bu önemli bilgi GDO'ya Hayır Platformu aracılığı ile ulaştı:
180. Toplantı Basın Bülteni
21.09.2010
REKLAM KURULU 21.09.2010 TARİHİNDE 180'İNCİ TOPLANTISINI YAPTI.
REKLAM KURULU'NUN 21.09.2010 TARİHLİ TOPLANTISINDA GÖRÜŞÜLEN
DOSYALARLA İLGİLİ ALINAN KARARLAR AŞAĞIDA BELİRTİLMİŞTİR.
4) 2010/499- Konya Şeker Sanayi ve Ticaret A.Ş.'ye ait "Şeker Küpü Küp
Şeker" adlı ürünün ambalajı üzerinde yer alan ;" % 100 doğal pancar
şekeri" ve "Hiçbir şekilde GDO (Genetiği Değiştirilmiş Organizma)
içermez" şeklindeki ifadelerin, Tarım ve Köy İşleri Bakanlığınca
firmaya verilen Üretim İzin Belgesinde yer almadığı, bu nedenle
kullanılamayacağı; ayrıca bu ifadelerin "özellikleri açısından benzer
olan gıdalara üstün olduğunu beyan edecek biçimde" ve " tüm benzer
gıda maddeleri ile aynı karakteristiklere sahip olduğu halde, gıda
maddesinin özel karaktere sahip olduğunu ileri sürecek şekilde" olduğu
tespit edilmiş olup, söz konusu tanıtımların Gıdaların Üretimi
Tüketimi ve Denetlenmesine Dair Yönetmeliğe uygun olmadığına,
Bu durumun, 4077 sayılı Kanunun 16 ncı maddesi hükmüne aykırı
olduğuna, reklam veren Konya Şeker Sanayi ve Ticaret A.Ş. hakkında
anılan reklamları durdurma cezası verilmesine karar verilmiştir.
Ekim 30, 2010
Ekim 29, 2010
dostlarım,
biz, 87 yıl önce bugün, fevkalade zor koşullarda kazanılmış bir Kurtuluş Savaşı'nın ardından, özgürlüğümüzü kazandık ve kendi geleceğimizi tayin hakkını elde ettik. Cumhuriyet'i yönetim biçimimiz olarak seçtiğimiz 29 Ekim 1923 tarihi, aslen, kendi geleceğini tayin hakkını kullanmanın pek gururlu tarihidir.
29 Ekim'in en önemli bayramımız olması, bu yüzdendir.
derim ki bugün, kapılarımızı, pencerelerimizi, sosyal ağlarda profilimizi bayraklarla donatırken bir de dönüp buzdolabımıza, evimize, topraklarımıza ve gazetelerin sayfalarına bakalım: doğal yaşamın, suyun, zeytinin enerji ve maden şirketlerine devredildiği, süt tozundan ete gıdamızı ithal ettiğimiz bugün.. sahiden geleceğimizi tayin hakkı bizim mi, hala?
geleceğimizi tayin hakkına hala sahip miyiz, düşünelim.
Cumhuriyet Bayramı bir bayrak asma ya da fırsat bu fırsat tatile gitme günü değil, fevkalade zor koşullar altında kazanılmış bir özgürlüğü muhafaza edip edemediğimizi düşünme günüdür.
hakkını verelim, dilerim.
hürmetlerimle,
D.
biz, 87 yıl önce bugün, fevkalade zor koşullarda kazanılmış bir Kurtuluş Savaşı'nın ardından, özgürlüğümüzü kazandık ve kendi geleceğimizi tayin hakkını elde ettik. Cumhuriyet'i yönetim biçimimiz olarak seçtiğimiz 29 Ekim 1923 tarihi, aslen, kendi geleceğini tayin hakkını kullanmanın pek gururlu tarihidir.
29 Ekim'in en önemli bayramımız olması, bu yüzdendir.
derim ki bugün, kapılarımızı, pencerelerimizi, sosyal ağlarda profilimizi bayraklarla donatırken bir de dönüp buzdolabımıza, evimize, topraklarımıza ve gazetelerin sayfalarına bakalım: doğal yaşamın, suyun, zeytinin enerji ve maden şirketlerine devredildiği, süt tozundan ete gıdamızı ithal ettiğimiz bugün.. sahiden geleceğimizi tayin hakkı bizim mi, hala?
geleceğimizi tayin hakkına hala sahip miyiz, düşünelim.
Cumhuriyet Bayramı bir bayrak asma ya da fırsat bu fırsat tatile gitme günü değil, fevkalade zor koşullar altında kazanılmış bir özgürlüğü muhafaza edip edemediğimizi düşünme günüdür.
hakkını verelim, dilerim.
hürmetlerimle,
D.
Ekim 27, 2010
Ekim 20, 2010
"normalde halde "hatıra fotoğrafı" bile çekmek yasak --daha önceki tecrübelerimizde hep ensemizde görevliler olduğunu düşünürsek hele! dün kimse "ne işiniz var burada, fotoğraf çekmek yasak" falan demedi bize! sırtımızda kocaman "lüfer koruma timi" yağmurluklarımız ve elimizde uzun sarı mezurolarımızla çinekop kasalarının başında mezat çığırtkanlarının ayağına dolaşmak bahasına girdik, ölçtük, hayıflandık ve "sizin de ekmeğiniz bu, bizim de.. bitti, bitiyor, sonra ne olacak" dedik. kimse "kadın, sana ne" demedi."Ekim 19, 2010
İstanbul Lüfer'e Hasret Kalmasın! kampanya görselleri http://fikirsahibidamaklar.org/paylasim/ adresinde kullanıma açık, sizi bekliyor! dilediğiniz görseli alın, imza yapın, elektronik postanızla yayılsın!
istediğiniz logoyu seçin, facebook'da profil resminiz olsun!
beğendiğiniz bir tanesini en yakındaki copy shop'a mail atın ve t-shirt ya da yaka rozeti hazırlasınlar size! mouse pad yaptırın seçtiğiniz logo'yla veya kahve fincanı!
yayın, yayabildiğiniz kadar! bayrak yapın, denizlerimize, balığımıza göz dikenlere bayrak açın!
hadi! "İstanbul Lüfer'e Hasret Kalmasın!"
istediğiniz logoyu seçin, facebook'da profil resminiz olsun!
beğendiğiniz bir tanesini en yakındaki copy shop'a mail atın ve t-shirt ya da yaka rozeti hazırlasınlar size! mouse pad yaptırın seçtiğiniz logo'yla veya kahve fincanı!
yayın, yayabildiğiniz kadar! bayrak yapın, denizlerimize, balığımıza göz dikenlere bayrak açın!
hadi! "İstanbul Lüfer'e Hasret Kalmasın!"
Ekim 18, 2010
çocuklarımızın lüferidir, bu tezgahlardaki!
sevgili dostlarım,
sular soğuyup balık sürüler halinde Boğaz'a girdiğinden ve gırgır tekneleri son değişen yasaya sırtlarını dayayarak fütursuzca çekmeye başladıklarından beri, onları, tezgahlarda kilosu 10 liradan çinekop satılmaya başladı.
aşağıda ilginize iki fotoğraf sunuyorum.
hangi canlı bu ağlardan kaçabilir, bu katliamdan hangi balık kurtulabilir acaba.. sorun kendinize ve dostlarınızın da sorgulamasını sağlamak üzere ilgilerine yönlendirin link'deki fotoğrafları..
dün dolaştım Eminönü'nü, Kadıköy'ü.. herkes biliyor yapılanın bir kıyım, bir katliam olduğunu. kimse isyanını dile getirmiyor, hayretle farkettim. herkes olup bitenin farkında ama yüzlemiyor diğerini. katliam, fotoğraflarda belgeli oysa.
bu mektubumla sessizliğinizi bozmaya davet ediyorum sizleri: bu katliama göz yummayın, sessiz kalmayın. siz zaten 24 cm'in altında lüfer almayın dostlarım, ama balıkçınıza da sattırmayın! sorun, sorgulayın, yüksek sesle itiraz edin o tezgaha...
balıkçınızın tezgahındaki çinekop ya da sarıkanat çocuğunuzun lüferidir aslında.
çocuğunuzun lüferine sahip çıkın!
hürmetlerimle,
D.
sular soğuyup balık sürüler halinde Boğaz'a girdiğinden ve gırgır tekneleri son değişen yasaya sırtlarını dayayarak fütursuzca çekmeye başladıklarından beri, onları, tezgahlarda kilosu 10 liradan çinekop satılmaya başladı.
aşağıda ilginize iki fotoğraf sunuyorum.
hangi canlı bu ağlardan kaçabilir, bu katliamdan hangi balık kurtulabilir acaba.. sorun kendinize ve dostlarınızın da sorgulamasını sağlamak üzere ilgilerine yönlendirin link'deki fotoğrafları..
dün dolaştım Eminönü'nü, Kadıköy'ü.. herkes biliyor yapılanın bir kıyım, bir katliam olduğunu. kimse isyanını dile getirmiyor, hayretle farkettim. herkes olup bitenin farkında ama yüzlemiyor diğerini. katliam, fotoğraflarda belgeli oysa.
bu mektubumla sessizliğinizi bozmaya davet ediyorum sizleri: bu katliama göz yummayın, sessiz kalmayın. siz zaten 24 cm'in altında lüfer almayın dostlarım, ama balıkçınıza da sattırmayın! sorun, sorgulayın, yüksek sesle itiraz edin o tezgaha...
balıkçınızın tezgahındaki çinekop ya da sarıkanat çocuğunuzun lüferidir aslında.
çocuğunuzun lüferine sahip çıkın!
hürmetlerimle,
D.
Ekim 13, 2010
iş başa düştü dostlarım!
sevgili dostlarım,
Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı'nın Boğaz'ı gırgır avına açmasının tasası giderilemeden, size bir haberim daha var, malesef: Karadeniz'de ve Boğaz girişinde gırgır tekneleri çinekop çekmeye başladılar, bu hafta itibarıyla balık tezgahlarında ve lokantalarda boy gösterir artık.
Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı 14cm'lik çinekopu yasal av kabul ediyor, biliyorsunuz. dolayısıyla yasanın takipçisi Sahil Güvenlik de bildiği halde durumu ve kampanyamızın haklılığını teslim ettiği halde tüm toplantılarda... hiç bir şey yapamıyor!
anlayacağınız "çinekop avlanıyor burada" diye şikayet edeceğimiz bir mercii yok!
balıkçımız da ne zamandır bereketli bir av beklemekte ve bir yandan küresel ısınmanın etkisi, bir yandan azalan av kaynakları ve diğer yandan da üzerindeki borcun baskısı... ona güvenme, avlamamasını isteme imkanımız da yok!
oysa biz biliyoruz ki, 14 cm'lik çinekop henüz yumurta bırakmamış lüferdir ve lüferin soyu da tükenmekte!
dolayısıyla iş gene bize düşüyor dostlarım:
- gittiğiniz her yerde lüferin yavrusuna çinekop ve sarıkanat dendiğini vurgulayın.
- sağ elinizin karışını açın, ölçün. metre her daim taşıyamazsınız ama elinizle göz kararı da olsa ölçebilirsiniz size sunulan balığı: 24 cm'in altında lüfer balığını almayın, yemeyin.
- tezgahında iri lüfer gördüğünüz balıkçıyı, sarıkanat ve çinekop satmayan lokantacıyı onurlandırın, alış verişinizi ondan yapın, dostlarınızı ona yönlendirin, destek çıkın
- Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı'na bir soru dilekçesi gönderin: "Slow Food, Fikir Sahibi Damaklar hareketi 14 cm'lik çinekopu avlamaya devam ettiğimiz taktirde lüferin soyunun tükeneceğini söylüyor, Tarım Bakanlığı bu konuda bir çalışma yapıyor mu?" diye sorun.
- bugün tanesi 5 liraya gelmeyen çinekop, tanesi 35 liralık lüferin yanında "ucuz" görünebilir, ama o canım balığın çinekop haliyle 5 lira, bir yıl sonra lüfer halinde ise 35 lira geldiğini unutmayın. çinekop yemeyerek hem lüferin soyuna, hem balıkçımızın kazancına, hem de doğamızın sürdürülebilirliğine katkınız olduğunu herkese anlatın.
ucuz bir çinekopa çocuklarımızın lüferini sattırmayalım!
iş başa düştü dostlarım.
dolayısıyla hadi!
iş başına :))
biz de balıkçımız da lüfere hasret kalmayalım!
hürmetlerimle,
D.
Defne Koryürek
Slow Food, Fikir Sahibi Damaklar kurucu lideri
www.fikirsahibidamaklar.org
www.slowfoodanadolu.com
www.slowfood.com
Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı yetkililerine yollayacağınız dilekçeler için e-adresler:
yayin.baskan@tarim.gov.tr,
nihat.pakdil@tarim.gov.tr,
maydemir@kkgm.gov.tr,
duralik@kkgm.gov.tr,
vahdettink@kkgm.gov.tr,
maksoye@hotmail.com,
selamigulay@hotmail.com
Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı'nın Boğaz'ı gırgır avına açmasının tasası giderilemeden, size bir haberim daha var, malesef: Karadeniz'de ve Boğaz girişinde gırgır tekneleri çinekop çekmeye başladılar, bu hafta itibarıyla balık tezgahlarında ve lokantalarda boy gösterir artık.
Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı 14cm'lik çinekopu yasal av kabul ediyor, biliyorsunuz. dolayısıyla yasanın takipçisi Sahil Güvenlik de bildiği halde durumu ve kampanyamızın haklılığını teslim ettiği halde tüm toplantılarda... hiç bir şey yapamıyor!
anlayacağınız "çinekop avlanıyor burada" diye şikayet edeceğimiz bir mercii yok!
balıkçımız da ne zamandır bereketli bir av beklemekte ve bir yandan küresel ısınmanın etkisi, bir yandan azalan av kaynakları ve diğer yandan da üzerindeki borcun baskısı... ona güvenme, avlamamasını isteme imkanımız da yok!
oysa biz biliyoruz ki, 14 cm'lik çinekop henüz yumurta bırakmamış lüferdir ve lüferin soyu da tükenmekte!
dolayısıyla iş gene bize düşüyor dostlarım:
- gittiğiniz her yerde lüferin yavrusuna çinekop ve sarıkanat dendiğini vurgulayın.
- sağ elinizin karışını açın, ölçün. metre her daim taşıyamazsınız ama elinizle göz kararı da olsa ölçebilirsiniz size sunulan balığı: 24 cm'in altında lüfer balığını almayın, yemeyin.
- tezgahında iri lüfer gördüğünüz balıkçıyı, sarıkanat ve çinekop satmayan lokantacıyı onurlandırın, alış verişinizi ondan yapın, dostlarınızı ona yönlendirin, destek çıkın
- Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı'na bir soru dilekçesi gönderin: "Slow Food, Fikir Sahibi Damaklar hareketi 14 cm'lik çinekopu avlamaya devam ettiğimiz taktirde lüferin soyunun tükeneceğini söylüyor, Tarım Bakanlığı bu konuda bir çalışma yapıyor mu?" diye sorun.
- bugün tanesi 5 liraya gelmeyen çinekop, tanesi 35 liralık lüferin yanında "ucuz" görünebilir, ama o canım balığın çinekop haliyle 5 lira, bir yıl sonra lüfer halinde ise 35 lira geldiğini unutmayın. çinekop yemeyerek hem lüferin soyuna, hem balıkçımızın kazancına, hem de doğamızın sürdürülebilirliğine katkınız olduğunu herkese anlatın.
ucuz bir çinekopa çocuklarımızın lüferini sattırmayalım!
iş başa düştü dostlarım.
dolayısıyla hadi!
iş başına :))
biz de balıkçımız da lüfere hasret kalmayalım!
hürmetlerimle,
D.
Defne Koryürek
Slow Food, Fikir Sahibi Damaklar kurucu lideri
www.fikirsahibidamaklar.org
www.slowfoodanadolu.com
www.slowfood.com
Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı yetkililerine yollayacağınız dilekçeler için e-adresler:
yayin.baskan@tarim.gov.tr,
nihat.pakdil@tarim.gov.tr,
maydemir@kkgm.gov.tr,
duralik@kkgm.gov.tr,
vahdettink@kkgm.gov.tr,
maksoye@hotmail.com,
selamigulay@hotmail.com
Ekim 11, 2010
Süt Tüketicisinin Bilgisine..
Sayın Tüketici,
Gidecek, başvuracak merciiler zaman alıyor, bu arada da “atı alan Üsküdar’ı geçiyor”; dolayısıyla tez elden haber veriyoruz ki sütümüze, yoğurdumuza katılmak üzere Melaminli Süt Tozu'na ithalat izni (06.10.2010) çıktı.
Bundan sonra yediğiniz yoğurt, içtiğiniz süt, çocuğunuza aldığınız kurabiye ve hatta çikolatada bizim ürettiğimiz çiğ süt değil, Çin’den veya AB’ den ithal ve içeriğinde Melamin olduğunu bildiğimiz süt tozu olacak.
Nereden mi biliyoruz?
Öncelikle işimiz bu: bizler çiğ süt üreticileriyiz.
Ayrıca AB’ye uyum sürecinde ülkemiz de EFSA adlı gıda kuruluşunun standartlarını benimsedi ve EFSA süt tozunun 1 kilogramında 2 Miligram melamin olmasına müsade etmekte!
Peki Melamin nedir?
Petrol türevi bir madde olup bildiğimiz tabak yapımında kullanılır. Süte katıldığında sütün içeriğindeki protein oranını göstermeye yarayan bir maddedir.
Dolayısıyla mesele nerede?
Melamin biraz fazla katıldığında sütteki proteini olduğundan yüksek göstermeye yarar: yani adi bir hilenin de aracıdır.
Hatırlayacaksınız, 2008 yılında gazetelerde okudunuz, Çin'de 3 bin civarında çocuk Melamin katılmış süt tozundan hastalandı ve 6'sı öldü. Gene geçen yaz okudunuz, Çin'de 103 ton Melamin katılmış süt tozu yakalandı ve Amerika süt tozu ithalatını bu ülkeden durdurdu. Raflardan ürünler toplatıldı.
Biz ise daha geçen hafta Çin'le fevkalade ticaret koşulları anlaşması imzaladık ve aynı tarihlerde de süt tozu ithalatına izin verdik!
Süt tozu hangi ülkeden ithal edilirse edilsin içindeki melamin miktarı en az kiloda 2 miligram olacaktır.
İki ile iki dört eder!
Sayın Tüketiciler,
Süt tozu yokluk vakti ya da savaş zamanı askeriye için değerlendirilebilecek bir maddedir ancak “çiğ süt”ün yanında “süt tozu” en hakiki haliyle bile eksik kalır. Gerçek gıda “çiğ süt”tür.
Çiğ sütten yapılmamış yoğurt, çiğ sütten yapılmamış tereyağ... gerçek gıda olmayacaktır, eksik gıda olacaktır.
Süt tozu, en hakiki haliyle bile eksik kalırken, Melamin katkısı ile “zehir”e dönüşmektedir.
Yoğurdumuzun, sütümüzün, tereyağımızın “zehir”e dönüştürüldüğü bir zamandayız ve biz çiğ süt üreticileri sizleri olanlardan haberdar etmek, uyarmak, seçimlerinize dikkat etmeye teşvik etmek istedik.
Bir süt ya da süt ürününün içeriğinde süt tozu olup olmadığı üzerinde yazmamakta. Bu eksiğin giderilmesine yönelik geçen bahar başlattığımız bir kampanya var. Siz de katılın.
174’ü arayın ve tercih ettiğiniz markanın süt ürününde, örneğin yoğurdunda, süt tozu kullanıp kullanmadığını öğrenmek istediğinizi iletin. Bakalım ne cevap gelecek!
O zamana kadar da ne yapın yapın ama “zehir” tüketmeyin.
Çocuklarımız adına,
Çiğ Süt Üreticileri ve Tüketicileri Grubu
Bağımsız Süt Platformu
Gidecek, başvuracak merciiler zaman alıyor, bu arada da “atı alan Üsküdar’ı geçiyor”; dolayısıyla tez elden haber veriyoruz ki sütümüze, yoğurdumuza katılmak üzere Melaminli Süt Tozu'na ithalat izni (06.10.2010) çıktı.
Bundan sonra yediğiniz yoğurt, içtiğiniz süt, çocuğunuza aldığınız kurabiye ve hatta çikolatada bizim ürettiğimiz çiğ süt değil, Çin’den veya AB’ den ithal ve içeriğinde Melamin olduğunu bildiğimiz süt tozu olacak.
Nereden mi biliyoruz?
Öncelikle işimiz bu: bizler çiğ süt üreticileriyiz.
Ayrıca AB’ye uyum sürecinde ülkemiz de EFSA adlı gıda kuruluşunun standartlarını benimsedi ve EFSA süt tozunun 1 kilogramında 2 Miligram melamin olmasına müsade etmekte!
Peki Melamin nedir?
Petrol türevi bir madde olup bildiğimiz tabak yapımında kullanılır. Süte katıldığında sütün içeriğindeki protein oranını göstermeye yarayan bir maddedir.
Dolayısıyla mesele nerede?
Melamin biraz fazla katıldığında sütteki proteini olduğundan yüksek göstermeye yarar: yani adi bir hilenin de aracıdır.
Hatırlayacaksınız, 2008 yılında gazetelerde okudunuz, Çin'de 3 bin civarında çocuk Melamin katılmış süt tozundan hastalandı ve 6'sı öldü. Gene geçen yaz okudunuz, Çin'de 103 ton Melamin katılmış süt tozu yakalandı ve Amerika süt tozu ithalatını bu ülkeden durdurdu. Raflardan ürünler toplatıldı.
Biz ise daha geçen hafta Çin'le fevkalade ticaret koşulları anlaşması imzaladık ve aynı tarihlerde de süt tozu ithalatına izin verdik!
Süt tozu hangi ülkeden ithal edilirse edilsin içindeki melamin miktarı en az kiloda 2 miligram olacaktır.
İki ile iki dört eder!
Sayın Tüketiciler,
Süt tozu yokluk vakti ya da savaş zamanı askeriye için değerlendirilebilecek bir maddedir ancak “çiğ süt”ün yanında “süt tozu” en hakiki haliyle bile eksik kalır. Gerçek gıda “çiğ süt”tür.
Çiğ sütten yapılmamış yoğurt, çiğ sütten yapılmamış tereyağ... gerçek gıda olmayacaktır, eksik gıda olacaktır.
Süt tozu, en hakiki haliyle bile eksik kalırken, Melamin katkısı ile “zehir”e dönüşmektedir.
Yoğurdumuzun, sütümüzün, tereyağımızın “zehir”e dönüştürüldüğü bir zamandayız ve biz çiğ süt üreticileri sizleri olanlardan haberdar etmek, uyarmak, seçimlerinize dikkat etmeye teşvik etmek istedik.
Bir süt ya da süt ürününün içeriğinde süt tozu olup olmadığı üzerinde yazmamakta. Bu eksiğin giderilmesine yönelik geçen bahar başlattığımız bir kampanya var. Siz de katılın.
174’ü arayın ve tercih ettiğiniz markanın süt ürününde, örneğin yoğurdunda, süt tozu kullanıp kullanmadığını öğrenmek istediğinizi iletin. Bakalım ne cevap gelecek!
O zamana kadar da ne yapın yapın ama “zehir” tüketmeyin.
Çocuklarımız adına,
Çiğ Süt Üreticileri ve Tüketicileri Grubu
Bağımsız Süt Platformu
Ekim 10, 2010
10.10.10, sabah saat 10'da bir araya gelen ve serin hatta soğuk olan havaya aldırmaksızın kendi yaptıkları ekmekleri, börekleri, dolmaları, kısırları, reçelleri, peynirleri, çiğ süt ile lezzetlendirdikleri çay ve kahvelerinin eşliğinde paylaşan çoluk çocuk bir grup Fikir Sahibi Damaklar üyesi küresel ısınmaya dair kaygılara bir çözümün de tarımda ilkel olana dönerek yakalanıp yakalanamayacağını "gdo'ya hayır" duruşları üzerinden değerlendirdiler.
grubun bir kısmı saat 15:00'de İstiklal caddesi'ndeki yürüyüşe de katıldı!
Ekim 08, 2010
Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı yetkililerine açık mektup:
Sayın yetkili,
Aşağıda ekli (1) numaralı belgede göreceğiniz üzere 25 Eylül 2010 tarihinden itibaren tüketiciler ve balıkçılar olarak ortak bir dilekçe ile üç maddeden oluşan sorularımızı Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı'ndaki tüm ilgili kişi ve kurumların dikkatine yollamıştık.
Aşağıda ekli (2) numaralı belgede detaylarını bulacağınız üzere Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı sayın Dr. Nihat Pakdil ve Genel Müdür sayın Doç. Dr. Muzaffer Aydemir'in açıklamaları 6 Ekim 2010 itibarı ile elimize ulaştı.
Teşekkür ederim.
Ancak cevapların beni tatmin etmediğini üzülerek bildiririm.
Soruların net iletememiş olma ihtimalini de göze alarak tekrar etmek istiyorum:
İstanbul Boğazı gırgır avcılığına aslen kapalı bir bölgeyken ve "sürdürülebilir balıkçılık" bağlamında Marmara Denizi'ni değerlendiren pek çok rapor da bu yasağın devamını tavsiye etmekteyken, Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı'nın bu haklı gerekçelere dayanarak Boğaz'ın Karadeniz girişi dahil olmak üzere gırgır ve trol avcılığına tümden kapatmasını beklemekteydim.
Oysa görüyorum ki yasak alan daraltılmakta ve av alanları genişletilmekte.
Sayın Pakdil ve sayın Aydemir aşağıda ekli (2) numaralı belgede görüldüğü üzere "Avcılık sınırının Paşabahçe'de olması av yapan balıkçı gemilerinin akıntı nedeni ile yasak alan içine sürüklenmesine ya da deniz trafiğinde tehlikeli durumlara yol açmakta idi." diyorlar.
1. Bu durumda Boğaz'ın gırgır avcılığına tümüyle kapatılması daha verimli ve daha gerçekçi bir çözüm olmaz mıydı?
Balıkçının yasak bölgelerde avlanması Sahil Koruma aracılığı ile denetlenmesi gereken ve bildiğim kadarı ile cezai karşılığı olan bir durumdur. Ceza, balıkçının yanlışını tekrarlamaması adına önemli bir yaptırımdır.
Boğaz'da gırgır ile balık avlanmamasının nedeni salt deniz trafiği olmayıp, Marmara'da üreyecek balığa rahat bir geçiş imkanı yaratılarak Boğazlar ve Marmara'daki balık stoklarının korunması olması gerektiği bilim adamlarınca raporlanmış ve herkes tarafından da bilinen bir gerçektir.
Hal buyken "av yapan balıkçı gemilerinin akıntı nedeni ile yasak alan içine sürüklenmesi" Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı'nin yasakları kaldırarak düzenlediği bir duruma dönüşmüştür!
Yasak alanda avlandıkları için geçen sezon ceza alan balıkçılar, bu durumda, bu sezon yasakların kaldırılması yoluyla ödüllendirilmişlerdir.
Devletin kural koyarken niyetine, kuralı uygularken göstereceği disipline inanmak isterim. Ceza bir balık sezonu verilir, bir diğerinde kaldırılırsa disiplinden bahsetmek fevkalade zor olacaktır, korkarım.
Ve sormak isterim, İstanbullu balıkçı ve balık tüketicisi için balık stoklarındaki azalma önemli bir gündem maddesiyken:
2. Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı nazarında İstanbul Boğazı'nın çözüm bekleyen en birincil sorunu nedir?
3. Aşağıda ekli (3) numaralı belgeye konu olan toplantı için devlet kesesinden bir bütçe oldu mu, bilgi verilmesini rica ederim.
Sayın yetkili,
Ben bir İstanbullu olarak, Boğaz'ın ve Marmara'nın balık stoklarının korunması ve hatta arttırılması amacıyla Boğaz'ın, Karadeniz girişinden itibaren gırgır avcılığına tamamen ve istisnasız kapatılmasında ısrarcı ve takipçi olacağımı iletmek isterim.
Aksi durumda zira, çocuklarımıza miras bırakacak ne bir deniz ne de balık kalmayacağı kanaatindeyim.
Bilgilerinize arz ederim.
Saygılarımla,
Defne Koryürek
Slow Food, Fikir Sahibi Damaklar
Aşağıda ekli (1) numaralı belgede göreceğiniz üzere 25 Eylül 2010 tarihinden itibaren tüketiciler ve balıkçılar olarak ortak bir dilekçe ile üç maddeden oluşan sorularımızı Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı'ndaki tüm ilgili kişi ve kurumların dikkatine yollamıştık.
Aşağıda ekli (2) numaralı belgede detaylarını bulacağınız üzere Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı sayın Dr. Nihat Pakdil ve Genel Müdür sayın Doç. Dr. Muzaffer Aydemir'in açıklamaları 6 Ekim 2010 itibarı ile elimize ulaştı.
Teşekkür ederim.
Ancak cevapların beni tatmin etmediğini üzülerek bildiririm.
Soruların net iletememiş olma ihtimalini de göze alarak tekrar etmek istiyorum:
İstanbul Boğazı gırgır avcılığına aslen kapalı bir bölgeyken ve "sürdürülebilir balıkçılık" bağlamında Marmara Denizi'ni değerlendiren pek çok rapor da bu yasağın devamını tavsiye etmekteyken, Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı'nın bu haklı gerekçelere dayanarak Boğaz'ın Karadeniz girişi dahil olmak üzere gırgır ve trol avcılığına tümden kapatmasını beklemekteydim.
Oysa görüyorum ki yasak alan daraltılmakta ve av alanları genişletilmekte.
Sayın Pakdil ve sayın Aydemir aşağıda ekli (2) numaralı belgede görüldüğü üzere "Avcılık sınırının Paşabahçe'de olması av yapan balıkçı gemilerinin akıntı nedeni ile yasak alan içine sürüklenmesine ya da deniz trafiğinde tehlikeli durumlara yol açmakta idi." diyorlar.
1. Bu durumda Boğaz'ın gırgır avcılığına tümüyle kapatılması daha verimli ve daha gerçekçi bir çözüm olmaz mıydı?
Balıkçının yasak bölgelerde avlanması Sahil Koruma aracılığı ile denetlenmesi gereken ve bildiğim kadarı ile cezai karşılığı olan bir durumdur. Ceza, balıkçının yanlışını tekrarlamaması adına önemli bir yaptırımdır.
Boğaz'da gırgır ile balık avlanmamasının nedeni salt deniz trafiği olmayıp, Marmara'da üreyecek balığa rahat bir geçiş imkanı yaratılarak Boğazlar ve Marmara'daki balık stoklarının korunması olması gerektiği bilim adamlarınca raporlanmış ve herkes tarafından da bilinen bir gerçektir.
Hal buyken "av yapan balıkçı gemilerinin akıntı nedeni ile yasak alan içine sürüklenmesi" Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı'nin yasakları kaldırarak düzenlediği bir duruma dönüşmüştür!
Yasak alanda avlandıkları için geçen sezon ceza alan balıkçılar, bu durumda, bu sezon yasakların kaldırılması yoluyla ödüllendirilmişlerdir.
Devletin kural koyarken niyetine, kuralı uygularken göstereceği disipline inanmak isterim. Ceza bir balık sezonu verilir, bir diğerinde kaldırılırsa disiplinden bahsetmek fevkalade zor olacaktır, korkarım.
Ve sormak isterim, İstanbullu balıkçı ve balık tüketicisi için balık stoklarındaki azalma önemli bir gündem maddesiyken:
2. Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı nazarında İstanbul Boğazı'nın çözüm bekleyen en birincil sorunu nedir?
3. Aşağıda ekli (3) numaralı belgeye konu olan toplantı için devlet kesesinden bir bütçe oldu mu, bilgi verilmesini rica ederim.
Sayın yetkili,
Ben bir İstanbullu olarak, Boğaz'ın ve Marmara'nın balık stoklarının korunması ve hatta arttırılması amacıyla Boğaz'ın, Karadeniz girişinden itibaren gırgır avcılığına tamamen ve istisnasız kapatılmasında ısrarcı ve takipçi olacağımı iletmek isterim.
Aksi durumda zira, çocuklarımıza miras bırakacak ne bir deniz ne de balık kalmayacağı kanaatindeyim.
Bilgilerinize arz ederim.
Saygılarımla,
Defne Koryürek
Slow Food, Fikir Sahibi Damaklar
Ekim 06, 2010
10/10/10
GDO'suz Pikniğe Çağrı
2010 dünyada sıcaklığın rekor seviyelere ulaştığı, sel, kuraklık gibi doğal
afetlerin hayatımızı tehdit ettiği bir yıl. Hepimizin artık harekete geçme
zamanı geldi. İklim krizine yeter demek ve sesimizi duyurmak için Amerikali
cevreci ve akademisyen tarafından baslatilan, 350.org
öncülüğünde 10/10/10'da 184 ulkede 6000'i aşkın etkinlik düzenleniyor. Kimi
çatısına güneş paneli koyuyor, kimi yürüyüş düzenliyor, kimi ağaç dikiyor,
kimisi de rüzgar enerjisi projesi başlatıyor.
Slow Food/ Fikir Sahibi Damaklar da 10/10/10'da iklim degisikliginden en cok
etkilenen alanlardan biri olan tarıma işaret ederek, GDO’suz bir piknik
organize ediyor. Endüstriyel tarım yerine organik ve sürdürülebilir tarımı savunmak,
dev şirketler yerine küçük çiftçiyi desteklemek, tek bitki tarımı yerine
tarımsal biyoçeşitliliği desteklemek ve ne yiyeceğimize kendimiz karar
vermek için GDO'suz bir buluşma/piknik yapmak üzere sözleştik. Pazar günü
İstanbul’da Maçka Parkı’nda 10:00-12:00 saatleri arası düzenlenecek pikniğe
herkes davetli.
Sonrasında saat 15:00’da Galatasaray’dan Taksim’e Kuresel Eylem Grubu
tarafında organize edilen yürüyüşe Naom Chomsky, Ömer Madra ve 350’ye destek verenler
de katılacak.
NEDEN “350” VE NE ISTIYORUZ?
Bilim insanları ve iklim uzmanları, artık atmosferdeki karbondioksit
miktarının güvenli üst sınırının milyonda 350 parçacık olması gerektiğini
söylüyor.
Atmosferdeki mevcut karbondioksit miktarı ise milyonda 392 parçacık ve her
yıl yaklaşık 2 ppm artıyor. Bu oran güvenli sınırın çok üzerinde!!! Hatta
bilim insanları, 392 ppm’in gezegen tarihinin en yüksek değeri olduğunu
söylüyorlar. Şu an uçurumun kenarında bulunuyoruz, atmosferdeki
karbondioksit miktarı hızlı bir şekilde milyonda 350 parçacığa inmezse bu
yıl içinde iklim değişikliğinden kaynaklanan felaketler, önümüzdeki yıllarda
daha da artarak devam edecekler.
2007 yılında Hükümetlerarası İklim Paneli’ni oluşturan bilim insanları,
iklim değişikliği konusunda harekete geçilmezse yaşanılacak senaryoları
raporlarında sıraladılar. Bu raporlarda 2020 yılında öngördükleri buzul
erimelerini, şimdilerde yaşıyoruz. Okyanusta bir çok ada önümüzdeki bir kaç
yıl içinde sular altında kalacak ve o insanların bin yıllardır var oldukları
topraklar artık ‘

Maçka Parkı'nda buluşacağımız bölge:
"üzerinden teleferik geçen katmanlı havuz" ve etrafındaki çimenlik alan..
GDO'suz Pikniğe Çağrı
2010 dünyada sıcaklığın rekor seviyelere ulaştığı, sel, kuraklık gibi doğal
afetlerin hayatımızı tehdit ettiği bir yıl. Hepimizin artık harekete geçme
zamanı geldi. İklim krizine yeter demek ve sesimizi duyurmak için Amerikali
cevreci ve akademisyen tarafından baslatilan, 350.org
öncülüğünde 10/10/10'da 184 ulkede 6000'i aşkın etkinlik düzenleniyor. Kimi
çatısına güneş paneli koyuyor, kimi yürüyüş düzenliyor, kimi ağaç dikiyor,
kimisi de rüzgar enerjisi projesi başlatıyor.
Slow Food/ Fikir Sahibi Damaklar da 10/10/10'da iklim degisikliginden en cok
etkilenen alanlardan biri olan tarıma işaret ederek, GDO’suz bir piknik
organize ediyor. Endüstriyel tarım yerine organik ve sürdürülebilir tarımı savunmak,
dev şirketler yerine küçük çiftçiyi desteklemek, tek bitki tarımı yerine
tarımsal biyoçeşitliliği desteklemek ve ne yiyeceğimize kendimiz karar
vermek için GDO'suz bir buluşma/piknik yapmak üzere sözleştik. Pazar günü
İstanbul’da Maçka Parkı’nda 10:00-12:00 saatleri arası düzenlenecek pikniğe
herkes davetli.
Sonrasında saat 15:00’da Galatasaray’dan Taksim’e Kuresel Eylem Grubu
tarafında organize edilen yürüyüşe Naom Chomsky, Ömer Madra ve 350’ye destek verenler
de katılacak.
NEDEN “350” VE NE ISTIYORUZ?
Bilim insanları ve iklim uzmanları, artık atmosferdeki karbondioksit
miktarının güvenli üst sınırının milyonda 350 parçacık olması gerektiğini
söylüyor.
Atmosferdeki mevcut karbondioksit miktarı ise milyonda 392 parçacık ve her
yıl yaklaşık 2 ppm artıyor. Bu oran güvenli sınırın çok üzerinde!!! Hatta
bilim insanları, 392 ppm’in gezegen tarihinin en yüksek değeri olduğunu
söylüyorlar. Şu an uçurumun kenarında bulunuyoruz, atmosferdeki
karbondioksit miktarı hızlı bir şekilde milyonda 350 parçacığa inmezse bu
yıl içinde iklim değişikliğinden kaynaklanan felaketler, önümüzdeki yıllarda
daha da artarak devam edecekler.
2007 yılında Hükümetlerarası İklim Paneli’ni oluşturan bilim insanları,
iklim değişikliği konusunda harekete geçilmezse yaşanılacak senaryoları
raporlarında sıraladılar. Bu raporlarda 2020 yılında öngördükleri buzul
erimelerini, şimdilerde yaşıyoruz. Okyanusta bir çok ada önümüzdeki bir kaç
yıl içinde sular altında kalacak ve o insanların bin yıllardır var oldukları
topraklar artık ‘

Maçka Parkı'nda buluşacağımız bölge:
"üzerinden teleferik geçen katmanlı havuz" ve etrafındaki çimenlik alan..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








