Mart 17, 2010

Saygıdeğer Milletvekili
TBMM / Ankara

Malumaliniz olduğu üzere, komisyonlarda görüşülerek Genel Kurul sürecine gelen “Ulusal Biyogüvenlik Yasa Tasarısı” 17 Mart Çarşamba TBMM Genel Kurulu’na gelecek. Tarım Bakanı ve Tarım Bakanlığı bürokratlarının, gözünü karartarak savundukları bu tasarının yasalaşması durumunda; bu ülke yani sizin milletvekilliğini yaptığınız Türkiye, bir ömür vicdan azabından kıvranabileceğiniz tarifsiz bir akıbetle karşı karşıya kalacak.

GDO’yu yasaklıyoruz bahanesiyle çıkarılan yasa tasarısını şayet siyasi tarafgirlik ve siyasi karşıtlıktan uzak bir dikkatle okursak, hep birden “SAHİ BİR ŞEYİ YASAKLAMAK İÇİN BU KADAR KAPSAMLI ve BİR O KADAR SIĞ GEREKÇELİ BİR KANUN OLABİLİR Mİ?” demekten kendimizi alamayacağız.

TBMM’de bu ülkeyi temsil hakkını elde etmiş, her biri kıymetli Sayın Milletvekillerinin, siyasi tarafgirlik ve siyasi karşıtlıktan uzak bir şekilde bu tasarıya evet oyu vermeden, daha dikkatle okuyarak HAYIR diyeceklerini ümit etmek istiyoruz.

Bu nedenle Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi olarak, özetle şunu belirterek size tarihi bir çağrıda bulunuyoruz:

Dünyanın en tartışmalı meselelerinden biri olan GDO, Türkiye’de yeterince bilinmeyen ve tartışılmamış bir meseledir.

- Tarım Bakanlığı’nın alelacele çıkardığı GDO Yönetmeliği, Danıştay Dava Daireleri Genel Kurulu’nca görüşülmeye devam edilirken,
- Anayasa Mahkemesi GDO konusunda Tarım Bakanlığı gibi düşünmediğini açıklarken,
- ABD’li GDO tohumcularının Türkiye’de GDO rüşveti dağıttığına dair Ağır Ceza Mahkemesi incelemesi devam ederken,
- Küresel güçlerle organik yahut inorganik hiçbir bağı bulunmayan sağduyulu çevreler GDO’nun meydana getireceği sorunlar konusunda açıklama üstüne açıklama yaparken, GDO’yu meşrulaştıran yeni Ulusal Biyogüüvenlik Yasa Tasarısı konusu daha çok düşünmeyi gerektirir.

GDO sorunu sadece tarımsal bir sorun değildir. Bu mesele tarım, sağlık, çevre, eğitim, ticaret gibi bakanlıklar ile Milli Güvenlik Kurulu’nun da meselesidir. Ancak mesele bu ülkede sadece tarımsal bir sorun gibi tartışılıyor.

Çünkü GDO demek;

Sayısız hastalık demek,
Kölelik demek,
İnsanlığın ortak mülkü tohumları birkaç küresel gücün insafına terk etmek demek,
Bağımsızlığından vazgeçmek demek,
Kısırlaştırılmayı kabul etmek demek,
Bitkilerin ve hayvanların bedduasını almak demek,
Dünyayı yaşanamaz bir yer haline getirmek demek,
Her mideyi misket bombası ile doldurmak demek,
Beden ve ruh sağlığından vazgeçmek demek,
İnsan ve hayvanlarda yamyamlaşma belirtileri demek,
Kötülük ve belâ demek,
Zulüm ve haksızlık demek,
Bağımlılık demek,
Dedelerimizden aldığımız emanete ihanet demek,
Ona rıza göstermek şeytana rıza göstermek demek...

Evet!
Karşı durmazsak bu belâlar gelir hepimizi bulur. Kurunun yanında yaşı da yakar.

Bu gerçeği bilerek hiçbir milletvekili bu ‘bela yasası’na izin vermeyecektir. Ama milletvekilliği, ‘bilmiyordum’ mazeretinin ileri sürülemeyeceği yüksek bir sorumluluk makamıdır.

Ezici bir çoğunlukla reddedilmesini umduğumuz tehlikeli yasa için, tüm Değerli Milletvekillerimize büyük görev düşüyor.

Bizler tıpkı sizler gibi GDO istemiyoruz. Sizinde bildiğiniz üzere Ulusal Biyogüvenlik Yasa Tasarısı, bize sol gösterip sağ vurma yasasıdır. Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü Sayın Cemil Çiçek, gerçeği geçtiğimiz yıl Ulusal Biyogüvenlik Kanun Tasarısı hakkında bilgi verdiği bilgilendirme toplantısında, “Kanunun yürürlüğe girmesiyle, genetiği değiştirilmiş bitkilerin üretimine izin verilmesinin önü açılmış olacak” şeklinde ifadelendirmiştir. Bu cümleyi doğru okuma ve hatırlatmak yeterli olacaktır.


Ekte yer alan –NATURE | Vol 463 | 25 February 2010– makalesinde olduğu gibi, bu Yasa Tasarısı nedeniyle dünya bizimle “saçma bir yasa” diye alay ediyor.

Şimdi en doğru kararı verme sırası sizde.



Saygılarımızla
Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi
Yönetim Kurulu ve Üyeleri


An absurd law

NATURE|Vol 463|25 February 2010

Turkey's government is about to pass legislation that could cripple the country's biological research.

When politicians respond to popular distrust of genetically modified organisms (GMOs), they sometimes fail to grasp how intricately molecular technologies infiltrate different areas of science. A case in point is now playing out in Turkey, where an attempt to regulate GMOs in agriculture has morphed into a draft law that could wipe out the country's biomedical research.

Most of Turkey's scientists learnt about the situation only a few weeks ago. Some responded immediately, organizing meetings and petitions, and lobbying parliamentarians to try to stage a last-minute reprieve. But as Nature goes to press, it seems likely that the law will be voted in by parliament this week without change. Ironically, it will go through at a time when many universities in Turkey are expanding their activities in biomedical research.

The law was first drafted after Turkey signed up to the United Nations Environmental Programme's International Cartagena Proto-col on Biosafety in 2000. This requires signatories to create legislation to regulate the international trade, handling and use of any GMO that might have adverse effects on biodiversity or human health.

Turkey was at the same time trying to align much of its legisla-tion with that of the European Union, which it aspires to join. The first draft was prepared with input from Turkey's research council, TÜBİTAK, and followed European regulations that separate deliber-ate release of GMOs into the environment — cultivation of GM crops, for example — and the contained use of GMOs for research.

Before this draft could be made law, the government changed and the mildly Islamic AK Party took office in 2002. Responsibility for the law transferred from the environment ministry to the agriculture min-istry, which did not consult with molecular biologists. Over the years, the draft law's form changed. At the same time, popular opposition to genetic engineering in general, and GM food in particular, increased.

The version now being voted on fails to distinguish between delib-erate release and contained use. It includes an outright ban on the cultivation of all GM crops, even those whose safety has been assessed and approved by expert bodies. It also bans the generation of geneti-cally manipulated animals and microorganisms.

The law does not forbid research using GMOs or products derived from genetic engineering, but it makes such research impracticable. Every individual procedure would have to be approved by an inter-ministerial committee headed by the agriculture ministry, which is allowed 90 days to consider each application with the help of experts.

The committee would be responsible for approving applications to import tonnes of GM soya beans for food — but also for every experi-ment involving even the use of a standard plasmid to transfer genes into cells. Work with universally used model organisms, from mice and zebrafish to fruitflies and bacteria, would be rendered impossible. Even if scientists could afford to wait three months for approval of the simplest experiment, the committee would be overwhelmed by the number of applications. One Turkish scientist who has examined the law estimates that his lab alone would need to submit 50 or so separate applications in a year.

It is disappointing that so important a draft law should have got so far without full consultation with all the communities affected by it. It is also disappointing that TÜBİTAK, which is close to the govern­ment but should nevertheless defend scientific interests, has so far remained silent on the issue. The Turkish Academy of Sciences is planning to prepare a position paper, but it is moving too slowly.

Turkish scientists can only hope that their individual lobbying activities will influence the vote at the last minute. Officials insist that the law will not affect research but they misunderstand. The impact will be profound. The government, which almost certainly does not wish to harm its country's fragile research base, must open its eyes to the drastic consequences of this legislation.

Mart 10, 2010

Tesadüfen gözüme ilişen bir köşe yazısı.
Felaketlerin biraraya getiriciliğini düşünüp hafızalarımızda kalsın istedim:

- Banu E.

Televizyonda Elazığ depreminden görüntüler izliyorum.

Bir görüntü, Attilâ İlhan’ı anarak yazmalıyım, “mıh gibi” belleğime yerleşti.
Küçük bir kız çocuğunun önünde bir buzağı yatıyor. Kız buzağının üstüne bir battaniye örtmüş, sevgiyle onun başını okşuyor.
Televizyon muhabiri, mikrofonu ona uzatarak depremi soruyor. O da buzağının annesinin öldüğünü söylüyor.
Muhabir, battaniye altındaki buzağıya bakıp, “Sen de üşüyorsun, neden onu örttün” diye soruyor.
Kızın ürpertici cevabı şu:
“O bize ekmek getiriyor, o bize bakıyor.”
Kızın yüzündeki samimi ifade, sevecenlikle hüznü bir arada yansıtıyor.
....

Mart 02, 2010

Balık sürüler halinde birbirini kovalayarak geçerdi İstanbul’un içinden.

“Eski İstanbullu’lar yok artık,” dedi geçenlerde bir taksi şöförü, “siz nerelisiniz?” diye de sordu arkasından. Gönlümden geçen cevabı buraya taşımayayım, köklerim bugünkü sınırlarımızın ötesinde. Dışarlıklıyım, desem, yeri! Osmanlı yani. Ama şöförle sohbetimize bu girmedi, zira, “Çınaraltı’lıyım” dedim. Sonra da emin olamayıp anlayacağından, “Emirgan Çınaraltı” diye altını çizdim. Yaşından beklemeyeceğim bir hasretle “Boğaz çocuğusunuz,” dedi.
Evet, ben, Boğaziçi’nde büyüdüm.
Benim çocukluğumun Boğaziçi’si, çay bahçesine inen hanımların “misafirlere bırakalım” deyip ön sıraları değil de arka masaları seçtiği; suyun Kanlıkavak’tan doldurulduğu; balığa çıkan aslında mahallenin boyacısı Salih usta’nın eve dönerken kendine fazla saydığı balıkları eşe dosta kapıya bıraktığı; fırınına börek götürülen ve börek çıktığında fırıncı hakkının unutulmadığı; kasabı, emlakcısı, bakkalı ve manavı ile herkesin mahalleli olduğu bir zamanın Boğaziçi’si, elbette. Boğaziçi demek, İstanbul demekti. Okulum oradaydıysa da, Nişantaşı, zaten, gidilesi yerler değildi. Kömür, is... yaşanacak yer, oradan uzak heryer, asıl İstanbul da, benim için Boğaziçi’ydi. Suyun yanı.
Dedem kardeşime “hamsi Mehmet” derdi. Kefal balığını öğretirken “sefal”den başlamış, “c”nin Latince ile Grekce arasındaki okunma farkıdan kefali’ye (boş kafa) ve kefal’e gelmişti. Çirozdan zarganaya pek çok balık isiminin Rumca olduğunu, ırkçılığa ayrımcılığa düşmeden, bir Boğaz çocuğu sıradanlığında anlatmıştı. Bizi ziyarete gelip, kaldıkları haftalarda sabah kahvaltılarımız hazırlar ve sağlıklı yetişmenin garantisi diye belirlediği sayıdaki zeytinin, peynirin ve ekmeğin yanı sıra top yumurtayı yediğimizden emin olmak için bizimle oturur ve arkası yarın masallar anlatırdı. Alatlı dedem, adını, köklerini anlatmayı çok sonraki masallara bıraktı ve Sarıyer’li yanını tanıttı ilk masallarında bize. Karadeniz’den Marmara’ya arkadaşını arayan yunus Sami’yi, Samsun’dan yola çıkan “defne yaprağı”nı, Torik Erto’yu, Sarıyer’li midye Mahmut’u... hep dedem tanıttı bize. İstanbul Boğaziçi, Boğaziçi de zaten İstanbul’du. Kardeşim daha bebekken, ben, Sarıyer’den Ortaköy’e tüm “köy”leri sayabilirdim. Oradan sonrası Boğaziçi sayılmıyor muydu, ne, ama ayrıydı. Aynı şekilde “Çınaraltı’nın karşısında Kanlıca, peki, ya RumeliHisarı’nın karşısı?” en sık sorularındandı, dedemin. Haritada Avrupa ile Asya’yı ayıramasam bile, karşı kıyıyı bilirdim.
Çocukluğumda balık birbirini kovalayarak geçerdi Boğaz’dan. Sürüler halinde. Lüfer ve kofana en iyi bildiklerim. Vahşi balıklardı, elini ısırırlardı balıkçıların. Sürüye denk geldiğinizde Boğaz’dan sadece olta ya da ağla değil, biliyorum inanılır gibi değil ama, kova sarkıtılarak bile çekilirdi balıklar. Balık boldu. Boyacıköy’ün önü sıra uzanan o geniş kaldırımın balık kaplandığı onlarca sefer hatırlıyorum. Kulağına kar suyu kaçtı, lodos vurdu gibi tarifleri vardı insanların. Balığın doğası, insana yabancı değildi. İstavritinden, kofanasına mahallelinin tuttuğu balık yenirdi bir tek istisna, kalkandı. Kalkan, Rumeli Kavağı’ndan ya da Beyoğlu’ndan alınan bir balıktı ve alındığında da çok gelirdi. Büyüktü. Bugünkü gibi “bebek” kalkan falan olmazdı tezgahlarda ve dişisini, erkeğini bilmek, ciğerini ya da yumurtasını isteyip istememek İstanbul çocuğu olup olmadığının tescili gibiydi. Balıkçılar sizi tartarken, kopya falan da vermezlerdi. Kalkan kızartılırdı, palamut gibi ve kokusu günlerce mutfaktan çıkmayacak diye söylenilirdi arkasından. Gene de, balık, bugünkü gibi dışarıda değil, evde yenilirdi ve beraberinde kurulan masa mevsimi birebir yansıtırdı. Istakozundan midyesine, uskumrusundan toriğine herbirinin sadece taze tüketildiği, bayatının, pahalısının bilinmediği o vakitler, lüferle çoban salatası yiyebilirdin belki ama kalkana bir tek kıvırcıkla kırmızı soğan kalırdı eşlik edecek.
Doğasında balık olan, o balığı da tuttuğu zaman yiyen insanlara ne ad verilecek ki? Gurme de denmezdi onlara, yenilenle caka da satılmazdı. Ama anlayacağınız “yemek yemeyi biliyorlar” diye gıpta edeceğiniz hanelerden oluşurdu, Boğaziçi ve sakın ha, dudak bükmeyin bu dediğime! Sakın ha yok canımlamayın ve mevsiminde bir balığın, tutulduğu yerin hemen yanı başında yenmesine içimizin nasıl gittiğini, o tadın sahiciliğine ne fiyat deseler vermeye hazır olduğumuzu hatırlattırmayın bana.
Bununla beraber, Boğaziçi’li, nasıl oldu ben anlamadan ve hepi topu benim yaşamım kadar kısa bir zamanda, kat karşılığı evlerini, bahçelerini sattı. Belediyeden talep edeceğine hizmeti, çöpünü Boğaz’a boşaltarak çözdü derdini. Bir gecede konan “gondu”lara kat çıkma izni karşılığı omuz silkti ve bir gece önceki karartmanın ardından Rum komşuya taş atan oğlunun sırtını “aslanım” diye sıvazlayarak çıkarttı, pek çok başka şeyin acısını. O acıları da asla tarif etmedi. Giden Rum komşuya rağmen. Mahalle çeşmeleri birer ikişer kurudu. Sokak aralarında asılı görmeye alışık olduğum çirozlar, aynı Vita tenekelerindeki cam güzelleri gibi, birer birer yok oldular. Fırınlar ya el değiştirdi, ya da “modern”leşti. Fırınların önündeki sıra da sadece Ramazan’a has bir tecrübeye döndü, marketlerin gelişiyle. Mahalle de beraberinde öldü. Kıyı boyunca sayılacak “köy”ler kalmadı. Kofana da öyle, torik de... hepsi bitti. Ne Akıntı Burnu’nda midye, ne de Arnavutköy’de ıstakoz çıkıyor artık. Mahalleli kalmayınca, zira, bunların tükendiğine hayıflanan da kalmadı. Hızlı hayat, dost sohbetlerini de hızlandırdı ve rakıya bile eşlik etmiyor bu balıkların adı, nerede hasretini çekenlerin ahbaplığı.
Bir zamanlar, benim yaşım kadar kısa bir zaman önce ama geçen yüzyılda, İstanbul’da, İstanbullular yaşarken, Rum’u, Ermeni’si, Yahudi’si ve Müslüman’ıyla, Boğaziçi belirlerdi mevsimi. Balık sürüler halinde birbirini kovalayarak geçerdi İstanbul’un içinden. Çocuklar donlarıyla denize girer, hanımlar çay bahçelerinde güneşlenir, mahallenin boyacısı da balıktan döner dönmez bahar temizliğine yardıma gelirdi.
Evet, o vakitler bahar temizliği çini sobaların sökülmesi, duvardaki islenmiş, pislenmis kısımların silinip yeniden boyanması ve bol miktarda da kıymalı makarna demekti ve günlerce sürerdi.
Evet, o vakitler mazot sıkıntısı vardı, evler soğuktu, caddeler pis ve sokaklar karanlık.
Evet, o zamanlar bir araba alabilmek için sıraya girilirdi, bir buçuk-iki yıl sonra alınacak o arabanın rengini bile seçme şansınız olmazdı.
Evet, döviz taşımak bulundurmak, biriktirmek yasaktı ve yurtdışına iki-üç yılda bir kez çıkılabilirdi.
Doğru.
Bunların hepsi geçen yüzyılda geçti.
Bugün mahallelerimiz yerine apartmanlarımız ve etrafı duvarlarla çevrili, kendimizi kendimizden koruyan sitelerimiz var. Anahtarımızı kimseye teslim etmiyoruz, kızartmaları da bir tabak olsun komşuya vermek aklımıza gelmiyor. Zaten kızartma “ağır”, kızartan da evin çalışanı olunca komşuyu hatırlayacak kadın eli de otomatikman eleniyor. Huzurumuz bozulmasın. Medarı iftaharımız arabalarımıza çocuklarımızı koyup markete gidiyoruz ve İtalyan peynirlerinden, Fransız şaraplarına, yöresel ya da organik ürünlerden en katkılı, en yapay aromalı çerezlere her diyardan lezzeti yüklüyoruz sepetimize. Yeni çıkmış ekmek kokuları salan pastahaneler, en hijyenik kasapların yanı sıra, balıkçılar da var, marketlerin mükemmel aydınlatılmış, defa defa denenip en çok nasıl satılırsa öyle sıralanmış raflarının yanı sıra. Çiflik somonları, levrekleri ve çipuraları alıyoruz artık, İstanbul’da, hem de kaç kilometre öteden geldiğini hiç merak etmeksizin. Tazeliği, Şili üzümünden hallice, oysa. Peşinden kovalayıp besleneceği hamsiyi, istavriti ya da sardalyeyi bulamayan lüfer, daha lüfer olamadan, sarıkanat boyundayken satılıyor bu tezgahlarda ve biz, arada gazetede gözümüze çarparsa, okuyoruz: lüferin de soyu tükeniyor!
Lüfer de tükendiğinde, oysa, Boğaziçi’nden ne kalacak geriye?
“İstanbulluyum” diyen, farkında değilse lüferin ve tasalanmıyorsa hele tükendiğine, İstanbul peki, nerede?


Yumurtasını bırakmak üzere önümüzdeki ay Ege’den Marmara’ya geçecek ve sonra da Karadeniz’e çıkacak lüfer, Eylül ayından itibaren hamsi ve istavrit sürülerinin peşi sıra Boğaz’a inecek. Bu balığın 10 cm’den küçüğüne “defne yaprağı,” 10-15 cm arasındakine “çinakop,” 15-20 cm arasındakine “sarıkanat,” 20-30 cm arasındakine “lüfer” ve daha büyüklerine de “kofana” adı verilir, diyor kaynaklar. Bu isimleri asırlardır nafakasını denizlerden çıkartmış balıkçılar vermiş. Ortak kaynaklarımızı devlet düzenlemeye başladığından bu yana, oysa, doğasını bilen, denizini bilen balıkçılar değil, mevzuatlar düzenliyor usulümüzü ve malesef bugünkü mevzuata göre 14 cm’den itibaren lüfer diye satabiliyoruz bu balığı tezgahta.


Ancak aynı balığın her boyuna bir isim verilmesinin işin doğasına uygun, pek haklı ve başka sebepleri var: 10 cm bile etmeyen bir yudumluk bebekliği defne yaprağıysa bu balığın; genç kızlığı sayılan --ilk yumurtasını bıraktığı- 15 cm’lık halinde ağırlığı hepi topu 30-35 gr; Karadeniz’de semirmiş, avının peşinde Boğaz’ı aşan 25 cm’lik halindeyse en az 150 gr geliyor. Boğaz’ın tarihinde yarım kiloluk lüferler yok değil. Aksine.

Anlayacağınız 14 cm’e lüfer demek işin doğasının çok ötesinde bir yanlış. Ama mevzuat izin verdiği, tüketici satın almaya devam ettiği sürece kim kimi nasıl durdurabilir ki?

Bir de, bu balık, hamsi, uskumru, kolyoz, istavrit, sardalye gibi sürü oluşturan balıkları yiyor. Yani mevzuata uygun davranıp av mevsiminin sona ermesini bekleyen, sonra da kazancını denizin doğasına göre değil de “hızlı hayat”a ayarlı planlayan balıkçının “fazla”dan avladığı her hamsi, her istavrit, her sardalya.. daha az lüfer olarak dönüyor tezgahımıza.
Bizse tezgahta tanesine 25 lira verdiğimiz bu balığı çocukluğumuzun balığı ile kıyaslamayı nasıl oldu bıraktık, bilmiyorum, fakat pek makul karşılıyor ve gittiğimiz balıkçıda masamıza ısmarlıyor, kesmeyince de, üzerine bir tabak hamsi kuşu istiyoruz!

Bu aylarda yumurtalarını bırakmak üzere yolculuğuna başlayacak bu balığa boşuna denmemiş, Boğaz’ın sultanı diye. Kıyısında tutulup, taptaze yenilebilecekken, dokunulamayana dönüştü sayemizde. Oysa, çok değil 30 yıl önce en “demokratik lüks”dü.

Sürdürülebilir bir tüketim biçimi değil bizimki.

Ancak “hızlı hayat” da bize düşünme fırsatı bırakmaksızın akıp, gidiyor. Lüfer de, nasıl diyorlar, arada kaynayıp gidecek korkarım..

Ama kimbilir belki, bu yıl siz devreye girersiniz. Tercih ettiğiniz lokantalara çağrıda bulunur, “aman, lüferi korumak için ne gerekiyorsa biz varız, menüyü ona göre kurun” dersiniz.

Der misiniz?

- Defne KORYÜREK