Ağustos 31, 2009

Sevgili dostlar,

insanlık son derece dar ve karanlık bir döneminden geçiyor.

"Zenginlik" öyle bir kavram haline geldi ki, karşısında ne "aşk" durabiliyor, ne de "vicdan." Kimseye hiçbirşeyin yetmediği bu dünyada "yeterli" kelimesi de değerini yitirdi.

Son beş yüzyıldır giderek daha da hakim olan medeniyet, "ben" diyen ve "benim" olsun uğruna önüne çıkan her engeli "savaş" ve elbette "ölüm"leri göze alacak kadar "açgözlü" bir medeniyet. Biliyoruz. Biliyorsunuz.

Baharat ve zenginlik peşinde Amerika'yi keşfeden, şeker tarlalarında çalıştırmak üzere Afrika'dan köle ticaretine girişen, buradan yarattığı ekonomiyle sanayii devrimini gerçekleştiren, ekonomisini düzeltmek için Batı Afrika elmas ocaklarına göz diken ve bu uğurda kabile savaşlarını kendi kazanımları uğruna ateşleyen, atom çekirdeğini parçalamaya vakıf bir bilimi atom bombası kadar kalleş bir teknolojiye çeviren, bizim topraklarımızda ve hemen burnumuzun dibindeki coğrafyada petrol uğruna gene aynı ağır bilançoyu yaratan... hep aynı medeniyet. Ülkesi yok. Vatandaşı yok. Ancak, tanıyorsunuz.

Ve malesef, son beşyüzyıldır, biz, insanoğlu, bu medeniyete karşı farklı bir usul, farklı bir kavrayış geliştiremedik.

Dedigim gibi, "zenginlik" öyle bir sıfat ki, karşısında ne "can" durabiliyor, ne de "vicdan." Kimseye hiçbirşeyin yetmediği bir dünyada "yeterli" kelimesinin de bir manası yok, artık.

Herkes her daim daha iyisini, daha yenisini, daha başkasını istiyor. İstiyor ve tüketiyor.

Modalar, trendler, stil ikonlari her mevsim yeni bir ayakkabı, yeni kesim bir ceket ve bir ceket daha ve farklı yaka bir gömlek ve bir tane daha ve bir tane daha.. almaya teşvik ediyorlar bizi ve biz “bile bile lades,” kapılıveriyoruz bu rüzgara ve evet, ihtiyacımızın çok ötesinde tüketiyoruz. Cep telefonu elimizde bir yıldan fazla durmuyor, yenileyiveriyoruz. Arabamız üç yıllık olduğunda, utanıyoruz. Yenisini alma arzusu bizi içten içe yemeye başlıyor. Tüketmeye doyamıyoruz.

Gıdada farklı mı?

Kaptırdık, kendimizi, artik gıdayı da kılık kıyafet alırken girdigimize benzer mağazalardan alıyoruz: süpermarketler!

Raf raf, koridor ardına koridor, dopdolu ve geç saatlere kadar açık bu mağazalara bir ekmek için girip iki kek, bir cips, biraz cola, az biraz da barsak düzenleyici yoğurt alıp çıkmak işten değil! Diyorum ya, "yeterli" kelimesinin manası kalmadı. Tüketimimiz ihtiyaç ve yeterlilik üzerinden işlemiyor artık. Market raflarındaki bir koridor, ardından bir koridor daha devam eden bereket, ne kadar yapay bir bereket, size anlatmayacağım. Annelerimizin mutfağında hiç görmediğimiz mısır şekeri ve soya lesitini ne kadar çok market ürününde mevcut, size anlatmayacağım. Ama üzerinde "ucuz" yazan tshirt'un neden ucuz olduğunu sorgulamayı bıraktığımızdan bu yana ekmek de “su, tuz ve un”dan oluşmuyor artık! Ve, örneğin, bugün Istanbul'da üretilen 12 milyon ekmeğin 2 milyona yakın bir kısmı, çöpe atılıyor! Aç mıyız? Tok mu, yoksa? Çözmek mümkün mü?

Bu karanlık çağda, "ben!" diyen bir medeniyetin karşısında, "üretici" ve "tüketici" olarak aynı yerde olduğumuzu idrak etmemiz gerekiyor. "Ben!" diyen bu medeniyet "biz”den geçiniyor ve şekerden bu yana belki de ilk kez "gıda" “biz”i sömürmenin en bereketli yolu.

Lafı çok uzatmak istemiyorum, neticede aranızda olamadım bu toplantıda ve sözlerim yazılı olarak ulaşacak sizlere. Ancak altını çizmek istiyorum: ucuz bir tshirt'un arkasındaki her türlü teknoloji, her türlü ticari manipülasyon ve tüm göz yaşı, marketlerin raflarını süsleyen gıda için de geçerli. Alternatifini yaratmakta tembel davrandığımız medeniyetin öldürücü mükemmeliyeti de burada saklı: ister araba yedek parçası, ister petrol kuyusu ve ister denizlerdeki somon balığı... aynı usul ve uslup içerisinde “garantili” kazandırıyor. Satılacak mala uygun mağazayı planlıyor bu medeniyetin üyeleri ve o malı anımsatan ürünlerle doldurup kapılarını biz aç tüketiciye açıveriyorlar.

Gülmeyin, o kadar basit mi, diye.

Anneannemin dikiş makinası hala çalışıyor, kayınvaldemin elektirikli süpürgesi de. Ama benim her yıl yeni bir süpürge almam gerekiyor ve ütüm sürekli bozuluyor! Sizce benim süpürgemle, kayınvaldemin süpürgesi aynı mı? Aralarindaki 30 yıl yaş farkına rağmen, calışmayan benimki olduğunda, ben biliyorum. Benim süpürgem "mış gibi yapan" bir süpürge.

Sadece süpürgede mi, geçerli bu durum? Hayır! Elbette, hayır!

Peki kayınpederimin Tekel bahçesinde içtiği bira ile dün gece kocama ikram için sordukları bira, aynı bira mı? Arpa, su ve şerbetçiotundan oluşan biranın etiketine son zamanlarda hiç baktınız mı? Ya annemin burnunda hala kokusu kalmış francala ekmeği ile bugun fırınlarda üretilen ekmek, aynı mı? Domates, biber, patlican… Mevsim dışı yediğimiz her lezzet, çocukluğumuzda ancak mevsiminde yiyebildiğimiz lezzetlerle bir mi?

Artık gerçek olanı almıyoruz dostlarım, "mış gibi yapan"ın satıldığı mağazalardan alış veriş yapalı beri, gerçek olanı almıyoruz.

Ama bolca tüketiyoruz.

Ve dünya "mış gibi" olanı üreterek, "sürekli bir tüketim"e endekslenmiş koşuyor. Nereye? Nereye kadar..?

Zenginlik tuhaf bir sıfat, artık. Yoksulluksa can acıtacak kadar önemsiz.

Bir sezonda alabileceğiniz tshirt gene de sayılı. Süpürge, ütü, buzdolabı, telefon ve araba.. keza. Haliyle en çok da gıdada "mış gibi" yapan, kazandırıyor. Her gün onlarca "mış gibi" yapan gıda satın alıyoruz. Aç mıyız, tok mu, karışık! Zenginlik mi bu, yoksa alabildiğine yoksullaşıyor muyuz, irdeleyen yok.

Günde kac kutu kola içiyorsunuz?
Kac ciklet çiğniyorsunuz?
Kaç parca kurabiye yediniz o paketten?
Kaç bardak süt içiyor oğlunuz?
Bir ayda kaç kez tavuk yiyorsunuz?
Çikolatayı %80 kakao seçerek daha iyisini yediğinizi sandınız, di mi?
Dondurma sever misiniz?
Peki ya balik? Levrek var mesela. Denizden geleni 45 lira. Çiflik de var ama. 20'ye. Sağlıklı, di mi? Balık ne de olsa...

Sevgili dostlarım,

bir kez daha af diliyorum, sizlerden. Sağlık meselesi olunca akan sular da durur ve ben çok istediğim halde çocukluğumun Karaburun'una bir de bu yaşımın gözüyle bakabilmeyi; sizlerle "tek yönlü" bir bildiriyi değil "çok yönlü" bir diyaloğun keyfini paylaşabilmeyi.. ancak, bu kez olmadı. Satırlarımı size nakleden dostumu yormadan, sizleri gerçek bir sunumla değil de yollanmış bir metinle bezdirmeden daha da.. özetlemek istiyorum: market raflarından aldığınız her ürünü okuyun. İçeriğinde mısır ya da soya olan herşeyden, endüstriyel kolaycılığa kaçan her üretimden uzak durun. Günün en moda tshirt'ünün ucuz oluşunun arkasında genetiği değiştirilmiş pamuğa köle edilmiş Hint köylüsü olabilir. Çiğnediğiniz cikletin içinde genetiği değiştirilmiş mısıra köle edilmiş Amerikan çifçisi olabilir. Yediğiniz levrek balıkçılığı perişan eden, denizlerimizin dengesini bozan bir çiflikten geliyor olabilir. Bu balıkçı, yarın, siz olabilirsiniz. Biliyorsunuz.

Bugün üretici de aynı kefede, tüketici de. “Benim!” diyen bu medeniyet, “biz”lerin üzerinden kazanıyor. Elele verme, aradan "benim!" diyeni kaldırma zamanı. Yapabilecek miyiz? Yapabilir miyiz? Göreceğiz.

Kanaatimce insan türünün devamı üretim ile tüketimin/üretici ile tüketicinin dengesinden geçiyor. Göreceğiz.

Her ne kadar aranızda olsaydım anlatmak ve konuşmak istediklerime ucundan bile dokunamadıysam da son bir sözüm var: Zanaatinize tutunun. Toprağınıza sarılın. Tohumunuzu kollayın. Gerçek olanı satın alın. "Yeterli" kelimesini ve "ihtiyaç"i hergün düşünün, değerlendirin. "Açgözlülük" korkutsun bizleri. "Zenginlik"i sahiden de başka yerlerde arayalım. Denizlerimizde, örneğin. Bitki çeşitliliğimizde. Kültürel berekette.

Sağlıcakla kalın..
- Defne KORYÜREK
15 Ağustos 2009 Karaburun Festivali'ne sunum

Ağustos 24, 2009

GDO ihtimalinden uzak beslenme orucumuzda ikinci haftamızdayız.

Katılımcılarımızın en çok talep ettikleri destek "gdo içeren gıdalar" listesi oldu. Böyle bir liste tertip etmeyi GDO'lu tarıma yasal olarak evet dememiş, biyogüvenlik kanununu henüz çıkartmamış bir Türkiye'de ne pratik, ne de etik manada doğru bulmadığımı söylemeliyim. Basit bir google araması herhangi bir gıdada GDO'lu içerik olma ihtimaline dair size yeterli endişe ya da huzur sağlayacaktır ancak, bu, orucun iki ana amacını göz ardı etmek olur:

- biz GDO ihtimalinden uzak beslenme gayretindeyken, çevremizin de bizim endişelerimize muhattap olmasını sağlayarak, aslen, toplumsal idraka katkıda bulunmak ve gıdaya dair gerçekçi bir tüketici bilinci geliştirmek istiyoruz

- üreticiye "tüketici hattı," medya ve satın alımlarımız vasıtasıyla GDO kullanılmasını istemediğimiz bilgisini ulaştırmamız ve üretim biçimine yön vermemiz mümkün

Orucumuzun her iki amacı da gıdanın geleceğine sahip çıkmak anlamına geliyor. GDO'suz bir gelecek arzumuza dayanıyor.

Dolayısıyla, bu hafta orucumuza başlarken, bu iki amaca birden hizmet edecek, çeştlendirmenin mümkün olduğu bir de önerim var. Diliyorum orucumuza katılan herkes ilham verici bulsun: lütfen, bu sabahtan itibaren hepimiz tavuk üreticilerini arayalım ve yemlerinin içeriğini, menşeyini ve bu yemlerin GDO'lu olup olmadığına dair bir belge sunup sunamayacaklarını soralım. Tüketici hattı olan iki önemli tavuk üreticimiz Banvit ve Şeker Piliç'in bilgilerine ulaşmak kolay oldu. Bulduğunuz başka link'leri de lütfen yorum kısmına ekleyin ve sorun, bu üreticilere: tavuklar neyle besleniyorlar?

Ben araştırmam sırasında gördüm ki "GDO içeren yemlerin etlik piliçlere yönelik herhangi bir zararlı etkisinin bulunmadığı"nı söyleyebilen akademisyenlerin desteğini sitelerine taşıyan üreticiler varken, başka diyarlarda tavuğa GDO'lu yem yedirdi diye cezalandırılan da var. Dolayısıyla top bizde. Tekrar etmek istiyorum, tüketici hakkı, sınırlarını üreticinin çizdiği bir oyun alanı değildir. Gıdamıza sahip çıkmak için en değerli iletişim yolumuz bu tüketici hatlarıdır. Arayın, aratın lütfen.

Ancak, unutmayalım diliyorum: derdimiz üzüm yemek! Bağcıyı dövmekten hiç bir çıkarımız olamaz. Dolayısıyla şimdi sorun, şimdi sorgulayın ki üreticimiz üretimini biz tüketicinin tercihlerine göre düzenleyebilsin yarın. GDO kullanmasın, kullanmadığını belgelesin.

Gıdanın geleceğine birlikte sahip çıkalım.
-Defne KORYÜREK

Ağustos 16, 2009

Harikulade bir siteden esinlendik, GDO ihtimalinde uzak bir ay geçirmeye davet ediyoruz sizi!

Türkiye'de neyin içinde GDO'lu ürün var, söylemek çok zor. Ama, bal gibi biliyoruz ki, en "benimdir" dediğimiz mısırdan bile üretilse mısır şurubu, üretiminde kullanılan organizmalardan dolayı GDO'lu oluyor ve Coca Cola benzeri içeceklerden baklavaya kadar pek çok kılıkta karşımıza çıkıyor. Benzer şekilde soya lesitinine karşı da endişelerimiz var. Soya lesitini genelinde kötü sayılmadığı ve endüstriyel üretimde muazzam bir kolaylaştırıcı olduğu halde, ülkemize giriş yolunu bilemeyeceğimiz ve "GDO'lu soya yetiştiren bir ülke aracılığı ile ithal" bir soyadan da üretilebilen; zaten (örneğin:) ithal edilmiş bir kuvertür sayesinde çocuğumuzun yaşgünü pastasına çikolata kreması kılığında da eklenebilen... asla takip edemediğimiz bir ürün olması münasebetiyle, endişemiz pek sahici, pek yerinde.

Bakın bakalım, içinde nbş (nişasta bazlı şeker,) mısır şurubu, glikoz şurubu ya da soya lesitini olan bir şeyleri yemeden, içmeden 30 gün geçirebilecek misiniz? Bakın bakalım, yediklerinizin arkasını okurken daha başka neler bulacaksınız içerik listelerinde. Bakın bakalım ne olduğunu anlamadığınız içerikleri sorguladığınızda ne cevaplar alacaksınız "tüketici memnuniyeti temsilcileri"nden.

Bakın, deneyin. 30 gün, dile kolay, GDO ihtimalinden uzak beslenmek mümkün mü, henüz GDO'lu tarıma yasal olarak "evet" bile dememiş memleketimizde, deneyin.

Adınızı ve niyetinizi yorum olarak ekleyin lütfen, tecrübelerinizi de..

Ağustos 13, 2009

Her ne kadar gazeteler ve dergilerdeki trend guruları terk edilen, artık sahibi tarafından yeni post'larla doldurulmayan blog'lara bakıp "next!" diye heyecan çığlıkları atıyorlar ve her nedense işleyen blog'ların dilimize, usulümüze etkisine dair düşünmek yerine yeni nesil iletişim araçlarına da tüketilecek "gladyatör ayakkabı" formatında bakıyorlarsa da; ne blog'lar, ne facebook, ne friendfeed ve ne de twitter bir yere gitmiyor! Doğru yeri bulan masa, nasıl yıllar boyu sizinle kalır ve siz o masada yemek yedikçe, dostlarınızı ağırladıkça ve elbette, kavgalarınızı ettikçe nasıl o masa biraz daha size benzerse.. doğru nedenlerle kullanılan iletişim araçları da öyle yer ediyorlar hayatımızda, kanaatimizce. Örneğin bu blog. İlk post'umuz 2005 yılında yayınlanmış. Yazarları değişerek devam ediyor, fikri, derdi aynı kalır, ama pekala da gelişirken. Fikir Sahibi Damaklar olarak facebook'u hiç kullanmadık, ama Slow Food Gıda Gençlik Hareketi'nin sayfasına baktığımızda üniversite öğrencilerinin elinde bu sayfanın sahiden de uzun ömürlü olacağını görebiliyoruz. Trend gurularının son gözdesi twitter'a gelince.. bu sayfanın takipçilerinin hızla twitter'a alışmaları ve bizi SlowFood_FSD üzerinden takip etmelerini öneriyoruz. Bir trend olarak değil, aksine, bir gereklilik olarak. Zira okuduğumuz her türlü yeni makaleyi bu sayfalara taşımamız kabil değil! Her yeni etkinliği size bu blog'un sayfalarından anons etmemiz ya da her seferinde spam'e düşebilecek toplu e-postalar yollamamız da makul değil. Ama twitter, size bizim yeni öğrendiğimiz herşeyi taşıyan bir telgraf teli. Seyredeceğimiz bir filmi anons eden, bir toplantıyı hatırlatan, bir etkinliği duyuran... ama en önemlisi, ilk söylediğimizdi: okuduğumuz herhangi yeni makaleyi, size de işaret eden bir telgraf teli.. Twitter'da önümüzden geçen makalelerden birinde facebook kimi tanıdığınıza dairdir, twitter ise ne bildiğinize, diyordu.

Bağlanın!

-FSD
Bir önceki hafta Efes Pilsen'in 444 3337 numaralı tüketici danışma hattını aradım ve karşıma çıkan müşteri temsilcisine sordum: "biranızın içinde glikoz şurubu var, acaba bu glikoz şurubu neden yapılıyor?" diye. Vardı, yoktu, mısır mıdır, değil midir diye uzun süren bir mücadeleden sonra müşteri temsilcisinin biranın içinde ne olduğunu bilmediğini anlayıp, sormaktan vazgeçen taraf ben oldum. Sorumu yazılı sorarak daha net bir cevap alırım belki dedim. Meğer Efes Pilsen tüketici sorularına yazılı cevap vermiyormuş! Her ne kadar bu durumu daha da güven sarsıcı bulduysam da, öğrendim ve telefonu kapattım.

Bunu üzerine geçen hafta 174 Alo Gıda hattını aradım ve Efes Pilsen'in içeriğindeki glikoz şurubunun ne kullanılarak imal edildiğini bilmek istediğimi bildirdim. Son derece mahrem olduğuna inandığım vatandaşlık numarama kadar istediler (sonucu okumak için siteye girişte, şifre niyetine kullanıyormuşum.)

Aşağıda çabalarımın karşılığını göreceksiniz!








Boşluk!

Olsun. Biz tekrar tekrar bilgi talep edeceğiz. Siz de edin. Sorun. Verilen cevapla yetinmeyin. Araştırın. Güç bela kazandığınız her kuruşu sizden söküp almaya çalışan bu tüketmeye odaklı bu sistemin içerisinde, hak etmeyene tek kuruş kaptırmayın.

Hak kimseye verilmez, hatırlatırım. Alınır. Hem de söke söke. Tüketici hakkı da, öyle...

-Defne KORYÜREK

Ağustos 08, 2009

Memleketimizin hatırı sayılır gazetelerinden Radikal'in Cumartesi eki sormuş: yaz bitmeden ne yiyelim, ne içelim? Bamya, koruk ekşisi, şerbetler, portakal kabuğu doldurulmuş zeytin, domates ve tüm güneşte olgunlaşmış lezzetleri sıralayan damakların arasından memleketin hatırı sayılır yemek blog'u yazarı Devletşah "Cappy!" demiş, bir diğer hatırı geçer yemek yazarı Deniz Alphan da "Uludağ!"

Ne diyeyim? Afiyet olsun!

Limon, şeker ve sudan ibaret bir lezzeti bile endüstriyel arayanların dünyasında atalık tohumların peşinde koşmanın yalnızlığına hoşgeldiniz..
-Defne KORYÜREK
"Green Cuisine: The five tastiest politically-correct restaurants in town."

İstanbul'da bu kategorinin altına listeleyebileceğimiz lokantalar var mı? Böyle bir kategori bu şehrin tasası mı? Tüketici ne kadar bilinçli tüketiyor?

Katkılarınızı bekliyoruz.