Ağustos 25, 2010

Ağustos 23, 2010

"İstanbullu Denizini Özlüyor!"

sevgili dostlarım,

28 Ağustos Ctesi günü, saat 10:00-14:00 arasında, Büyükada'da, Adalar Müzesi açılış etkinlikleri çerçevesinde iki meclis topluyoruz:

- ilki Bakırköy, Kadıköy ve Küçükyalı Su Ürünleri Kooperatifleri başta olmak üzere balıkçılarımızın bir araya geleceği bir dert ve çözüm arama meclisi,
- diğeri ise İstanbul'un denizlerini konuşacak tüm yemekçileri davet eden bir sohbet meclisi..

birini diğerinden ayırmadan ve akademik bir formata sokmaksızın üretici ile tüketicinin bir birini anlaması ve ortak çözümler üretebilmesi adına dost meclisleri olmasını istiyoruz, her ikisinin de. İstanbullu olmak, zira, değerlerini idrak etmek, sahiplenmek ve onlarla gurur duymak demek. üreticisiyle tüketicisiyle..

gelmenizi çok isterim, müsait misiniz o gün, katılır mısınız aramıza?

sevgilerimle,
D.

tarih: 28 Ağustos, Ctesi
yer: Adalar Belediyesi toplantı salonu, Büyükada
saat: 10:00-14:00

Ağustos 20, 2010

"ucuz" olana dair..

dostlarım,

sıcak ve taze'de "gıda ucuz olamaz!" demişim, ekşi sözlük'deki bir entry "herhalde öyle demek istememiştir" diye değerlendirmiş.

"gıda ucuz olmalı, demek istemiş" diye düşündüm, yanılmış olabilirim elbette ama ve konu üzerine bakışımı sunmak ihtiyacı hissettim, zira beni çok endişelendiren bir yanı var bu gıdanın "ucuz" olması gerektiği inancının..

öncelikle, gıdanın ucuzluğu üretimin sanayileşmesi yani bant tipi üretim metodlarının tarım ve hayvancılığa adaptasyonu ile mümkün olabilmekte. "ucuz" gıda, bu sayede, bize "pahalı" elektronik oyuncaklar ve her sezon aldığımız yeni gömlek ve t-shirtleri satın alma imkanı veriyor.

denklem böyle bir denklem ve sürdürülebilir yanı yok.

"Türkiye'de bütün bireyler hangi tür gıdalar tükettiğini ve bu gıdanın nasıl üretildiğini düşünmeli, bu konuda bilgi sahibi olmalıdır.Türkiye gıda endüstrisinin önde gelen aktörleri de - perakendeciler, üreticiler, gıda işleyen firmalar, hükümet vs. - gıda arzını sorgulamak durumundadır."

gıdada "ucuz" kavramına alıştıranlar bizi ve dolayısıyla muazzam karlı şirketler yaratanlar "dünya açlığın eşiğinde" diye bir terane tutturmuşlar ve öyle mükemmel süslüyorlar ki bu yalanı..okumazsanız, araştırmazsanız yutmanız işten değil.

"GDO'lar dünyada açlığın giderilmesi ve tarım ilacının kullanılması oranının düşürülmesi gibi güzel söylemlerle yaygınlaştırılmaya çalışılıyor. Ancak dünyada Türkiye gibi 10 ülkeyi besleyecek buğday stoğu var. 720 milyonu doyuracak buğday şu anda mevcut. 2009'da açıklanan aç insan sayısı 1 milyar. Aynı şekilde Türkiye gibi 165 ülkeyi besleyecek pirinç stoğu var. Bu da 11 milyar insan yapar. Dünya nüfusu 7 milyarın altında. Dünya depolarında bekleyen tarım ürünleri aç insanları fazlasıyla doyuracak miktarda. Dünyadaki açlığın nedeni tarımsal üretimin yetersizliği değil, üretilenin adil dağıtılamaması sorunu. Dünyadaki hububat ticareti üç-dört ABD şirketinin elinde, GDO üretimi de dört-beş şirketin elinde. Bunlardan sadece ABD'li Monsanto GDO piyasasının yüzde 95'ine hakim."

ve bu yalanın mimarları, mesela muazzam adam, dünyanın en zengini Bill Gates, kişisel servetinlerini insanları --Gates örneğinde Afrika'yı-- açlıktan kurtarmaya yatırıyor. ne şahaneler, di mi?

peki, iyilik meleği Gates'e ve bu amaçla destekçisi olduğu AGRA'ya bir göz atalım mı?

Afrika'daki açlığa yardım eli uzattığını iddia eden AGRA'nın en önemli iki destekçisinden biri Rockafeller Vakfı bir diğeri de Bill ve Melinda Gates Vakfı.

Bill ve Melinda Gates Vakfı'nın parasını işleten ve vakfın devamlılığını sağlayan Bill ve Melinda Gates Vakfı Fonu'nun dökümleri geçenlerde twitter'da bir hayli konu oldu, zira, fonun parasına para katmak için aldığı kağıtlar bile Monsanto kağıtları! e, AGRA en çok kimin yaptığı "araştırma"ları destekliyor dersiniz peki? Monsanto, gene.

konu ile ilgili okumak isterseniz:
http://www.davemanuel.com/the-bill-and-melinda-gates-foundation-trust...
http://www.organicconsumers.org/articles/article_19990.cfm
http://current.com/news/91070994_ending-africas-hunger-gates-foundati...
http://techrights.org/2010/04/19/monsanto-puts-npr-lies/

yani: bir yandan Monsanto kağıdı al, diğer yandan Monsanto'nun karlılığını kurduğun STK aracılığı ile aklaya aklaya arttır, sonra git, bu işi daha profesyonel yapabilmek için Monsanto'nun genel müdürünü vakfına idareci getir! bir yandan insanlığın gıdayı daha ucuza tüketmesinin yolunu garantilerken diğer yandan da bu gıdanın karını zaten kağıtlarına yatırım yaptığın Monsanto'nun yapmasını garantile ve sonra da insanların gıdadan arttırdıkları paraları her an yenisi çıkan elektronik oyuncaklara yatırmalarının alt yapısını da sen kur ve kazanmaya doyama!

var mı daha şeytani bir zeka?
görülmüş mü?

dostlarım,

gerçek gıda, gerçek insanlar tarafından üretilir.

gerçek insanların sizin ve benim gibi gerçek ihtiyaçları vardır. gerçek ihtiyaçlar için bugünün dünyasında gerçek para gerekiyor, hem de çok miktarda! gerçek gıdanın fiyatı, gerçek üreticinin son derece gerçek ihtiyaçlarını karşılayabilen bir fiyat olmalıdır.

cebimizdeki para çok değil, biliyorum. ama en çok da bu nedenle diyorum ki: paramızı hak edenden öteye harcamayalım. hak ettiğini düşündüğümüz üretici de ürününe ne biçiyorsa fiyat o olsun. ucuz ya da pahalı diye tarif etmeyi bırakalım gıdayı: gerçek ya da mış gibi yapan diye ayıralım.

sevgilerimle,
D.

Ağustos 19, 2010

Ağustos 15, 2010

– BASIN TOPLANTISI –

GDO’LU 32 ÜRÜNE İNCELEME YAPILMADAN İZİN VERİLDİ!

HALKIMIZIN SAĞLIĞI LOBİLERE TESLİM!

15 Ağustos 2010

Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, yap-boz alanına çevirdiği genetiği değiştirilmiş ürünler konusunda 13 Ağustos 2010 tarihinde iki yeni yönetmelik çıkarmıştır. Biyogüvenlik Yasası uyarınca hazırlanan yönetmeliklerden ilki Biyogüvenlik Kurulu ve komitelerin çalışma usul ve esaslarını belirlemekte, diğeri ise GDO konusunda eski yönetmeliği yürürlükten kaldırarak yeni çerçeve çizmektedir. Her iki Yönetmeliğin de yürürlüğe giriş tarihi, 18 Mart 2010 tarihinde TBMM’de kabul edilen 5977 sayılı Biyogüvenlik Kanunu’nda olduğu gibi, 26 Eylül 2010’dur.

Biyogüvenlik Yasası’nın 16. maddesine göre söz konusu yönetmeliklerin, Kanunun yayınlandığı 26.3.2010 tarihinden itibaren en geç üç ay içerisinde çıkarılması gerekiyordu. Bakanlık bu yönetmelikleri 2 ay geciktirdiği gibi, ortaya çıkan yasal boşlukta adı Bilimsel (!) olan ama bilime uygun kararlar vermekten çok uzak olan Komite aracılığıyla da, 32 çeşit GDO’nun ülkemize girmesine izin vermiştir.

Bakanlık tarafından Ekim 2009’da çıkarılan ve 6 ay içinde 3 kez değiştirilen GDO Yönetmeliğine göre kurulan “Bilimsel Komite” bugüne kadar, 16 mısır, 3 soya, 3 kolza, 1 şekerpancarı, 1 patates, 6 pamuk, 1 maya ve 1 bakteri biyokütlesinin kullanımının “insan ve hayvan sağlığı açısından istenmeyen bir etki oluşturmayacağına” karar vermiştir. GDO’ların yem ve gıda (taze, konserve, un, irmik ve mamulleri gibi doğrudan tüketim dışında) kullanıldığında herhangi bir risk oluşturmayacağı kanısına varan Komite, sadece T25 kodlu GDO’lu mısıra izin vermemiştir.

Hiçbir bilimsel araştırma, sosyo ekonomik değerlendirme ve risk değerlendirmesi yapmayan Bilimsel Komite, karar verirken sadece, “Avrupa Birliği’nde tüketime uygun olduğuna dair onaylanmış gen olması” koşulunu dikkate almaktadır. Yalnızca bu durum dahi, adı bilimsel olan komitenin ne denli bilimsellikten uzak çalıştığını adeta kanıtlamaktadır. Çünkü Türkiye’nin beslenme alışkanlıkları ve halkın sofrasında yer alan ürünler ile bu ürünlerin tüketilme sıklıkları – miktarları, AB ülkelerinden önemli ölçüde farklıdır. Bu farklılıklar nedeniyle, AB otoritesinin değerlendirmesi Türkiye için geçerli olamaz, buna ilişkin kararlar bilimsel olmaktan uzaktır.

Kaldı ki, “Bilimsel Komite”nin kararlarına dayanak yaptığı Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi (EFSA)’nin değerlendirmeleri, çoğunlukla biyoteknoloji şirketlerinin gerçekleştirdikleri çalışmalar üzerinden yapıldığı için Avrupa yurttaşları ve bilim insanları tarafından artan ölçüde sorgulanmaktadır.

Biyogüvenlik Yasası’na göre, GDO veya ürünlerinin ithalatı, ihracatı, deneysel amaçlı serbest bırakılması, piyasaya sürülmesi ve kullanımına izin verilebilmesi için öncelikle bilimsel esaslara göre risk değerlendirmesi ve sosyo-ekonomik değerlendirme yapılması gerekmektedir. GDO’lu ürün için yapılan başvurular Biyogüvenlik Kurulu tarafından değerlendirilecektir. Başvuruda verilen bilgilerin yetersiz görülmesi durumunda başvuru sahibinden yeniden deney, test, analiz ve araştırma yapılması talep edilecektir. Risk değerlendirmesinde de laboratuvar, sera ve tarla testlerini içeren alan denemeleri ile gıda analizleri, toksisite ve alerji testleri yanında gerekli görülen diğer testlerin sonuçlarının verilmesi ve risk yönetim planının hazırlanması zorunludur.

Biyogüvenlik Yasasının “denetleme” görevini böylesine kapsamlı bir şekilde düzenlemesine karşın, Bakanlık yasa yürürlüğe girmeden önce, Bilimsel Komite aracılığıyla adeta yangından mal kaçırırcasına GDO’lu ürünlere serbestlik tanımıştır.

Bu durum, Türkiye’yi bir GDO’lu ürün ithalat merkezine dönüştürmekte, Türkiye’de bu ürünleri ikame edecek ürünleri üreten üretici ve sanayici adeta cezalandırılmaktadır. Buna en açık örnek ise, ülkemizin buğday, mısır ve yağlı tohumlarının yan ürünleri olan küspe ve kepek yerine, ABD’den ithalatı yapılan GDO’lu DDGS (damıtma küspesi) ve mısır nişastası yan ürünü olan mısır grizidir. Türkiye yılda 1 milyon tona yakın DDGS ve mısır grizini GDO’lu olarak ithal edip yem rasyonlarında kullanıyor; böylece kendi kepek ve küspemiz elde kalırken ABD’nin GDO’lu yan ürünleri Türkiye’yi dolduruyor. Bu durum, GDO lobisinin, “Türkiye yeterli soya ve mısır üretemediği için GDO’lu yem hammaddesi ithal etmek zorunda kalıyoruz” söylemlerinin de ne denli gerçeğe aykırı olduğunu ortaya koymaktadır. Avrupa Birliği’nin bu tür ithalatı sıfırlamaya yakın bir noktaya getirmesine karşın, Türkiye’nin ithalatının füze gibi fırlaması, ekonomi ve sağlık alanında kamu yararına aykırı uygulamaların ülkemizde nasıl yaygınlaştığının açık göstergesidir.

Sonuç olarak Komite, GDO’ların ülkemize girmesi için bir araç haline dönüştürülmüştür. Yasa ve Yönetmelik uygulamaları da benzer sonuçlar doğuracaktır. Türkiye’ye 10 yıldan fazla süre boyunca GDO’lu ürünlerin girmesini sadece seyreden, son bir yılda ise bu olaya hukuki meşruiyet kazandırma peşinde koşan Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, insan yaşamı, bitki ve hayvan varlığımız, genetik kaynaklarımız ve gıda güvenliğimizi büyük riskler altına itmektedir.

Kasım 2009’da ilk yönetmelik yayınladıktan sonra, “GDO’lu ürünler zararlı, ülkeye girişini engellemek için düzenleme yaptık” diyen Tarım Bakanı’na bir kez daha soruyoruz: Aradan geçen zaman diliminde ne değişti de, GDO’lu ürünlere izin verdiniz?

GDO’ya Hayır Platformu olarak Bilimsel Komite kararlarının iptal edilmesi için gerekli yasal girişimleri başlatacağımızı kamuoyuna duyururuz.

Lobilerin Komiteleri varsa, halkın da mühendisleri, avukatları, bilim ve meslek insanları var…

GDO’YA HAYIR PLATFORMU

Ağustos 09, 2010

Slow Food, Fikir Sahibi Damaklar konviviyumu kurucu lideri Defne Koryürek'in 7. Karaburun Şenliği'ne yolladığı mesaj:


Sevgili Dostlarım,

Slow Food'un İstanbul'da yapılanan bir kolu olarak, geçen bahar, Boğaz'ın sultanı lüferin hızlı bir tükenişe gittiğini fark ettik ve gecikmişliğimize kahrolarak bir kampanya başlattık: "İstanbul Lüfer'e Hasret Kalmasın!"

Kooperatifler, birlikler, Tarım Bakanlığı, basın, şefler, aşçılar ve işletmecilerle birlikte tüketicinin ortak değeri lüferi korumak, onun varlığını devam ettireceği düzenini yeniden sağlamak için neler yapılabilir araştırmaya giriştik.

Detaylarını okumuşsunuzdur basından, kampanya neticeye ulaşmış değil henüz ve daha çok işimiz, aşılacak çok engelimiz var. Tarım Bakanlığı'ndan bir yanıt alamadıysa da İstanbullu'dan aldığı muazzam destekle güçlenen kampanyamız bu sonbahar yükselerek devam etmek durumunda, taa ki çocuklarımız da lüfer balıklarını, bizim çocukluğumuzdaki gibi hamsi sürülerinin peşinde Boğaz'dan geçerken görsünler.

Ama, sürdürülebilirliğe gönül vermiş biz Slow Food'cular için bir türü korumaktan ötesine bakabilmeyi önemli buluyorum. Zira soru çok vahim cevaplar içeriyor: "sadece lüfer mi yok olmakta ve sadece İstanbul'da mı?"

Hızlı bir google taraması bile size gösterecektir: İstanbullu lüfer yok oluyor diye feryad ederken, Bodrum ve Kuşadası'nın dil balığı; Sapanca Gölü'nün kızılkanat, turna, yayın ve sazan balıkları da yok olma tehlikesiyle karşı karşıyalar. İstanbul'un istakozu, kolyozu, istiridyesi, orkinozu çekilmişken uzaklara, gene Sapanca'nın tatlı su levreği, kadife balığı, kaya uskumrusu, yılan balığı, gökmen balığı ve istakozunun nesli tümüyle tükendi bile!  Dünya genelindeyse tehlikede olan balıklar neler diye liste yapmaya gerek yok, öyle vahim senaryolar var ki! Temmuz ayında İngiliz Times gazetesine konuşan Kanada'nın British Columbia Üniversitesi'nden Profesör Daniel Pauly büyük balıkların nüfusunun son yüzyılda yüzde 95 oranında azaldığına vurgu yaparak, bu yüzyılın ortasına geldiğimizde ton balığından morina balığına kadar birçok türün yok olabileceğini söyledi. New York Üniversitesi'nden Profesör Callum Roberts ise balinalarla başlayarak tüm -- dikkatinizi çekerim: tüm - deniz hayvanlarını yok ettiğimizi söylüyor.

Peki, neden? Nasıl?

Sapanca Gölü örneğine bakalım mı?

Sapanca Gölü, her iki kenarından da geçen karayolları, suyuna bırakılan evsel ve sanayi atıkları, nüfus artışına ve sanayiileşmeye bağlı aşırı su çekimi vs nedenleri ile hızla kirlenmiş bir gölümüz. Bu hıza küresel ısınmanın su kaybını arttırıp, yağışları azaltması faktörü de eklenmiş. Yetmemiş, Sapanca Gölü'nü besleyen dereler de kazanç, karlılık odaklı su firmalarına kiralanmışlar. Kocaeli Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Çevre Mühendisliği Bölüm Başkanı Prof. Dr. Savaş Ayberg'in tahminlerine göre, kirlenme bu hızla devam ederse, "Sapanca Gölü birkaç yıl içerisinde İstanbul Küçükçekmece gölü gibi bataklık olacak." O zaman da bataklığı doldurup ilk depremde yerle bir olacak ama çevresi duvarlarla kapalı, havuzlu, otoparklı diye herkesin pek beğeneceği lüks siteler inşa ederiz, herhalde.

Hadi, bir örnek daha, zira "Sapanca Gölü küçük, tabi" diyenler olabilir!

Kıyılarında kurulu 6 ülkenin paylaştığı ve hamsisi, kalkanı dahil tüm kaynakları itibarı ile hem ortak hem de yerel değerimiz, Karadeniz'e dönelim.

Tuna, Don, Dinyeper'in beslediği, dip akıntılarıyla sularına Akdeniz'in karıştığı dünyanın en büyük anoksik havzası Karadeniz'in kıyı şeridinde, kanalizasyon sistemine bağlı, yaklaşık 10milyon nüfus var ve yılda 571milyon m3 evsel atığın buraya aktığı tahmin ediliyor!

Çılgınca, değil mi?

Karadeniz'i besleyen en önemli nehirlerden Tuna'ya da bakalım, isterseniz.

120'den fazla koldan gelen suyu alarak Almanya'dan yola çıkan Tuna Nehri, Almanya, Avusturya, Slovakya, Macaristan, Hırvatistan, Sırbistan, Bulgaristan, Romanya, Moldova ve Ukrayna gibi son derece sanayileşmiş ülkelerden, bu ülkelerin tarımsal alanlarından ve Budapeşte, Passau, Linz, Viyana gibi yoğun yerleşim bölgelerinden geçerek Karadeniz'e dökülür. Rakamlarla ifade edersek  Tuna Nehri üzerinde yaşayan 81 milyon nüfus, her yıl, 60 ton civa, 900 ton bakır, 1000 ton krom, 4 bin 500 ton kurşun, 6 bin ton çinko, 60 bin ton fosfor, 340 bin ton azot ve 50 bin ton petrol kirliliğini Tuna yoluyla Karadeniz'e boşaltmakta!

1965 yılından bu yana ticari olarak avlanan 23 adet balık cinsinden, bügün ancak 5 adedinin avlanabildiği kimseyi şaşırtmayacaktır, sanırım!

Dünyayı da bir Sapanca Gölü ya da Kardeniz gibi gördüğümüzden olacak, her köşesini birbirine bağlıyor, köprüler dikmek için ormanları yok ediyor, derelerin üzerine yollar inşa ediyor, sanayiiler kuruyor, atıklarını balığını yediğimiz sulara boşaltıyor, kıyısına şehirler inşa ediyor, hızla çoğalıyor ve kaynakları, özellikle de suya bağlı kaynakları fütursuzca kullandığımız "modern" bir sistemin içerisinde herşeyin bize ait olduğu yanılgısı iliklerimize kadar işlemiş, arsızca oturuyor, şuursuzca tüketiyoruz.

Balık falan da, kalmıyor. Haliyle.

Boşuna değil, Profesör Callum Roberts'ın balinalarla başlayarak tüm deniz hayvanlarını yok ettiğimizi söylemesi.

İnsan, en bencil memeli --diye öğretmeliyiz, çocuklarımıza, okulda.

Bu durum bitmiyor elbette, zira insan denizlerini kirlettiği, suyunu kullanılamaz hale getirdiğini anladığı andan itibaren "aynı kirletme devam edecekse, biz aç kalacağız" diyecek kadar zeki ancak, çok yazıktır ki çözümü "temizlemekte" göremeyecek, "balık çiftlikleri kurmakta" bulacak kadar da vasat bir kalbe sahip! Zira 1 kilogram çiftlik balığı elde etmek için 4 kilogram deniz balığı yakalamak, onu öğütmek ve yem yapmak gerekiyor!

Ama tercih ediliyor.

Neden?

Basitleştirerek izah edeyim: bir balık çiftliği kurmanız için balıkçı olmanız gerekmez! Süpermarket ekonomisinin karlılık teknolojisini kavramış herhangi bir girişimci bürokrasisini tamamlayıp, teşviklerini bankaya yatırıp bir çiftlik kurabilir. Yem fabrikaları ile ortaklık yapması karınadır, hele bir de yem fabrikası kurarsa, daha da kazançlı olacaktır yatırımı. Bu yem fabrikalarına gelecek balık küçük ölçekli balıkçı tarafından da tutulabilir, endüstriyel balıkçı tarafından da. Fark etmez. Önemli olan fiyatıdır. Geçen yıl Karadeniz'de kilosu 17 kuruştan hamsi, yem fabrikalarına satıldı, siz anlayın düzenin çiftlik sahibi adına karlılığını! Bu balıkçılara ne yem fabrikasının ve ne de balık çiftliğinin "şu kadar balığa ihtiyacım var, kilosu şu kadardan alacağım" diye bir tahaüdü olmadığı gibi, sosyal bir bağlılığı bile yoktur, zira, balık olmazsa, bu yem fabrikaları batmaz, çiftliklerdeki balıklar da aç kalmazlar: soya, girer devreye. GDO'lu tercih sebebidir, zira maliyeti daha da düşük olur!

Hükümetler de, yukarıda çıtlattım zaten, teşvik verirler bu işletmelere. Nihayetinde vergi bağlamında küçük balıkçıyı değil, şirketleşmiş çiftliği tercih ederler. Bir de, biliyorsunuz, ekonomik büyüme var: bir yandan yatırım artarken, diğer yandan da tüketim artacak! E, kendinizden hesaplayın, evinde hamsi kızartmak yerine somon buğulamayı tercih eden arkadaşlarınızın sayısını bir düşünün!

Bitmiyor, dostlarım, devam etmeliyim:

hükümetlerin vergilendirebilme ve ekonomi büyütme kaygısı ile aşırı avlanan balıkçı bu sistemde asıl para eden balığından olur, önce. Yani Karadeniz kirlenip durduğu için zaten azalan hamsi bir de çok avlandığında ondan beslenen lüfer de yok olur! Hamsinin fabrikaya teslim fiyatı kiloda 17 kuruşken, oysa, gerçek boyutlarında bir lüferin 300 gr hali en az 20 liradır! Ama, bulamaz kimse, 300 gr çekecek lüferi!

Bununla da bitmez, malesef:

balıkta kıtlık başladığında ithalatın önü açılır, uskumruda olduğu üzere. Dolmasının adı yeter canım uskumru, İstanbul'a Norveç'ten gelmeye başladığında da, Çanakkale'nin Sardalya festivali için niyet edilen balık da Yunanistan'dan gelir: 8 kiloluk kasası İstanbul Su Ürünleri Hali'nden teslim 65 liraya! Çanakkaleli kilosunu 10 liraya bulduğunda bayram ederken, İstanbul'un Bakırköy'deki Su Ürünleri Kooperatifi, Hal'e, hemen aynı gün Boğaz'da tuttuğu sardalyayı 8 kiloluk kasasına 6 liraya satamayacaktır ama!

Ayniyle vaki, tek kelime eklemedim üzerine!

İnsan, en bencil memeli ve aynı zamanda da en arsız, en şuursuz olanı --diye öğretmeliyiz, çocuklarımıza, okulda.

Tüm bu anlattıklarımın her biri biz anlatıyor, zira.

Lüfer İstanbul'un mu? Bir İstanbul mudur, Lüfer'e hasret çeken?

İnsan yok ederken kaynaklarını, kendi yok oluşunu ne kadar geciktirebilecektir?

Uskumru dolmasının, hamsi kuşunun, Boğaz'da lüferin peşinden zıplayarak giden orkinosun eksildiği bir dünyada, insan, bu eksikleri yeni bir gömlek ve ya son moda bir cep telefonu ile daha ne kadar doldurabilir ki?

Bu soruları herkese soracak cümleler kurmanızı ve Slow Food'a, İstanbullu'nun lüfer kampanyasına el vermenizi diliyorum, sularımızın, balıklarımızın, balıkçımızın ve çocuklarımızın geleceği adına.

Hürmetlerimle.



6. Karaburun Şenliği'ne yollanan mesaj için lütfen şu link'i ziyaret edin: insanlık son derece zor ve karanlık bir dönemden geçiyor

Ağustos 02, 2010

Balıkçılarımızın Başbakan Erdoğan'a mektubudur:

Sayı : 2010-65
Konu:Tarımsal krediler 01.08.2010
BAŞBAKANLIK MAKAMINA

Üç tarafı değişik ekolojik değişiklik gösteren denizlerimizde ve iç sularımızda ruhsatlandırılmış 20.112 adet balıkçı teknesi vardır. Bunların 16.941 adedi denizlerimizde, 3.171 adedi iç sularda, 1.896 adedi gırgır -trol ve 18.216 adedi de 12 metreden küçük teknelerdir. Bu teknelerin tahmini toplam değeri 700.000.000 Dolar olup, bu teknelerde 70 bin kişi çalışmakta ve ülke ekonomisine katkıları 2.500.000.000TL'dir. Yıllık aktif balıkçılığın her sene için tahmin olunan katma değer tutarı ise 430.000.000 TL.’dir. Tüketici fiyatları ışığında; üretimi gerçekleşen miktarın parasal değeri veya gayri safi hâsılaya olan katkısı 4 milyar TL’ dir. Bu rakam da gayri safi milli hâsılanın yaklaşık % 1'ine karşılık gelmektedir.
Bu teknelerimiz ile yılda ortalama 550 bin ton balık yakalanarak piyasaya sunulmaktadır. Tüm balıkçıların yıllık toplam kredi ihtiyacı ise yaklaşık olarak 80.000.000 TL.’dir.
Bilindiği gibi Türk Tarımı kredilerini ağırlıklı olarak Ziraat Bankası’ndan kullanmaktadır. Kredi faiz oranları sektörden sektöre farklılıklar göstermektedir. Su Ürünleri Avcılık Kredileri şimdiye kadar sübvanse edilmeden, banka faiz listesinde yer alan "Diğer İşletme ve Yatırım Kredileri" başlığında bulunan 500.000 TL' ye kadar %9.5 500.000 TL' yi aşan kısım için %13 oranlı faiz ile kredi kullanabilmektedir. Tarım sektörü içinde en yüksek faizli krediyi avcı balıkçılar kullanmaktadır. Örneğin "Tarla İçi Modern Basınçlı Sulama Sistemleri faiz oranı %0", "Süt Sığırcılığı %5.2", "Arıcılık Kredileri %6,5", "et/yumurta tavukculuğu %6,5", "Su Ürünleri Yetiştiriciliği Kredileri ise %6.50"dir. Ziraat Bankasından.2010 yılı için Hazine Müsteşarlığı’na teklif edilen Tarımsal Kredi Faiz Oranları içerisinde balık avcılığının yer almamıştır.buna birde Marmara denizinde balıkçılığın yapılmasını engelleyen müsilaj olayıda eklenince balıkçılarımız zor durumda kalmışlardır.. Balıkçıların bu konudaki mağduriyetlerinin giderilmesi için kredi faiz oran ve miktarlarının Su Ürünleri Yetiştiriciliği Kredilerinde uygulanan oran ve miktarlar seviyesine çekilmesinin adil olacağı düşüncesindeyiz. Genel olarak balıkçılar banka faizinin yüksekliği nedeniyle yatırım ve işletme masraflarını komisyonculardan temin etmektedirler. Geleneksel olarak güvene dayalı olan bu sistem evrak hazırlama, teminat gösterme gibi zorunlulukları olmamasına rağmen, balıkçının ürünü üzerinde hak sahibi olmasını ve pazarlık şansını ortadan kaldırmakta, ürününü komisyoncunun istediği fiyattan satmak zorunda kalmakta ve balıkçı yaptığı yatırım oranında hak ettiği geliri yakalayamayarak, sürekli borç içinde yaşamak zorunda bırakılmaktadır.
Balıkçının yatırımları ve işletme giderleri çok yüksektir. Bundan başka balıkçı, balık gibi hassas bir ürünün arzını sağlamak, balığın taşınması, pazarlanması özel koşullar gerektirmektedir. Ürünün kaliteli ve istenen hijyen koşullarında tüketiciye ulaşabilmesi için uygun taşıma ve satış koşullarının oluşturulması gerekmektedir. Bunun için yeni yatırımlar, modernizasyon gereklidir. AB üyeliği yolunda her gün Bakanlık tarafından çıkarılan yeni genelgeler doğrultusunda balıkçının teknesini, taşıma koşullarını iyileştirmesi istenmektedir.
Yaklaşık 500 kooperatif ve bunların bağlı bulunduğu 12 Bölge Birliği adına, Su Ürünleri Kooperatifleri Merkez Birliği olarak balık avcılığı kredi faiz oranı ve miktarının da en az yetiştiricilik kredi faiz oran ve miktarı seviyesine çekilmesini istiyor;

Gereğinin yapılması için emir ve müsaadelerinizi arz ederim.

Ramazan ÖZKAYA
Su ürünleri Kooperatifleri
merkez birliği başkanı