Başbakanlığa sunulmuştur.

GDO’lu gıdaları tüketen insanlar üzerinde herhangi bir inceleme yapılmamasına karşın biyoteknoloji lobisi bu gıdaların hiçbir riski olmadığını beyan etmektedir. Oysa GDO’lu gıdalarla beslenen hayvanların uğradıkları hasarları bilimsel raporlarla açıklıyoruz.


GDO'ya Hayır Platformu Birleşenleri


TARİH : 16 Temmuz 2009, Perşembe
SAAT : 11.30
YER : Makina Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi
Katip Mustafa Çelebi Mahallesi, İpek Sokak, No:13
Beyoğlu/İSTANBUL
TELEFON : 0 532 4344203

Temmuz 01, 2009

Merhaba herkese,

Şimdi yazmaya nereden başlasam, neyi önce söylesem neyi sonra, neyi dahil etsem neyi etmesem, her şey zihnimde uçuşuyor açıkçası.

Yemek yiyerek, aslında yaşamım için fizyolojik ve psikolojik olarak bu kadar elzem bir harekette bulunarak attığım küçük çakılın yarattığı koca dalgalar beni şaşırtıyor, hayrete düşürüyor, belki korkutuyor, endişelendiriyor.

Baştan başlayalım istiyorum. Bir düşünün bakalım, ağzınıza attığınız lokmalar gününüzde, günden geriye kalan izlenimlerinizde ne kadar yer tutuyor? Ağzımıza sürekli bir şeyler atıyoruz aslında, elimizden çaylar kahveler eksik olmuyor, sıkıntıya kapılıp sakız çiğniyoruz,
kimimiz sigarayla oyalanıyor, sınav dönemleri çikolataya kaptırabiliyoruz, bir yere ziyarete gitsek önümüzden tatlılar börekler eksik olmuyor, en basitinden bir dükkana girsek çay ikram ediliyor, hasta oluyoruz elimiz, aklımız tavuk çorbasına, nane-limona, ıhlamura gidiyor hemen. Arkadaşlarımızla hep yenilen, atıştırılan, bir şeyler içilen ortamlarda bir araya geliyoruz, simitçiydi, börekçiydi, kebapçıydı, bardı, kafeydi... Anne, ev deyince mutfak, yemek hemen ardından üşüşüyor zihnimize, anneler, nineler böreklerle, pilavlarla, dolmalarla hatırlanıyor. Tuhaf değil mi geceleri yatarken geçen günü şöyle bir düşündüğümüzde ağzımıza attığımız, belki tıktığımız ya da tadını çıkardığımız belki de yiyemeyip içimizde kalan lokmaların, tatların, kimi zaman "yiyeceğimsilerin" aklımıza pek az gelişi?

Neden günümüzü planlarken, örneğin, yemeklerimizi de planlamayız? Neden yemek "nasıl olsa" bulunacak, mideyi bastıracak bir şey olup çıkar? Cumartesi planları yaparken kaçımız mutfakta, pazarda, fırının başında vakit geçirmeyi düşünür?

Mutfak hep bir iş alanıdır. Hem de para falan kazandırmaz. Tam tersine hem vakitten hem paranızdan kaybedersiniz. Önce alışveriş için markette, bakkalda, pazarda vakit "kaybedersiniz". Sonra bir de eve gel bu trafikte, o malzemeleri yıka, yerleştir. Gitti mi bir yarım saat daha? Hadi şimdi bir de pişir işin yoksa! Hem ne belli pişirdiğimin yenebilir olacağı? Ya yanarsa? Ya tadı kötü olursa? Ya beni doyurmazsa? Öff kim kesecek, ayıklayacak bunca sebzeyi, eti, bakliyatı? Haydi dur tencerenin başında karıştır da karıştır!!! Öff afakanlar bastı bak yine! Her şeyi hallettim, yemek de lezzetli oldu, ama şimdi kim yıkayacak bunca bulaşığı?! Yok artık, ben şimdi gidip pizzacının numarasını buluyorum, telefonumu ediyorum, ah işte yarım saatcik geçiveriyor pizza kapımda. On beş dakika sonra da midemde, ooh
bulaşık da yok!

Yok tabii bulaşık mulaşık! Bu da bir şey mi, vakit kaybı da yok, bütçe kaybını da vakit kazancı telafi ediyor. Eee, ne demiş atalarımız (Hakikaten onlar mı demiş? Kim etmiş bu lafı?) "vakit nakittir". Öğrenciyiz, bizim durumumuzda vakit okunan sayfalar, saatlerce yazılan ödevler, çizilen projeler, sabahın köründe gidilip bir sodexho bedeline çalıştığımız stajlardır. Vakit gün gelip de edineceğimiz diploma için bir "yatırımdır". Mezun olmalı, çalışmalı, nakit
bulmalı... Yemek de neymiş?

Ya neymiş ki yemek? Her gün bırak üç öğünü, aralarda boğazımdan geçen onca lokma, yudum neymiş ki? Mutfak, o karanlık, kırık dökük laboratuvarımsı... Uzak durmalı oradan. Buzdolabıysa kolaları, biraları soğuk tutmaya yarar. Ocakta çay yapılır.

Ne yaptım ki mutfaktan tasarruf ettiğim zamanla? Kendime vakit ayırmadım. Bu stres dolu günümün içinde zevk verecek üç lokmayı, beş dakikayı kendimden esirgedim. Soframa, belki de mütevazı bir tabak yemeğime eşlik edecek sohbeti kaçırdım. Bedenime verdiğim zarar artık bir masal gibi belki, peki ya dinginleşmeye ayıracağım beş dakika? Yarın öbür gün çocuklarıma kalacak şu bedenim, kanım, canım ne halde şimdi?

Mutfak, bir daha düşünelim, karanlık bir deney laboratuvarı değil aslında! Önce kendime, sonra çok sevdiklerime can-ı gönülden, seve seve vaktimi, emeğimi vereceğim, üretip yeni tatlara, kokulara, biraz daha düşününce dokulara ulaşacağım, kötü tecrübeleri komik sakarlıklara, toyluğa bağlayacağım bir yaşam alanı. Yemek kötü de olsa, yemeği yaparken "öff pişse de bitse şu iş" yerine "su kaynadı mı makarna taneleri akın edecek tencereye, maydanoz ve peynir masal gibi yağacak sıcak makarnaya, karabiber dantel dantel serpiştirilecek, bir
ufak hapşırığı da esirgemeyecek" desem, desek hep birlikte?

Akşam yatarken belki de dibi tutan, lapaya dönen makarnayı Ahmet'le, Birsen'le nasıl da söylene söylene yediğimizi ufak kahkahalarla hatırlasam, "öff bütün vaktim bir tencere hamura gitti" demek yerine? Vakit bir tencere hamura değil, yemek pişerken doyma hayaliyle
beklemeye, sofra kurmaya, Ahmet ve Birsen'le sohbete, makarnayı bu kadar haşlayınca dibinin tuttuğunu öğrenmeye "ayrıldı", "giden", kaybolan" bir hikaye aslında.

"Vakit" kaybolacak diye ne hakkımız var kendimizi, zevkimizi, sağlığımızı, anlamlı bir emeği kaybetmeye?

Yemeyi ve yemeği, sofrayı, olduğunda sofradaki kalabalığı, kokuları, tatları, sakarlıklarımı, gece uyumadan bunları hatırlayabilmeyi, bazen rüyalarıma da katabilmeyi seviyorum, çünkü ben her şeyden önce kendimi seviyorum.

Böyle, daha yeni başlıyorum... Beni susturabilene aşk olsun şimdi!

Afiyet olsun arkadaşlar, hepinize güzel tatlar dilerim.


-Özge OLCAY
Temmuz 2009

Haziran 30, 2009

"Çok çalışmam gerek anne, çoook!"

The World According to Monsanto
The French documentary, called “The world according to Monsanto” and directed by independent filmmaker Marie-Monique Robin, paints a grim picture of a company with a long track record of environmental crimes and health scandals. (greenpeace.org)

Haziran 23, 2009








takip edin, katılın, destekleyin!

Haziran 20, 2009

Anayasa Mahkemesi GDO’nun yolunu kesti!

Haziran 17, 2009












Fikir Sahibi Damaklar adına Defne Koryürek, bugün saat 12:10'da, NTV'de yayınlanan Yeşil Rehber programına konuk oldu..

Haziran 15, 2009

13 Haziran Fikir Sahibi Cocuklar, Ferikoy Pazarı'nda

Haziran 13, 2009

"Çok çalışmam gerek anne, çoook!"

Meet Your New Farmer: Hungry Corporate Giant

Haziran 12, 2009

sevgili dostlarım,

Ocak ayından bu yana yürüttüğümüz ve "gerçek gıdanın peşinde: ekmek" diye adlandırmaktan keyif aldığım bir dizi sorgulama ve uygulamanın artık sonuna yaklaşıyoruz.

uzun bir dönem çalışmasıydı bizim için ve Haziran ayı itibari ile, bu dönemlik de olsa, ekmek tutkumuzu olağanlaştırıyor ve Temmuz itibari ile tohum gibi, şeker gibi endişe duyduğumuz başka konulara yelken açıyoruz.

ama önce bir geçmişe bakalım...

ilk önce "ekşi maya ekmek, 101" sanal mutfağımızda, hem de kış vakti, havadan maya yakalamaya öğrendik.
ardından, "ekşi maya ekmek, 102" ile devam ederken mayayı öğrenmeye, Mart ayında çocuklarımızı mutfağa soktuk ve onlara ekmek yapmanın ne kadar kolay oldugunu gosterdik.
yetmedi, İstanbul Halk Ekmek'i ziyaret ettik, şehrimiz icin "ekmek" üreten bir tesisi ve onların organik tarım departmanını tanıdık.
gene yetmedi, çocuklarımızı markete götürdük, raflardan ekmek aldık ve paketlerin arkasını okumayı öğrettik onlara. paketlerin renginin nasıl aldatıcı olabildiğini, ekmeğin içine neler neler katılabildiğini gösterdik onlara. gerçek gıdanın market raflarında pek de yer bulamadığını örnekledik, umuyorum.
ardından gercek bir fırında gece mesaisine kaldık, ekşi maya ekmek üretimini hayranlıkla izledik.
gene yetmedi, yedi hafta boyunca ekmek üretme sözü verdik Buğday Derneği'ne ve "ekmeğine sahip çık!" kampanyamızı başlattık. bu yedi hafta içerisinde kadınlarımız, çocuklarımız, gençlerimiz ve grubun erkekleri, kurumsal ya da günlük sorumlulukları arasında, geldiler mutfağa kolları sıvadılar ve pazara ekmek yoğurdular, tezgah kurdular, başında durdular, ekmek sattılar, sattıkları her bir ekmeğin parasını Buğday Derneği'ne teslim ettiler ki gerçek gıdaya sahip çıkan bu pazara katkı olsun ve gerçek ekmeği, gerçek gıdayı karşılaştıkları her tüketiciye, tezgahımıza yaklaşan her dost yüze tekrar tekrar anlattılar.
arada Feriköy %100 Ekolojik Pazari'nda sohbete oturduk ve neden gerçek gıdanın peşindeyiz, neden ekmek derdine düştük, onu da anlattık.
yetmedi hiç biri, çocuklarımızı su değirmenine yolladık. buğday nasıl oluyor da una, un nasıl oluyor da ekmeğe dönüşüyor gösterdik.

şimdi ise, Buğday Derneği ile çalışmamızın yedinci haftasında bir son gece daha ekmek üretip Cumartesi sabahı son kez tezgah kuracağız ve çocuklarımız da bize katılıp ekmeklerini paylaşacaklar: Fikir Sahibi Çocuklar'ımız Feriköy %100 Ekolojik Pazarı'nın orta yerinde masaya kurulacaklar, ya beraberlerinde getirdikleri ya da bizlerin yaptiği gerçek ekmekleri akranlarıyla paylaşarak bir piknik yaşayacaklar.

ben, yaptıklarımıza bakıp, bu henüz çok, çok genç hareketin olgunlaştıkça daha neler yapabileceğinin rüyasını görüyorum. bir annenin yeni doğmuş bebeğine baktığında göreceği gelecek hayali kadar talepkar belki, ama, ne yalan, bu hareketin başlangıcında sizlerle olmaktan dolayı da pek heyecanlı ve dolu dolu gururluyum.

yarın hepinizi bu gururu paylaşmaya Feriköy %100 Ekolojik Pazarı'na davet ediyorum.

ya bu gece ekmek yapmaya uğrayın, ya yarın ekmeğinizi kapıp gelin, ya çocuğunuzu alın yanınıza, ya da komşunun oğlunu... ama gelin ve birlikte kutlayalim.

bu upuzun dönem, gerçek gıdanın peşinde düştüğümüz bu serüven, hepimizin ortak serüveni. her dakikasının hakkını verdik.

şimdi kutlama zamanı, kendimizi ve gerçek ekmeği.

gelin.

sevgiler,
D.


Fikir Sahibi Çocuklar'ın 28 Mart günü

Dilara'yla Abracadabra'nın mutfağında kardıkları

"ilk ekmek"in tarifi:

675 gr. Tam buğday unu

½ çay bardağı zeytinyağı

½ çay bardağı keten tohumu

½ çay bardağı haşhaş

½ çay bardağı yulaf ezmesi

½ çay bardağı pekmez (olabilirse harnup pekmezi)

20 gr tuz

30 gr yaş maya

½ lt. su

Üzerine sürmek için az yoğurt

Unla krater oluşturduktan sonra diğer kuru malzemeler de

tuz en dışta kalacak şekilde etrafına dökülür. Kraterin ortasına

suda eritilmiş maya ve diğer yaş malzemeler konulur ve yavaş

yavaş kenardaki kuru malzemelerden de alarak karıştırılmaya

başlanır. Tüm malzemeler iyice lkarışınca yoğurmaya başlanır.

Homojen bir top haline getirip yaklaşık 30 dakika mayalanmaya

bırakılır. Hamur iki katı büyüklüğe geldikten sonra rulo haline

getirip üzerine yoğurt sürdükten sonra yulaf ezmasi serpilip 15

dakika daha dinlşenmeye bırakılır. Bundan sonra daha önceden

ısıtılmış 150 derecedeki fırında yaklaşık 30-40 dakika pişirilir.

Haziran 10, 2009

Fikir Sahibi Çocuklar Yuvacık'a bir su değirmenini ziyaret ettiler..

Gerçek gıdanın peşinde bir kuşağın ilk temsilcileri saydığımız çocuklarımız, Fikir Sahibi Çocuklar, gerçek ekmeğin izinde bir su değirmenini ziyaret ettiler.

Feriköy %100 Ekolojik Pazarı'ndan dostları Şaban amcanın sağladığı buğdayı bereberlerinde götürdüler ve onları ağırlayan değirmenci Şemsettin amcayla birlikte öğüttüler. Haftaya da pazara ekmeklerini getirecekler ve yaşıtları pazar müşterisiyle paylaşacaklar.

Dolayısıyla, duyduk duymadık demeyin, çocuğunuzu alıp pazara gelin!









































































Haziran 07, 2009

"Çok çalışmam gerek anne, çoook!"

Home
5 Haziran Dünya Çevre Günü’nde 90 ülkede aynı anda yayınlanan Home/ Yuva belgeselinde gökyüzünde olan devr-i alemle dünyanın nasıl değiştiği anlatılıyor.
Çekimleri üç yıl süren ve 54 ülkede, havadan çekilen görüntülerle inanılmaz bir görsel mesaj sunan Yuva’nın yönetmeni Yann Arthus-Berntrand. Dağıtımını Luc Besson’un üstlendiği bu görsel şölenin anlatıcısı ise Glenn Close. İnsanlık geçtiğimiz birkaç kısa 10 yılda, gezegenin yaklaşık dört milyon yıl süren evrimle kurulan dengesini altüst etti. Ödenecek bedel ağır, ama artık karamsar olmak için çok geç: İnsanlığın bu gidişatı tersine çevirmesi, Dünya’nın zenginliklerini yağmaladığının farkına varması ve tüketim kalıplarını değiştirmesi için hemen hemen 10 yılı var. Yann Arthus-Bertrand bu filmle, 50’den fazla ülkeden, hepsi havadan çekilmiş eşsiz görüntüleri bize sunarak, kendi şüphelerini ve endişelerini bizimle paylaşıp, hep birlikte yeniden inşa etmek zorunda olduğumuz büyük yapının temel taşını koyuyor. (CNBC-e)

Haziran 02, 2009

Sevgili Fikir Sahibi Damaklar takipçileri,

Öyle görünüyor ki 6 Haziran Cumartesi günü, kurulduğumuzdan beri belki de, en hareketli günümüz olacak!

6 Haziran saat 9:00'da Feriköy %100 Ekolojik Pazarı'ndaki tezgahımızda ekşi mayamızı dağıtmaya devam ediyoruz..

saat 10:30'da gene Feriköy %100 Ekolojik Pazarı'nda bir sohbet toplantımız var ve neden gerçek gıdanın peşine düştük, onu paylaşacağız....

saat 11:00'de ve saat 15:00'de Cezayir Restaurant'da ve Slow Food Ayvalık konviviyumundan Zeynep Kürşat Alumur ile Ali Kürşat'ın desteğiyle ayrı iki oturumda gerçekleştireceğimiz "zeytin ve Ayvalık" başlığı taşıyan bir zeytinyağına giriş atölyemiz olacak..

Ayrıca saat 10:00'da da Fikir Sahibi Çocuklar'ımız bir saha gezisine (ayrıntılar aşağıda) çıkacaklar!

Diliyorum bu kalabalık program başınızı döndürsün ve size denk düşen saatlerde katılın aramıza!

Katılıma ilişkin haberleşme adresimizi tekrar ediyorum: fsd.slowfoodtr@gmail.com

Fikir Sahibi Çocuklar'dan bir mektubunuz var!

Sevgili Gerçek Gıda Dostu,

Fikir Sahibi Çocuklar olarak ilk etkinliğimizi Nisan ayında Dilara'nın Abracadabra'sında ekmek yaparak gerçekleştirdik. Ardından marketlerdeki ekmekleri tanımak amacıyla alışverişe çıktık ve paketlerin arkasını okumayı öğrendik. Şimdi de ekmek temasını hakettiği şekilde sonlandırmak üzere son bir etkinlik planladık ve size birbiriyle bağlantılı iki harika davetimiz var:

İlk olarak, 6 Haziran Cumartesi günü İzmit'in Kadırga ilçesinde'ki bir su değirmenini ziyaret ediyoruz. Değirmenci Mahir ve İpek abla, bizi değirmenin nasıl işlediğiyle ilgili bilgilendirirken aynı zamanda Feriköy %100 Ekolojik Pazarı'ndan üreticilerin bize verdiği ve yanımızda getirdiğimiz buğdayın öğütülmesini de izleyeceğiz.

Daha sonra da henüz yeşil olan başak tarlaları arasında piknik yapacağız.

Ertesi hafta ise, yani 13 Haziran Cumartesi günü, değirmenden eve götürdüğümüz unumuzla yaptığımız ekmeklerimizi, Feriköy %100 Ekolojik Pazarı'nda kurulan Fikir Sahibi Damaklar tezgahına götüreceğiz. Burada bize "koccaman" bir masa hazırlanmış olacak ve biz ekmeklerimizi pazara gelen diğer çocuklarla paylaşarak keyifli bir piknik/kahvaltı yapacağız.

Birine katılıp diğerine katılamazsam diye aklınıza soru gelirse: elbette, gönlümüzde en azından ilkine katılıp, diğerine de mümkünse bir ara uğramak için zaman yaratmaya çalışmanız var. Çünkü o gün tezgahtaki minikler (bir ihtimal) "gerçek gıdanın peşinden koşan yeni kuşak" olarak NTV'den Yeşil Haber'e konuk olacaklar!

Diliyoruz bu pazar yeri pikniği onlara "ekmek yapmanın ve ekmeğini paylaşmanın" gururunu yaşatsın ve bu gururun lezzeti damaklarından hiç silinmesin!

Program aşağıdaki gibidir. Her zaman olduğu gibi, bu etkinliklerimiz de ücretsizdir. Sadece ve sadece 6 Haziran günü harcanacak yol ücreti katılımcı sayısına göre paylaşılacaktır. Katılmayı arzu ederseniz, lütfen isminizi, telefonunuzu, email adresinizi, kaç çocukla katılacağınızı (yaş ve cinsiyet de belirterek) 4 Haziran Perşembe gününe dek fsd.slowfoodtr@gmail.com adresine email'leyiniz.

Etkinlik ayrıntılarını katılımcılara ayrı olarak mail'liyeceğiz.

Sevgiler,

FSÇ adına Ilgın Yorulmaz

Mayıs 29, 2009

Bugün Hürriyet'teki köşesinde, Sahrap Soysal, mısırlı hindi budu reçetesi vermiş ve fast food'a karşı çocuklarımızı korumamızı öğütlemiş!

Birinin çıkıp Soysal'a bilmediği konularda yazmamasını tavsiye etmesi gerek. Neticede gerek mısır üretimi ve gerekse de kanatlı hayvan.. tümüyle fast food gıda endüstrisini destekler pratikleri içerir. GDO'lu tohumlar, sıkış tıkış daracık alanda hızla şişmanlatılıp gene aynı hızla (ama el değmeden!) kesilen hayvanlar...

Haa, belki de bu "aman McNugget yeme, annen sana evde mısır nişastali, margarinli hindi yapsın çocuğum" önermeli bir "çocuklarımızı elin McDonalds'ı değil, biz zehirleyelim" projesidir!

Niyet buysa öğüt de işe yaramaz korkarım ve "kaçın!" derim. Kaçın!

-Defne KORYÜREK





























Çocuklarımızdan, gençlerimizden ve kadınlarımızdan sonra, dün gece, bir de grubumuzun er kişilerini oturttuk hamurun başına. Kurumsal mesailerinin sonrasında ve hatta en kurumsal kıyafetlerin üzerine geçirdiğimiz önlükleriyle ama pek keyif alarak hamur kardılar! Yarın onların hamuru olacak pazarda..

Gerçek ekmeğe eli değmemiş kimse kalmasın, istiyoruz. Kalmasın ki market raflarında allı pullu sloganları basbas bağıran, ekmekmiş-gibi-yapan-ama-olmayan'a kimse artık bakmasın bile. Çocuklarımız -mış gibi yapan değil, gerçek gıdayla beslensinler diye..

Mayıs 09, 2009

Fikir Sahibi Damaklar piknikte!

"gerçek ekmek" mesaisi!










Feriköy %100 Ekolojik Pazarı'na "ekmeğine sahip çık!" kampanyamız dahilinde pişirip taşıdığımız ekmekleri bu kez çocuklarımız yaptılar!

Mayıs 03, 2009

Fikir Sahibi Damaklar Buğday Derneği'ni destekliyor!

"Ekmeğine sahip çık!" kampanyamız çerçevesinde Feriköy %100 Ekolojik Pazarı'nda gerçekleştirdiğimiz ilk Cumartesi'mizde tam 46 adet gerçek ekmek dağıttık! Tüm gelir "her bir ekmek alan adına" ayrı ayrı Buğday'a bağışlandı. Haftaya hedef 80 ekmek! Tümü "gerçek ekmek"in evde üretilebileceğini göstermek için, tümü biz tüketiciyi "gerçek gıda"ya ulaştıran bu Pazar'a destek amaçlı...


Nisan 28, 2009

Bahçeköy'de bır fırında uzun, upuzun bir gece mesaisi: ekmek!

"Bak, hamur konuşmaya başladı"... Dev kase ve dev çatal... Ekmekçinin
kemençeyle dansı... "Ekmeği alttan alttan tut ki elin yanmasın"...
Hamurdan korkmayacaksın...

Bahçeköy'de bir fırında uzun, upuzun gece mesaimizin ardından ben de
bunları yazdım bir kenara, ekip arkadaşlarımın anlattıklarının dışında.

Gecenin başlarında, hamur odasında İbrahim bey bizi toplamış, dev
hamur yoğurma kasesinin başına. Dev çatal un ve suyu çevirip duruyor o
kocaman kasede ve hamur tek bir vücut olmuş, sanki çoktandır nefes
alıp veriyor. Tam o sırada, ağızdaki sakız belli bir kıvama gelince
caklamaya başlar ya, hamurdan sesler gelmeye başlıyor, aralıklı
aralıklı. İbrahim bey bize dönüyor. "Bak, hamur konuşmaya başladı"
diyor, sanki tüm fırın o ana kadar can vermeye çalıştıkları hamurdan
bir cevap bekliyorlar devam etmek için işlerine... ve bir çalışmadır
başlıyor.

İbrahim bey'in odasında Kaçkar TV açık bütün gece. Yerel bir Rize
kanalı bu, gece boyunca karadeniz havaları yayılıyor fırına. Çok da
yakışıyor, üstlerine sıra sıra dizilmiş ekmeklerle dolu tahtalar hamur
odasından fırına taşınırken de, boşaltılıp geri gönderilirken de tek
bir köşe sürtmüyor duvarlara, kimse çarpışmıyor. Çok iyi çalışılmış
bir koreografi bu belli, tek bir kelime konuşmadan anlaşıyorlar
birbirleriyle.

Bir ara hamur odasından ayrılıp ilk mahsulün fırından çıkışına
tanıklık ediyorum. İçlerinde orada olduğuna neredeyse tek şaşırdığım,
saçı kırmızı boyalı genç, her birine 18 iri ekmek sığan plastik
kasalardan birini bana uzatıyor. Kasayı önüme alıp kollarımı
sıvıyorum. Ekmeğe dokunmamla geri çekilmem bir oluyor, bir saniye bile
tutmak mümkün değil, öyle sıcak. O sırada kürekçi sesleniyor: "Alttan
alttan tut ki elin yanmasın." Ayaları yukarı bakacak şekilde ellerimi
ekmeklerin altına itiyorum ve nasıl olduğunu hâlâ bilemesem de
ekmekleri kavradığım yerlerde bir serinlik hissediyorum. 8-10 kasa göz
açıp kapayıncaya kadar doluyor.

Sabaha doğru hamura şekil vermek üzere tezgâhtayız. Gece başında
kendine ayırdığı bir avuç hamur birkaç kez esrarengiz şekilde ortadan
kaybolduktan sonra, nihayet eski dostuyla kavuşmanın verdiği mutluluğu
Defne'nin yüzünde görüyorum. O maharetle yoğurduğu ekmeğe son şeklini
verdiğinde, ben henüz başlıyorum, ve başlıyorum dediğim şey de
boğuşmaya. Çekingen birkaç denemeden sonra Defne yardımıma koşuyor
neyse ki. Sonra üzerinden konuşurken kelimelere dökülüyor yaşadığım.
Hamurdan korkmayacaksın, korksan da ona belli etmeyeceksin, yoksa
eline yapışmaya başlayacaktır.

Sabahın ilk ışıklarında oradan ayrıldığımızda, elimizde ekmek
hamurumuz, üstümüzde tatlı bir yorgunluk vardı.

Ne iyi etmişiz...
-Tevfik Şems NAİPOĞLU
Nisan 2009

Nisan 26, 2009


















Fikir Sahibi Çocuklar süpermarket raflarından ekmek seçip, sonra da parkta güneşin altında piknik yaptılar ve "üzerinde yazanla içindeki bir mi" diye aldıkları tüm malzemeye yeni bir gözle baktılar.. Yiyebilecekleri kalitede ekmek bulmanın bile, ne kadar zor olduğunu gördüler. Gerçek gıdanın peşine düşecek yeni bir nesilin öncüsü olmalarını diliyoruz. (Fotoğraflar Özgür Akkılıç'ın kamerasından)

Nisan 20, 2009



















Fikir Sahibi Damaklar Manda Çifliği ziyareti öncesi, Zekeriyaköy Grubu'nu ve paralelinde Yerel Gündem 21 programının detaylarını dinler ve akabinde 10 km ötedeki bir bahçenin otunu, sebzesini tadarken...

Nisan 16, 2009















Filiz Telek'in koordinasyonunda boylanan, serpilen Slow Food Gençlik Gıda Hareketi, Boğaziçi Üniversitesi Ekoloji Karnavalı'na katıldı ve bir yemek atölyesi düzenledi. Bereketli olsun hareketin geleceği, geçtiği her köşeye kokusu sinsin, yürüdüğü her yolun civarına tohumları düşsün... daha iyi, daha temiz ve daha adil olan adına.

SF Gençlik Gıda Hareketine ilişkin bilgi için facebook sayfasını ziyaret etmenizi öneririm.













Nisan 04, 2009

Ayvalik, gün 3













Slow Food İstanbul konviviyumlarından Fikir Sahibi Damaklar üyeleri Ayvalık konviviyumu ile birlikte. Coğrafi işaretleme ve ötesini konuşur, geleceği hayal ederken...

Nisan 03, 2009

Ayvalık, gün 2













Fikir Sahibi Damaklar üyeleri Zeytinbağı'nda Erhan ve Nejla Şeker'i dinlerken.. Erhan bey'in 3250 metrekare üzerinde yarattığı harikulade dünya, emek vereceğimiz bir geleceğe ilşkin içimizi taptaze bir hayal ve gönüllerimizi ise sıcak bir ihtimalle doldurdu.

Ayvalık, gün 2




















Kürşat'ların çiflik evinde.. Muazzam bir arapsaçlı kuzu eti, enginar ve zeytin dolu bir sohbet ve bonus olarak da ot eğitimi.

Ayvalık, gün 2













Kürşat'ların çiflik mutfağında, hep birlikte.

Nisan 02, 2009

Ayvalık, gün 1









Fikir Sahibi Damaklar kafilesi Bay Nihat'ta yemekte..

Ayvalık, gün 1
















Ayvalık pazarı...

Mart 28, 2009













Fikir Sahibi Çocuklar ilk aktivitelerini Dilara'nın mutfağında gerçekleştirdiler ve ekmek yapmanın ne kadar basit ne kadar eğlenceli ve ne kadar gururlandırıcı olduğunu keşfettiler.

Mart 15, 2009



















Suyun Ticaretleştirilmesine Hayır! platformu, etkinlik programı

Mart 12, 2009

2007'yi çıkartamayacağını söyleyip, sonra her dileği gibi, bu da gerçekleşince, bizi yalnız bırakıp gitmiş pek başka bir dostumun bugün yaşgünü. Fikir Sahibi Damaklar'a yazdığı son yazısını buradan bugün paylaşarak, ardında bıraktığı anılara bir kadeh kaldırmış olmayı diliyorum.

D.

Uzunca sayılabilecek bir Moskova stop-over’dan sonra Mogolistan’dan yeni döndüm. Uzun ve yorucu geçen kış dur durak bilmeden upuzun bir yaza açıldı. Yat kalk Venedik’le (Bienal) uğraştım, uğraştık. V-fact diye tabir ettiğim büyük bir parantez doğrusu bu: Kışı Venedik Bienali hazırlığıyla inanılmaz bir soğuk ve izolasyon içinde Finlandiya’nın Vaasa adlı küçük bir yöresinde geçirdik. -25’lere varan gündüz soğuğunda kış uykusu yerine yaz siestasına yattık orada: Venedik ve Vaasa. Venedik Bienali’nde Vasıf’la (Kortun) ve Vakıf’la (IKSV) çalıştık. Bu sayfadaki “V” de Valpolicella olacaktı adam akıllı, bağları ve şaraplarıyla ünlü Veneto bölgesinde Verona kentine bağlı.

Venedik Bienali işinin bitimini bir ödülle süslemek adına, anısına. Hiç değilse bir günlüğüne hem Valpolicella’da bağ gezmek, şarap şampanya tatmak hem de bir bağda uyumak ve uyanmak üzere. Bu projeyi biraz da “Fikir Sahibi Damaklar”ın bu sayısı için önceden kurup planlamıştım desem yalan olmaz. Bu durum ne benden ne de Valpolicella’dan kaynaklanan teknik bir aksaklıktan ötürü maalesef gerçekleşemedi. Ancak ben yine de bir yol ve hayal yorgunu olarak Valpolicella (V-fact) merkezli bir füzyon yapmaya çalışacağım ortaya. Karışık, demokratik bir tabak. Böyle tabakları biliyorum sevmediğinizi, ben de sevmem.

Ortalık pizza fırını gibi sıcak, ilham için iki lokma içilecek bir durum dahi yok. Soğuk bir roze dahi daha bardağa düşmeden kaynayacak gibi. Sağlam bir Bombay Gin içinse ortam pek kolonyal değil. Üstelik Cihangir ve onun Beyoğlu’nun deliliğine bakan yakası yine yaz ve Pompei’nin son günleri moduna girdi bile. Bırakın İstiklal’i, Tarlabaşı ve Tepebaşı dahi salonda uğuldayan bir kaynana zırıltıları ve elektronik cızırtıları karışımı olarak yankılanmakta. Kimbilir belki de karşıdaki teras barlarda türlü güzellikler cereyan etmekte ama davulun sesi uzaktan pek hoş gelmiyor doğrusu. Sokak seçim çapulu plastik bayraklarla buharlaşmakta, musalla taşı etrafındaki kahvelerde bir yığın şehir aylağı öylesine oturup gecikmiş kamusal alan sevdalarını gidermekte. Mahalle Temmuz ortası artık iyicene biracı serseri mayınlara teslim olacağa benzer.

Bu satırlarda Valpolicella eğer zor bir referans olacaksa bir başka referans noktam da “hatırlama” üzerine olacak gibime geliyor ya da “asla iki kez” türü bir izlek. Bu bakımdan geçen Mart ayı ortası Vaasa’dan Venediğe, Bienal’de iş yapacağım mekanı görmeye gittiğimde kısa zamanda jet gibi işlerimi hallederken artan zamanıma iyi ki de sığdırıp sıkıştırdığım günü birlik bir Valpolicella ziyaretinden aklımda kalanları canlandırmak isterim bir parça. Biraz da ardı ardına eklenen iş seyahatlerinin aklımda ve hayalimde bıraktığı kırıntıları bir tabakta toplamaya çalışacağım.

Bu arada bazı tatsız şeyler de cereyan etti. Venedik dönüşümüzde, geçen sayı kendisinden dolma fıstığı soslu bakalao (morina) tarifini aktardığım apartman komşumuz Leonardo de Santi’yi kaybettik. Tam da bana daha bir çok yemek tarifi ve Karşınlar Apartman’ı tarihiyle ilgili hikayeler anlatacağının sözünü vermişken. Üstelik bu hikayeleri dinlerken bana büfesinden türlü çeşitli içkiler de ikram ederdi. Ruhu şad olsun. Desanti’nin (gerçekten isminin nasıl yazıldığını bilmiyorum) tarifine yakın bir bakalao yemeğinin modern bir versiyonuna tadımlık biçiminde L’Osteria di Santa Marina’da denk geldik. Sosta dolmalık fıstık yerine çam (şam) fıstığı kullanılmıştı. Bu restoran Fransız ambiyansına haiz olup yeni moda tadımlıklar sunan ve geleneksel formülleri modern bir tarz ve havada sunan bir restoran. Adından da anlaşılacağı üzere Campo Santa Marina üzerinde. Bu arada Leonardo Desanti’nin anlattığı bakalao’nun Beyoğlu Balık Pazarı’na düşme hikayesini geçen sayıda yanlış hatırlayıp yazdığımı ya da uydurduğumu hemen şimdi düzeltmek isterim. Belki de yazıyı son düzeltme safhasında değiştirmeyi unuttum. Bakalao’nun Perşembe günleri pazarda belirdiğini not düşmüşüm, ancak balığın pazara uğraması her yılın Paskalya zamanına denk gelirmiş, Perşembe’yi ben yakıştırmışım.

Venedik Bienali’nde Türk Pavyonu’nda zihinsel ve fiziksel bir yapı olarak “Hayali Bir Gürcü Restoranı” inşa ettik. Restoran’da yemek yoktu, zaten hayaliydi, “Şikayet Etme” diye bir tabelanın altındaki bu 5 gözlü restoranda yemek içmek yerine filimler, bu filimlerde de “olaylar” vardı. “İyi de bunun neresi Türk” demişler. İbare ingilizce “Don’t Complain”, Finlandiya ağacı ve Ucuz Fin İş Gücü ile inşaa edilen bu restoranın mobilya ve lambaları da bambaşka gönderi ve referanslara sahip (daha doğrusu mümkün olduğunca herhangi bir tasarım gönderisinden, tarihsel bir bağlamdan uzak, pek bir referansa sahip olmayan) çoğu eski Doğu Bloğunun çirkin otellerinden kalma şeylere benziyor. İçinde sunulan filimler de Bombay’dan, Rio’dan, Kosova’dan, Çeçenya’dan, Odessa’dan falan. İstanbul’dan olan bir iki filim de demin şikayet ettiğim Cihangir’den, bizim sokağın (İtalyan Yokuşu’ndaki) köşesindeki çöp durağından.
Bu işi Venedik’te Finliler’le kurarken biz de ufak bir içsel Venedik taşınma turundan sonra Arnavut mülteciler misali alt alta üst üste San Marco’nun belki de üçüncü nesilden Şarkütericisi* Alessandro’nun evine transfer olduk. Mobilite olayı…

“Venedik deyince, Venedik Alessandro’dan sorulur” desem yerinde olur, bence yani. Alessandro’yla ahbaplığımız 2005’teki 9. Istanbul Bienali’ndeki işimle doğrudan bağıntılı. O Bienal’deki işimin bir parçası 4. Haçlı Seferleriyle 1204 yılında bugünkü Istanbul, o zamanki Konstantinopolis’ten çalınıp Venediğe getirilip, Arsenale Tophane’lerinde 50 yıl bekledikten sonra San Marko Bazilikası balkonuna yerleştirilen 4 At (Quadriga)’la ilgiliydi. Oldukça polisiye bir hikayesi olan bu işin bir sonucu olarak Venedik’ten bir set dörtlü at kopyasını Istanbul’a Bienal için alıp getirme projemim gizli kahramanı Saba Ranzato’nun arkadaşıydı Alessandro de Zorzi. Saba’nın binbir marifeti arasında profesyonel bir sommelier (şarap tadıcısı) olması projenin gidişatına imkan ve ivme kazandırmıştı, ayrıca belki de benim bir parça şarap merakım bu süreç içinde ilginç kaçıp merak uyandırmış olsa ki projenin gidişatıyla ilgili diyalog ve motivasyon için uygun bir dil ortaya çıkmıştı. Daha sonradan tanıdığım Alessandro da Saba’yla aynı meslekten ve şehirdendi, yemek-içmek ve Venedik. Hayatımda son derece zarif bir şekilde boyuna yemek içmekten konuşan ve tartışan bir çift görmemiştim. Alessandro San Marco’da babasının yanında Venediğin en önemli yeme-içme dükkanlarından* bir tanesi olan Gastronomia Lorenzo’yu çekip çeviriyor, dolayısıyla da Venedik’te bu alandaki herkesi tanıyordu. Ahçılar, garsonlar, barmenler, balıkçılar, manavlar, kasaplar, vs… Geçen İstanbul Bienali’nde Saba ve bu Venedik Bienali’nde ise Alessandro benim iki işime ayrı ayrı birer Venedik’li kader meleği olup çıkıverdiler. Tuhaftır ikisiyle de şarap zevkim ve dilim garip bir şekilde uyuşuyordu. Onları tanıyana kadar da itiraf etmeliyimki İtalyan şarapları hakkında üç beş genel bilgi ve görgü dışında oldukça cahildim.

Zaten hepimiz şu 3. Dünya şarapları furyasıyla birlikte cereyan eden suni bir -demokratik- perepektif içinde çakılıp kalmıştık. 3 aylık Batı Avustralya maceramızla birlikte Güney Afrika ve Şili modaları ve yerli şarap merak ve kibirimizin de etkisiyle bir parça bildiğimiz Fransız ve İspanyol geleneğinden de iyice kopmuş sayılırdık.

Amerikan şarap düşmanlığıysa şu meşhur (adı galiba “Sideway” di) filmiyle iyicene tetiklenmişti. Singapur Havayolları uçaklarında her seferinde ya bir parçasını ya da tamamını 6 kere gördüğümden midir yoksa bu film hakkında duyduğum methiyelerin yoğunluğundan mıdır nedir, bu filmi hiç sevmedim, bu yüzden Amerikan şaraplarını da. (Oysa beyaz şarap ve bu şarabın zorluğu ve asaleti hakkında her zaman Alain Resnais’nin “Providence” filmini hatırlarım, gerçifilmi artık unuttum fakat beyaz şaraptan ötürü filmi de hatırlarım. Viskonti’nin “Venedikte Ölüm”ünde oynayan Dick Bogart vardı bu filimde de. Boyuna beyz şarap içilir film boyu. Keşke Roland Barthes ve Umberto Eco bu filmdeki beyaz şarapla ilgili izlekleri tahlil etselerdi. Beyaz şarap içenler özellikle başka tür insanlar. Estetik Yargı meselesinde şarabın pek özel bir yer tutmadığı Kant da beyaz şarap içermiş. Günümüzde bu iyicene böyle, zira kırmızı şarabın özellikle kalbe ve kollesterole iyi geldiği inancıyla da kırmızı şaraba ilgi daha çok. (Mesela Montenegro şaraplarında “pro corde” (her iki anlamda da “kalbe iyi gider” türü latince’den bir deyiş.)

Arada sırada uzun kış zamanlarına denk gelen, alkolün pahalı ve tekel altında tutulduğu Kuzey ülkeleri (İsveç, Finlandiya) ziyaretlerimiz bizi paradoksal olarak daha da bir şaraba yakınlaştırmıştı, özellikle bu ülkelerde. Sebep basit, bu ülkelerin şarap uzmanları çok iyiydi ve keşfedip ülkelerine getirttikleri yüksek miktardaki şaraplar aynı zamanda bir yatırıma dönüşmekteydi. Bu ince ayarlı uzmanlık sayesinde göreceli olarak size fiyat/kalite dengesi son derece uygun olmak üzere iyi şarap deneyebilme imkanı sağlıyorlardı. Bu ülkelerde şarap kültürü bir nevi orta sınıfın zevklerini up-grade eden, bira ya da sert alkol tüketme banalliğinden ve alkolizmden uzaklaştırma politikasına istinaden sosyal demokrat bir sistemin parçası olmaya başlamıştı, hem de çoktan. 20 yıl önce sımsıkı jean’lerin içinde, tahta sabolar üzerinde yaz kış baston yutmuş gibi yürüyen, olsa olsa iğrenç Bulgar, Romen, Yunan ya da damacanalarla İtalyan sofra şarapları içen Kuzeyliler bugün artık dünyanın her köşesine yolladıkları ciddi şarap uzmanları sayesinde iyi şaraplara demokratik fiyatlarla ulaşmak imkanına sahipler.
Yine de İtalyan şaraplarının yüksek fiyat baremleri bu sonsuz imkanlar monopollerinde onları biraz erişilmez kılmaktaydı. Fransız şaraplarını bayağı bildiğimizden ve gönlümüzden geçenlerininse genellikle pahalı olmaları bizi exotika merakıyla Arjantin’den Yeni Zelanda’ya kadar deneme turlarına çıkarıyordu uzun kış gecelerinde. Neyse hadise şu: Venedik ve Venedikli şarap arkadaşlarımla karşılaşmam, artık 3. Dünya şaraplarının kokularından da tatlarından da bıktığım bir zamana denk gelmişti. Meşe kokusundan ve baharattan midemin kalktığı kırmızı şaraplardan, sapır saçma meyve, maden tadından yüzümün buruştuğu beyaz şaraplardan artık gına gelmişti. Her nedense tuhaf bir vatanperverlikle bu şarapların yerli versiyonlarına da gurur duyarak ve daha çok ödeyerek kibirle içiyorduk boyuna. Amacım oturup Valpolicella şaraplarına bir nebze değinmek olmasına rağmen konu çok çiğnenmiş bir şarap jargonu içinde dönüp dolaşmaya başladı bile, farkındayım.

Evet Haziran 11 için planladığım ikinci Valpolicella bağ ziyaretini post-bienal-komplikasyonlarından ötürü yapamadım, bu yüzden Mart 11 ziyaretimden arta kalanlardan bahsetsem iyi olacak derken şeytan kalk gecenin bu saatinde hazır Beyoğlu’nun zırıltı ve cızırtısı hazır durmuşken bir şişe aç nasılsa gerisi yarın içilir diyor. Neyse şeytana uymadım, uyamadım. 4 Kırmızım kalmış kala kala ve bu saatte herhangi birini açacak ya makul nedenim yok ya da her birinin başı bir başka meseleyle bağlı. Hadi anlatayım bari, bu dörtlüden biri olan İspanyol uzunca zamandır direndiydi biri Toscana’dan, biri Batı Avustralya’dan, ikisi Fransız, biri Avusturya’lı ve bir de Güney Afrika’lı sağlam arkadaşlarıyla birlikte. Ekonomik bir kriz anında bütün bu arkadaşlar gitti, kriz anında yine paradoksal (Ekmek/Pasta para-doksa’sı) olarak insan sadece elinin altında olanı, esirgeyip sakladığını içmek zorunda kalıyor. Bu gruptan kalan İspanyol şarabı Mas la Plana epey eski, Diğer üçlü İtalyan ; ikisi son Venedik seferinden Alessandro’nun dükkanından, biri Valpolicella, diğeri de hediye bir Toscana. Bu Valpolicella’yı Vasıf’la içmek gerekecek, zira bir akşam içtiğimizde mimlemişti, dönerken Alessandro’dan bir şişe almıştı (bir de son kalan şişe Bellavista’yı (köpüren)) ve aceleyle havaalanına ulaştığında bunlar maalesef dışarıda kalmış, yeni emniyet kurallarına istinaden. Bu cidden iyi bir Ripasso’ydu. (Hatta Ripasso bile değilmiş, Valpolicella Superiore, demin (1 gün sonra) fotoğrafını çekerken fark ettim, Corte Sant’Alta bağından). Hediye gelen Toscana’yı ben de merak ediyorum, bir Bruna di Montalcino, bu da bekler bir parça. Gelelim üçüncü kırmızıya; bu şişe de Mart Venedik ziyaretindeki günü birlik Valpolicella kaçamağından kalan ciddi bir hatıra: Amarone, tam on yıllık bir hediye. Venedik’ten Vaasa’ya, oradan da İstanbul’a kadar dolaştı geldi. Hikayesi de şu: Saba, Alessandro, ben Valpolicella’ya bir öğlen yemeği, iki bağ ve bir de köpüren meselesini inceleme projesiyle yola çıkmıştık. Ertesi günü Vaasa’ya döneceğim. Hedeflenen restoran’ın kapalı olması takvimi değiştirdi, uzunca bir yemekten sonra pratik olarak en yakındaki tek bağ ziyaretinde karar kıldık. Bağın** sahibesi son derece zarif, çok iyi İngilizce konuşan Lucia adlı bir Kolombiyalı bir Hanımefendi. Hikayesi şöyle, kocası Amerikalı meşhur beyin cerrahı Prof. Antony John Raimondi’yle şaraba ve bağa merak salıp bu bağı 1980’de alıyorlar, 1989’da ilk şaraplarını üretiyorlar. Bu arada doktor kanserden ölüyor ve Kolombiyalı Hanım hayatını bağ ve şarap işine vakf-ediyor. Bizi son derece misafirperver ve zarif bir şekilde bağda gezdirdi, şaraplar ikram etti, bir dahaki sefere geldiğinizde bağda misafir kalın davetiyle uğurlarken bana 10 yıllık bir Amarone hediye etti. (Etikette Raimondi ibaresi olduğuna göre bu şarap ölen cerrah kocanın anısına şişelenip saklanmış da olabilir.)
İşte üçüncü kırmızı şişe de buydu. Hemingway’in Amarone hakkında deyişiyle, “yarenlik edilecek iyi bir arkadaş/yoldaş”*** ve dolayısıyla birazcık da bir convivium**** durumu gerektiren meditatif bir şarap.

Şeytana uymadan ve tabiatıma hiç uygun düşmeyen spontan bir rasyonellikle başka bir şey yaptım, dün gece de aynı taktiği uygulamıştım. Bizim Havaalanı Duty Free’den (pek adımımı atmadığım bir yerdir) bavul beklerken aldığım iki ucuz beyazdan birini dün açtıydım, Yeni Zelanda Sauvignon Blanc, yarısını Salihli kirazlarıyla ilham için içip diğer yarısınıda bugünkü lagos kellesine boca etmiştim. İsveç’te ya da Finlandiya’da bile 23 euro olan Cloudy Bay’e bizim Duty Free’de 37 euro verecek değilim herhalde. O da eksik kalsın, bizim Duty’i de şeytan alsın götürsün zaten. Deminki şeytan’dan da ikinci beyazla kurtulmaya çalıştım ucuz bir Altinori, Toscana; tabii ki kötü çıktı; neyseki bugün Doğu’lu çocuğun seyyar meyve tezgahından bir salkım üzüm almıştım, nereden diyorum, bilmiyor, bu vakitte hoppala deyip tadıp aldım, Chardonnay çıktı, tahminime göre Şili filandır. Globalleşmenin faydaları, lokalin ölümü ve mevsimlerin ortadan kalkması, fena da olmadı hani. Hem yaptığım berbat balık çorbasının pasını ve ağırlını aldı hem de şarabı tahammül edilebilir kıldı bu üzümler, hem de öyle kiwi felan da kokmuyordu.



...

Tam 24 saatlik bir aradan sonra devam ediyorum. Zira arada Defne’ye yazdım, tadım kaçık yazdığımı beğenmiyorum, sıcakta ve Cihangir’de ilham gelmiyor şeklinde, o da bana koskoca üç gün verip cezasını kesti. Halbuki benim derdim bir gün koparabilmekti. Özgürlüğün bağlayıcılığı; dead-line ferahlayınca insana hemen bir rehavet çöküyor. Ama benim rehavet ve erteleme hissiyatının bahanesi de en rasyonelinden: İlham ve ambiyans olmadan bu ve her konuda yazmak çok zor. Ayrıca takvimde Evrim’le bir söyleşi var ve geçen söyleşi sonrası kaçırdığı akşam yemeği meselesi. Söyleşiyi Camila’nın hazırladığı tam ayar Bombay Cin eşliğinde yaptık. Cinin içinde Alessandro’dan aldığımız kocaman yemyeşil kütür kütür “cerignola”***** zeytini vardı. İşimiz bitince ben hemen Roze almaya koştum. (Mogolistan’a gitmeden önce üzerinde R yazan (yoksa P mi yazıyordu) çok cici etiketli bir Pembe şarap almıştık Esat Bey’den. Sevdik diye aklımda kalmış o akşamki karambolde, Cemali-Marino’nun 2. yaş günüydü ve ben sabah 2.30’da Mogolistan’a gitmek üzere Moskova’ya gidiyordum ve evde sürpriz parti vardı.) Sevilen markaymış, 2 şişe istedim, kalmadı dediler. Yeni bir pembe gelmiş, Pamukkale Trio, biz de bilmiyoruz dediler, bir ondan bir de Doluca’nın yeni pembesinden aldım. Hemen yemek işine koyuldum, Camila’da şaştı bu işe, neyse ben ilham peşindeyim, söyleşi boyunca kafamda tasarladığım her şeyi jet gibi yaptım. Dünden kalan beyaz şarabı yemeğe boca ettim (vongole-pasta-sarımsak-sepia-kereviz kökü-sübye-vs). Yemek çok beğenildi, ilk içtiğimiz Pamukkale Pembe’yi pek sevdik, ikincisi hafifti ve galiba o da iyiydi doğrusu. Camila Pamukkale’yi Sevilen’den daha çok sevmiş, zira ben gittikten sonra Mimi’yle bir kere daha içmişler Sevilen’den beğenmemişler, ben de bensiz içmişiniz ondan filan dedim. Evrim de Pembe şarap hakkında genelde sahip olduğu olumsuz fikirlere istinaden içtiğimizin bambaşka bir durum yarattığına benzer karışık ve komplike bir cümle kurarken tam orta yerde vaz geçti anlatmak istediğinden, pembe’ye övgü türü bir şeydi, anlaştık. Yemek bitip, masa dağıldığında bana ilham gelmişti ama yazıya devam edecek durumda değildim. Bugüne erteledim. Bugün gazetelerde gördüğüm en ilginç yazı Milliyet Gazetesi’nin Pazar ekindeki Pembe Şarap****** yazısıydı. Güncel bir durumu anında yaşadığımızı işin uzmanından duymak hoş bir his. Hakikaten şarap seviyorsanız yazın soğuk pembe şarap fazla merasim gerektirmeyen ekonomik bir hoşluk.

Bu arada Esat Bey’de yeni gelmiş ilginç şeyler görünce, oo, sağlam şeyler gelmiş dedim, mütevazi bir şekilde pembelerimi alırken, o da esas mallar bak şurada deyip bir sıra eski Amarone gösterdi. Ben de Valpolicella, bende de bir 10 yıllık, yazı, yazgı, felan gibi; Evrim’in bir saat sonra pembe şarap üzerine edeceği kem küm türü bir şeyler söylenmişim orada.

Gelelim benim günü birlik Valpolicella ziyaretinden aklımda kalan şeylerden yemek olarak tek bir şeyden bahsetmek işin en doğrusu, muhakkak deneyin: Risotto All’Asmarone. Adı üzerinde Amarone’yle yapılan Risotto… Tabii ki dalgalı olacak. Valpoliella şaraplarını Valpolicella, Valpolicella Superiore, Ripasso, Recioto / Amarone şekilde sıralamak mümkün. (“Classico”yu da Valpolicella’ların önüne eklemeyi unutmayın.)

Recioto / Amarone en kaliteli kategori, ortada Ripasso var. Recioto tatlı şarap, aslında Romalılardan (hatta ta Etrüsklere kadar gidermiş) beri en meşhur ve önemli şarap. Rivayete göre Amarone bir kaza ve tesadüf eseri ortaya çıkmış. Alkol oranı dolayısıyla şeker oranı yüksek olan Recioto üzümü kurutulduktan sonra hem alkolünü hem şekerini kaybediyor, neredeyse kuru üzüm kabuklarından ortaya çıkan şarapsa Amarone, böyle bir tesadüf merhalesinde ortaya çıkmış Amarone, zaten yöredeki minik amatör restoran ya da bağ müzelerinde gördüğüm eski bir etiketin üzerinde Amarone’nin altında Recioto Secco yazıyordü, belki bu yüzdendir.
Kolay anlaşılır bir şarap değil, gövdeli ama kadife gibi ve meditatif bir ilgiyle içilecek bir şarap, pek yemek şarabı sayılmaz ama fevkalade olarak bir çok yemeğe eşlik eder ama şaraba yazık başka yemeklik şaraplar varken, peynirle hiç olmaz. En az 5-7 yıl bekledikten sonra içildiğinden pahalı bir şarap. Genç içmenin tek anlamı ucuza içmek oluyor ama o zaman da Amarone kendini ele vermiyor. Valpolicella şarapları esas olarak Corvina, Rondinella, Molinara ve ayrıca Dindarella, Oseleta, Rossignola, Negrara yöresel üzümlerinden yapılıyor. Sangiovese, Croatina, Teroldego, Barbera türü milli üzümlerle Cabernet Sauvignon, Merlot türü global üzümler de bağ ve şaraplara karışmasına rağmen, yabancı üzüm kullanımı oranı %5’I aşmamak üzere sabitlenmiş Valpolicella’da. Geçen gece Alessandro’yu skype’tan epey sorguya çektim anladıklarım bildiklerim doğru mu diye, önümde öbek öbek notlar var. Sonra da konuşma İtalya’da şarapların kategorilendirme kural ve terimleriyle devam edip benim pek meraklısı olduğum Şampanya meselesine saptıydı. (italyan şarapları kod ve kategori sistemlerinden “docg, doc, igt, vt” minik bir ders gördükten sonra esas mevzu; vini frizzanti: prosecco, spumante, franciacorta, yani köpürenler meselesine girip brut’ünü cuvé’sini düvesini filan konuştuk. Sonunda Churchill’in içtiği şampanyadan içmediğini itiraf etti. Alessandro’yla aramızda bir başka ortak nokta da şampanya’ların matarlarının üzerinde telle sarılı duran metal kapakları biriktirmek, ama sadece içmiş olduğumuz şişelerin. Öyle gazoz kapağı gibi çok çabuk biriken bir şey değil. Gerçi gazoz kapaklarında da rarissimo’lar vardı-r. Alessandro moralinin düzgün olduğu zamanlarda bana kendinde fazlalık olan bir iki kapak armağan etti. Bir projemizde bu kapaklardan gömlek düğmesi yapmak, aralarında çok imperial, royal şeyler de var çok banal olanlarda, hatta ben “no name”, “no logo” yani hiç bir şey olmayanları da topluyorum nedense, Rus, Ukrayna, Kırım köpürenlerinden.)

Benim başımdan geçen iki Amarone hikayesi var. Biri yeni biri eski bir hikaye ama ikisi de Venedik’le bağlantılı.

Yeni olan hikaye Venedik Bienali Türk Pavyonu sponsorlarından Garanti Bankası, bazı müşterilerini ve medya mensuplarını Venedik Bienali’ni gezdirmeye getirmiş ve bir akşam yemeği verdiler misafirlerine, bizi de davet ettiler, küratör ve sanatçı ekibini, sağolsunlar. Yemeğin sonlarina doğru Vasıf bir kırmızı seçmem için bana maitre d’hotel ya da baş garsonu yollamış. Başka mütevazi daha sanatsal ortamlarda şaraptan memnun olmadı mı hep beni işin içine katar ya da kendi isteğini bana transfer etmenin incelikli bir yolunu bulur. Burada durum farklı biraz utandım, sıkıldım ancak adam geldi soruyor, Vasıf’ta bizi onore etmiş durumda; doğrusu Veneto’da kalkıp Barolo falan söylenecek değil ya, elbette ben de abartmadan uygun eskilikte Amarone ne var deyimişim, birazdan adam gelip Masi ve sıkıntımdan ikincisini pek iyi duyamadığım, Allegrini diye duyduğumu sandığım iki marka sayınca ben o kadar kararlılık ve keskinlikle daha Masi der demez Hayır demişim bir sağa bir sola hızla gezinen parmak işaretiyle, işaret parmağıyla. Adam sanki bir akrabasıyımda zorlu bir sınavdan geçmişim gibi seçimimden hoşnut hay hay deyip gitti. Sonra şişeyi getirip açtığında masadakilerin duyamadığı bir konuşma geçti aramızda. Bu kısmı isterseniz hala sır kalsın. Pek sır da değil zaten görüldüğü gibi. Masamızda Güney Afrika’da çok güzel şaraplar içtiğini söyleyen bir bey vardı. Sonuçta şaraptan anlıyormuşum gibi bir hava esmiş oldu masada. Şarap güzeldi ama pek hatırlayamıyorum şimdi düşündüğümde, öyle bir bağlamda zor herhalde iyi bir şarabın hakkını vermek. Zaten beni Kağan iki kere sigara için aşağıya kaçırmıştı. Sigara içilen yer bara bağlıydı, yukarda sosyalliğimiz bozulmasın, aşağıda da bara ayıp olmasın diye her iki sigara seferinde de votka içmiştik bu arada.

Diğer Amarone hikayesi benzer bir çerçeve ama daha gırgır bir ortamda ceryan etmişti, 3-4 yıl önce. Son İstanbul Bienali’nde Vasıf’la çalışan küratör Charles Esche, hem Malmö’deli Rooseum müzesinde son sergisini yapıyor hem de bu müzedeki yöneticilik görevinden ayrılıyordu. Bu serginin açılışı vesilesiyle bazı meslektaşlarıyla dostlarını Malmö’ye davet etmişti. Stockholm’den Kopenhag’a gidip, fotoğraf makinamı bildiğim bir dükkanda değiştirip atlı süvari heykellerini çekip bir müzayededen atlı-süvari heykelleriyle ilgili bir kitap alıp Malmö’ye tam zamanında sergi açılışına yetiştim. Açılışta kimi göreyim istersiniz, Stockholm’de her günü neredeyse birlikte geçirdiğimiz komşum Simon Rees. Açılıştan sonra yemeğe gittik. Charles çok uçmadan iyi bir şarap seçmemi söyledi uzun ve kalabalık masaya. Simon’la biz ayrıca şarap arkadaşıydık Stockholm’de, Avustralya’lıydı ve Yeni Zelanda’da bir müzede küratörlürlük yapıyordu, bir iki aylığına Isveçe davetli gelmişti. Beraber baktık şarap listesine, tuhaf bir şekilde inanılmaz ucuza Amarone bulduk. Önce tedirgin olduk, Charles da oldu, ancak fiyat doğru yazılmıştı, o gece şişelerle Amarone içildi. Venedik Bienali’nde Simon’ı gördüm, Litvanya Pavyonu’nun küratörlüğünü yapıyordu. Sana bir kötü haberim var, Amarone içemeyeceğiz bu sefer Venedik’te dedi. Moskova Bienali sırasında bir sokak köpeği ısırmış, kuduz aşısı olunca 6 ay içki içilemiyormuş. İçemedik, zaten içebilsek dahi vakit yoktu. Geçen hafta Moskova’da yeni açılan sanat mahallerini gezdiriyorlardı, özellikle geçen Moskova Bienali esnasında açılmış ve bir çok ilginç serginin yapıldığı bir yeri gezdirdiler. Eski şarap antrepolarını galeri ve sergi mekanlarına dönüştürmüşler. Mahalden ayrıldık metroya doğru giderken bu yerin çok iyi ama tren istasyonuna yakınındaki çevrenin pek tekin olmadığından bahsediyorlardı. Önemli galerin yanı sıra burada Bienal esnasında çok önemli iki sergi olmuş, biri de küratörlüğünü Lolita’nın yaptığı Litvanya sergisi, diğeri de küratörlüğünü Oleg Kulik’in yaptığı sergi. Tam o sırada üç tane korkunç sokak köpeği ısırma parçalama modunda bize doğru süratle koşmasınlar mı, ben küratör kadının arkasına sığındım. Bunlar bizi parçalamadan geçtiler. Şimdi Moskova Bienali’nde Litvanya pavyonunu yapan Lolita’yla Venedik’te Litvanya pavyonunu yapan Simon üç yıldır birlikteler. Ve hatta Helsinki’de tanıştıklarında ben de ordaydım bir sergi vesilesiyle ve ikisi benim iki sene önce adada kaldığım yerde kalmışlar. Bu arada bizi Moskova’da gezdiren gruptaki sanatçı çocuğu ben ilk Helsinki’de o sergi esnasında tanımıştım. Bu durumda demin geçen üç köpekten öndeki en azgın olanı Simon’ı ısıran köpek olabilir. Doğrusu o anki korkumun köpek ısırmasından mı yoksa altı ay içememek mi olduğundan pek emin değilim.

Bu korkunç köpek badiresini atlattıktan sonra Sovyet tarzı bir Kırım restoranına gittik, maalesef bir düğün vardı ve restoranı kapatmışlardı. Sen Venedik’te Gürcü restoranı yaptın dediler ve Moskova’yı ikiye bölen nehrin üzerindeki beş katlı tahta bir gemiye konuşlanmış Gürcü Restoranı Mama Zora’ya gittik. Nehrin karşısında Moskova Disneyland’ı türü bir Luna Park, onun ilerisinde Sanat Müzesi ve (köpeklerle ilişki içinde yaşamasıyla ünlü sanatçı) Oleg Kulik sergisi, nefis bir gece ve leziz Gürcü mezeleri. Nar şurubu ve erik soslarının şaşlıklara pezevenkliği sayesinde ucuz Altay votkası şerbet gibi yuvarlanmaya başladı. Bu arada Oleg Kuliğin karşıdaki müzede koca dört katın hepsine yayılan sergisi son sergisiymiş, Moğolistan’dan sonra sanat yapmayı bırakmaya karar vermiş. Evrim de kalkmış bana ben Mogolistan’a gitmeden önceki söyleşi buluşmamızda sanat işini bırakıyorum demişim diye tutturdu. Bu iş ancak ciddi bir köpek ısırmasıyla olur gibime geliyor. Moğolistan’daki vahşi köpekler en az Moskova sokak köpekleri kadar meşhur.

Bu yazıyı Mogolistan’da taze kesilen koyun etlerinin taşla pişirilmesiyle yapılan bir yemek tarifiyle bitirmek istiyordum, ancak bu sıcakta insanı bunaltabilecek bir manzaraya sebep olmak istemiyorum, zira tarifi bile yok bu yemeğin, sonradan taşların bile işin içine gireceği oldukça nomadik ve şamanik bir tarz.

Ben yine Venediğe dönecek olursam:
Alessandro’nun bize hoş geldin diye ilk gün açtığı köpürenlerle (olmadık ihalelerde alınan bazı şişeleri kılıçla keserek açtığının notunu düşerek) şarapları ve bazı yemekleri bir kenara bırakırsak, iki şey özellikle Venedik’li olmasıyla önemli.
Haziran ayı başından Ağustos’a kadar, bazan Ağustos’ta dahil Venedikliler’in topladığı minik salyangozlar, bu minik şeylerin tabii ki beslendikleri şey ve yere göre tadları değişiyor ama genelde çok lezzetliler. Bovoleti (bovoyti diye okuyunuz) deniliyor bunlara. Diğeri de Bevarasse denilen laguna kum midyeleri, birer minik vongole diyebiliriz, korkunç lezzetliler.

Venedik deyince akla yine sübye, kalamar, ahtatop gibi mürekkep balıkları ve bunların mürekkeplerinden yapılan spagettiler akla geliyor. Çok eskiden fakirler mahallelerde bidonlar içinde ahtapot kaynatırlarmış mesela. Laguna’dan çıkan kalamar, karides, artık balık ne varsa kızartmaları da önemli, denk gelirseniz balık çorbası da…

Alessandro’nun demokratik bir rehber olması söz konusu değil, bahsettiği ve yolladığı yerler, her şeyin en iyisi ve pahalı yerler, ama arkadaşları var her yerde.

Ambians ve duruma göre tavsiye ettikleri restoranlar: Acquapazza, Agli Alboretti, Osteria da Fiora, Trattoria do Forni…

Nisa’ların, Leyla’ların dadandığı Rialto’daki A la Madonna vitrinli yapısıyla daha demokratik, bize, Istanbul ve Egelilere daha uyan bir yer, tabii Alessandro’nun arkadaşı olduğunuzu bildikleri zaman o beş dakika öncesinin snob garsonları size her şeyin en iyisini tattırmak için yarışıyorlar.
Minik minik kaşık kaşık yenilen yengeçlerden tutunda enginar yüreklerinden hazırlanan neredeyse et yemeği diyebileceğim bir yemeğe kadar. Bu arada mesela yıllardır rastlamadığım kuzu kulaği bulduk orada. Beyaz Soave’lerle bolluk merasimi bizi minik sofistike füzyon ve moleküler numaralardan daha çok kesiyor, özellikle sıcakta ve Venedik’te.

Bir gün yolunuz Alessandro’nun dükkanına düşerse, cerignola zeytininden şöyle bir torba alıp Lido’ya yollanın. Pahalı minik bir ziyafet içinse ve hala şayet getiriyorlarsa, baba oğul gidip keşfettikleri Salamanca Prosciutto’undan 100 gr (12 euro) alıp ağzınızda kuru bir etin çiğnenmeden eridiğine tanık olacaksınız. Ama iki önemli olmazsa olmaz şey var ve dünyanın neresine giderseniz gidin valizinizin bir köşeciğinde birazcık ilaç diye taşıyabileceğiniz iki şeyi ıskalamayın: Toscana’nın Bibbona bölgesinden Biserno markalı zeytin yağı ve tabii ki Modena’dan Balzamik sirke: Acetaia Lodovico Campari e Figlio’dan, 250 gr’cığı sizi mezara kadar idare eder. Dondurmanıza dahi katabileceğinız bir şey bu.

Benden de basit bir tariff, hatta bu tariff Alessandro’nun bile şapkasını uçurdu, cep telefonuyla fotografını çektiğı bu tarif, tarif de demiyelim de bir “trick” isetrseniz, hala telefonunun ekranında duruyor. Beyaz bir tabağa minik bir zeytinyağı göleti hazırlayın, ortasına da birazcık kırmızı şarap damlatın…

Bir de bir yaz tiyosunu bir hatırlama bir keşifle bitireyim: Önce keşif geçen sene Çeşme’de Migros’ta bir beyaz Cadiz şarabı bulup dadanmıştık, özellikle kabuklu deniz ürünleriyle biz bu şarabı şarap da bizi çok sevmişti, ismini şimdi Cabomar diye hatırladığım bu şarap sert ağır tad ve gövdeliydi. Sonra da galiba Dagens Nyheter diye bir İsveç gazetesinin şarap yazarından şöyle bir yazı okuduğumu hatırlıyorum, “valla balıkmış deniz ürünüymüş yazmış kışmış, onu bunu bilmem, Manzanilla’yı yüz kere beyaz şarabın şu’suna bu’suna tercih ederim” türü bir sesleniş. Sonradan keşfettiğim Manzanilla, brandy ve porto türü içkilerin yapıldığı Xerez üzümlerinden yapılıyor, sek ve demokratik ve sizi en güzel siestalara ve ögleden sonra yüzmelerine hazırlayak çakırkeyf bir ruh haline de hazırlıyor. Maalesef her iyi ve demokratik çerçeveli şey gibi Cabomar’da geldi ve ortadan kayboldu, artık getirmiyorlar. Bari insanı yazın zımba gibi yapan Bask beyazı taze Txakoli’den getirseler…




* Şarküteri: Fransızca’dan geldiği gibi sadece kasap değil de bizde kullanılan anlamıyla daha ziyade kaliteli mezelerin ve yeme-içme’yle bağlantılı lezzetli şeylerin satıldığı dükkan: İtalyan’lar da “charcuterie”ye benzer olarak bu dükkanlara “salumeria” da diyorlar, ama modern terim “gastronomia”.

Lorenzo Gastronomia, Calle dei Fabbri, San Marco 4666, Venezia

** Azienda Agricola Villa Monteleone, via Monteleone, 12 Gargagnago – 37020 Sant’Ambrogio

*** I. Dünya Savaşı sırasında İtalya’da bulunan Hemingway popüler kitaplarından biri olan “Across the River and into the Trees” adlı romanında Valpolicella şaraplarından şöyle bahseder: “cordial like the home of a brother whom you get along with”.

**** Burada çok geniş anlamlı bir yeme-içme aleminden ziyade daha sınırlı ve seçici bir birlikte olma durumundan bahsediyorum, iyi bir şarabın kısıtlı ve limitli olmasından ve sohbet/muhabbet/tefekkür biçiminin cereyan edeceği ormamın teknik ve pratik olarak kalabalık olamamasından ötürü. Burada benim kast ettiğim “birlikte yemek”ten ziyade Amarone türü şaraplar söz konusu olunca “birlikte içmek” tabii içilen şarabı da düşünerek, meditatif dememdeki kasıt bu. Mesela Massimo Montanari “birlikte yemek” meselesini araştırırken “convivio” teriminin etimolojisinin birlikte yaşamak (convivere) ama yiyerek-birlikte yaşamak olduğundan bahseder bu terimle de sadece bir kaç seçkin, seçilmişin kast-edilmediğinden bahseder. Masa’nın bir hayat metaforu olduğundan da bahseder. Bu kısım beni ilgilendiriyor, sadece masa değil içilen şarabın kendisi ya da soyut bir nesne olarak içilen şarabı konuşmanın kendisi de metaforik olarak hayat’la ilgili. Bu yüzden meditatif terimini kullandım, bazı şarapların cinsini ya da on ları içme tarzını. Tinsel, spiritüel bir duygudan ziyade felsefi bir refleks bahsetmeye çalıştığım.

***** Cerignola: çok kocaman sert yeşil zeytin, abartısız 4-5 cm uzunluğunda, 2-2.5 cm eninde. Korunurken yağ, sirke felan katılmıyor, üstelik tuzlu dahi değil, nasıl böyle kütür kütür taze kalabiliyor, inanılacak gibi değil. En yakın benzeri İspanya’da var fakat aynı sertlik ve tazeliğe hiç bir zaman ulaşamıyor. Puglia bölgesinde (Bari) Foggia’da üretiliniyor.


******Söz konusu yazı; “Pembe Şarap Zamanı, Mehmet Yalçın, Milliyet Pazar Eki, 8 Temmuz 2007

Not: Valpolicella şarapları üzerine tavsiye edilebilecek en iyi kaynak; “Il vino, la cultura, gli uomini e le aziende” (“Wine, culture, men and wineries”) valpolicella.it (portale ufficiale della Valpolicella) hem kitap hem web sitesi olarak İtalyanca ve İngilizce olarak hazırlanmıştır.

-Hüseyin Bahri ALPTEKİN
Haziran 2007

Mart 09, 2009

Mart 08, 2009

2009/1

bugün Fikir Sahibi Damaklar'ın "2009/ ilk yari yıl kurulu"nu topluyoruz. kadının inşa ediciliğine ve mutfak ile kadının derin bağına övgü niyetine bugün toplanmayı seçtik.

evi ev yapan mutfaktır, mutfağı kuran da kadın. aramızda olan olmayan, aşçı ya da anne, bizi "bir masanın etrafında" toplayan tüm kadınların "ellerine sağlık!"

Dünya Kadınlar Günü'nünüz kutlu olsun.

Mart 05, 2009

Mark Bittman: What’s wrong with what we eat

www.yesek.com sayesinde seyrettim, dinledim ve ne kadar bilsem de gene ürperdim. kızıma bırakacağım bu dünyanın geleceğine ilişkin endişeleri ve "taklit etmeye pek teşne olduğumuz" bir kültürün insan ırkına karşı geliştirdiği umarsız, vahşi yaklaşımı; dikkat aralığımızın 15 dakikaya indiği bu "hızlı" çağda özellikle, unutmamak için seferber olmalıyız fark ettim, yeniden.

lütfen, seyredin, üzerine düşünelim ve paylaşın.

D.

Şubat 18, 2009

Çiğ Sütten Peynir 101

Google yazışma grubumuzda tecrübe ettiğimiz peynire dair küçük bir özettir. Diliyorum evde neler yapabileceğimiz hususunda okuyanlara ilham versin.

D.


Evde peynir yapmak için menşei belli, organizmalara dair raporlaması sağlıklı bir çiflikten yalvar yakar da olsa çiğ süt almanızı öneririm. Market raflarında tetrapak ambalajlarda satılan uht'lenmiş süte dair çok şaibe dolaşıyor, ayrıca oda sıcaklığında durduğu yerde mayalanmasına yardım edecek hiç bir enzimin bu sütlerde (geçirdiği işlemler sebebiyle) kalmadığı söyleniyor. Söz konusu mahsur pastorizasyondan ziyade uht teknolojisiyle ilgili, sanıyorum. Daha detaylı bilgilenmek için Prof. Dr. Ahmet Aydın'ın sitesini ziyaret etmenizi önerebilirim.













Çiğ sütü, olduğu gibi, yani pastorize etmeden, hatta hiç ısıtmadan ama mükemmel temizlenmiş bir kavanoza koydum; sütüm gece gündüz ısı farklarından etkilenmesin diye kavanozumu bir fanusun altına koydum ve 36 saat oda sıcaklığında bıraktım (benim evimin ısısı oldukça yüksek, gündüzleri yaklaşık 23 derece.)













36 saat sonra sütümün üstünde kalın bir yüzey ve dibinde serumsu bir ayrışma oldu. Kapağını açıp baktığımda bir tür yoğurtsu görüntüyle karşılaştım. Kavanozu hareket ettirdiğimde sütün sıvı özelliğini büyük ölçüde kaybettiğini gördüm.

(Bu sürece dair daha detaylı bilgiyi Buttermilk 101 başlığı altında bulabilirsiniz.)













Bu yarım kavanoz yoğurtsulaşmış "kültürlü" mamulü, maya olarak kullanıp, daha fazla sütü kültürlesin diye 5 lt taze çiğ süte kattım. Ekstra lezzet için de 1 lt kefir ilave ettim (gene çiğ sütten kendi üretimim.) Elbette kabım mükemmel temizlenmişti ve süt oda sıcaklığındaydı. Hazırladığım bu karışımı mayalansın diye örttüm, ama sarmadım. İlk mayalanmaya dair yukarıda anlattığım tüm işlemler aynen burada da tekrarlandı, ancak bu kez süre 96 saati buldu.










Sürenin sonunda kaynatılmış ve sıcak ütüyle ütülenmiş bezlere artık yoğurtsulaşmış mamulü döktüm ve lavabonun üzerine süzülmeleri için astım. Yaklasik 36 saatte süzüldüler.













Herbirini teker teker mermer tezgahıma taşıdım, süzülmüş mamulü ufalayıp, ayırdım --ki biraz tuzlayabileyim. Göz kararı tuzladım.













Bezin yardımıyla yoğurup tuzun karışmasını sağladım ve bir araya getirdim.













Yeni ve temiz birer bezin üzerine arzu ettiğim baharatı döküp peynirimi o baharatın üzerinde yuvarladım. Rulolar yaptim













...ve ruluları bu temiz bezlere sararak dinlenmeleri için buzdolabına kaldırdım.

Şubat 13, 2009









































Gündönümü çifliğinde çektiğimiz resimleri grupta paylaştıkça blog'a da post ediyorum. Bu resimler Rojin'in makinasından. Çifliğin yem deposundayız ve Mehmet Sökmen bize yem rasyosunu nasıl oluşturduğunu anlatıyor. Yulaf, yonca, arpa, mısır, slaj.... bir dolu şey yiyor Gündönümü inekleri!