Temmuz 31, 2009

"Çok çalışmam gerek anne, çoook!"

Genetically Modified Food – Panacea or Poison
As the global demand for food increases and modern technological breakthroughs give scientists the tools they need to create stronger, healthier crops, the predominance of genetically modified foods has sparked growing concern as to the potentially hazardous effects of playing with Mother Nature's perfection. As millions of health-conscious citizens around the world weigh the benefits of genetically modified foods against the blight of famine, the prospect of unwillingly taking part in a mass experiment in global nutrition has sparked outrage and anger. Now, viewers who wish to challenge the status quo can take in all the facts and make up their own minds about the manipulation of DNA and how it pertains to the foods they put into their bodies on a daily basis. (Jason Buchanan, All Movie Guide)

Kuyuya atılan taşı kim çıkartır?

"Organik gıdaların daha besleyici ya da sağlıklı olduğu ile ilgili genel kanının yanlış olduğu tespit edildi." diyen gazete haberini okumuşsunuzdur, eminim. O halde tavsiye ederim, "..looking at foods as if their nutrient content is all that matters - not production methods, not effects on the environment, and not even taste." diyen Marion Nestle'nin yazısını da okuyun. Çünkü, malesef, gazete bu haberi takip etmeyecek. Bir taş atacak kuyuya.. o kadar. Üstelik toprağımızın, tohumumuzun bereketini idrak etmemiz gereken bir zamanda. GDO'ların kıskacından çifçimizi korumamız mümkünken, toprağa saygılı tarım konuşma şansımız hala mevcutken ve modern derebeylerine "hayır" deme imkanımız varken...

Ama herşeyin de tam tamına "uçurum kenarı"ndayken, biz.

Yani, süpermarketlerimizde 700 kadar ürün zaten GDO içerirken, yani çocuklarımızın içtiği her bir yudum cola, gazoz, şeker bayramında dostlarımıza ikram edeceğimiz baklava, dün gece akşam serinliğinde içtiğiniz bira mısır şurubu içerirken, yani çifçimiz zaten hibrid tohum üzerinden köleleştirilmekteyken, yani Adana'daki hanımağalar GDO'lu tarımı tercih eder ve derebeyleriyle içli dışlı gezilere katılırken ve yazıları takip edilen kalemler cehalet içindeyken..

Gazete, hayır, bu haberi takip etmeyecek... Organik gıdalar daha besleyici değil, diyecek ve geçip gidecek.

Çok çalışmam gerek anne, çoook!
-Defne KORYÜREK

Temmuz 30, 2009

"Çok çalışmam gerek anne, çoook!"

Poison on the Platter
“The Right to Choose Safe Food’ is a fundamental right of consumers in a democracy. However, the onslaught of GM crops has been robbing the people of their right to choose.” This is the theme based on which Mahesh Bhatt (Filmmaker and Presenter of Poison on the Platter) and Ajay Kanchan (Director) have put together the film ‘Poison on the Platter’ - portraying the introduction of Genetically Modified (GM) crops in India as the end of choice . The film is aimed at raising awareness and to enlighten the people about the introduction of GM crops in the Indian market and the irreversible adverse impacts on human health. (myagic.wordpress.com)

"Çok çalışmam gerek anne, çoook!"

Life Running Out Of Control
In the mid 1980s, scientists unlocked the genetic keys to manipulating our world. Suddenly everything seemed possible! There would be no more hunger or malnutrition; diseases would be vanquished and poverty wiped out. But twenty years on the situation looks very different. From the loss of biodiversity to health scares about GM food, the effects of genetic technology are prompting more and more debate. Our documentary this week is an intelligent look at both sides of the issue. Made for ARTE. (topdocumentaryfilms.com)

"Çok çalışmam gerek anne, çoook!"

Patent For A Pig: The Big Business of Genetics
Documentary concerning the controversy surrounding the experimental science of genetic modification by biotechnology corporations and the food industry. (underdogcinema.com)

"Çok çalışmam gerek anne, çoook!"

The Future of Food
Gıdanın Geleceği, geçtiğimiz on yilda ABD marketlerinde rafları sessizce istila eden etiketsiz, tescilli, genetik yapısı ile oynanarak elde edilmiş gıdaların ardındaki rahatsız edici gerçeklere derinlemesine bir bakış… ABD, Kanada ve Meksika’da çekilen film, çokuluslu büyük şirketlerin dünya gıda sektörü üzerindeki hakimiyetiyle, gıda pazarını etkileyen siyasi güçlerin girift ilişkisi ile tüketmeye manipüle edildiğimiz gıdaları masaya yatırıyor. Film ayrıca büyük ölçekli endüstriyel tarıma alternatif ve yaşanan gıda krizine çözüm olarak organik ve sürdürülebilir tarımı da inceliyor. (anticopyrighttr.wordpress.com)

Temmuz 23, 2009

Temmuz 22, 2009

Kadının tohumu yok!

Tohum varlık sebebimiz.Sadece tüm canlıların üremesi için değil,aynı zamanda tüm canlıların beslenerek hayatta kalma savaşını sürdürebilmesi için de su ve hava kadar elzem. Bir önceki yazımda elma ve Havva'dan bahsetmiştim. Prof. Yaşar Nuri Öztürk Bey'e göre Kuran'da Havva'dan ''Ademin eşi'' diye bahsediliyor. Bu yazımda kadının varoluş serüvenini birlikte sorgulayacağız. Klasik bir söylemle ''Kadının adı var mı?''

Evet var! Eğer üretiyorsa ve ürüyorsa var! Avcı toplumlarda erkek ev halkının karnını doyuran, hayatta kalmalarını sağlayandı. Yerleşik düzene geçildiğinde tarımla beraber kadın, tohumu eken, üreten ve saklayan konumuna yükseldi, güç dengesi kadının lehine gelişmeye başlamıştı. Günümüzde ekonomik bağımsızlığı olmayan, edilgen ve mutsuz milyonlarca evli kadın boşanamıyor çünkü eve ekmek getiren kendisi değil, kocası. Kadın da en büyük ve en etkin silahını kullanıyor ve doğuruyor. Bırakın kırsalı, şehirlerde bile kısır kadına aşağılayıcı bakış açısı ve uygulamalar ne yazık ki hala devam etmekte. Eve ekmek getiremiyorsan doğurmalısın!

Pershephone, annesi tarım tanrıçası Demeter'in yanına döndüğü zaman yeryüzüne bereket bolluk ve neşe gelir. Kışın babası tanrı Hades'e her gidişinde toprak buz gibi kısır bir ölüm sessizliğine bürünüverir, ıssızlaşır. İnsanoğlu yiyecek bulamaz. Zayıflar ve açlık yüzünden ölümle burun buruna gelir her kış. Kim ki bereket döneminde bol bol yemiş, yağlanmıştır, zayıf kalmış, iyi beslenmemiş ve yağ depolayamamışlara oranla kışı çıkarma şansı daha yüksektir. Ana tanrıça Kibele'nin heykellerin hiç dikkat ettiniz mi? Şu an Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesinde bulunan Çatalhöyüklü Kibele nasılda şişman ve doğurgan bir vücuda, sınırsız güce sahiptir. Şişmandır çünkü anatanrıça olarak idoldür ve insanoğlu hep en mükemmel olduğuna inandığı anatanrıçasına benzemek ister. Doğurgan ve bereketli. Anaerkil toplumlarda kadının üstünlüğü vardır. Çok değil yedi sekiz bin yıl sonrasında, yine aynı müzede bulunan Frig dönemi Kibelesine bir bakalım. İlk bakışta tanıyamazsınız bile! İki erkek flütçü refakatinde sıska, kuru mu kuru bir tanrıçadır artık. İronik bir biçimde elinde benim yeşil elma diye adlandırdığım yuvarlak bir obje tutar. Sanırım ataerkil döneme geçişin bedelini biz kadınlar hala o ağır kibrit kutusundan diyetlerle ödemekteyiz! Kibele ise kolu kanadı kırık, sınırlandırılmış gücü ile binlerce yıl ötesinden zorlama bir gülümseme ile gözlerimizin içine bakarak sorar. Bana ne yaptınız, neden kısırlaştırdınız beni???

Koskoca tanrıça bunca sefil halde ise peki diğer kadınlara ne oldu dersiniz? Onlar doğurganlıklarının verdiği üstünlükle de bu güne kadar gelmeyi başarmışlardı. Tabi bir de binlerce yıldır tüm şefkatleri ve bilgelikleriyle sarıp sarmaladıkları, koruyup geliştirdikleri envai çeşit tohumları ile varlıklarını kabul ettirebilmişlerdi. Nasıl bir tohum toprağa kavuştuğu ilk günden itibaren hayata tutunabilmek adına kendini mükemmelleştirmek için tüm doğa koşullarını DNA'sına kaydetti ise, onunla an be an cebelleşen kadın da, binlerce yıllık bu serüvende tüm tarım bilgilerini hafızasına kazımıştır. Yıllarca en iyilerini, tek tek, tohumluk olarak ayırmış, farklı coğrafi koşullarda farklı saklama yöntemleri geliştirmiş, her defasında da daha iyisini daha lezzetlisini yaratmıştır. Bununla da yetinmeyip, mutfağa girmiş ve ailesi için en lezzetli, sağlıklı ve besleyici tatları keşfetmiştir.

''Ne yersek oyuz” diyoruz. Şu an kim isek aslında bizi biz yapan işte o binlerce yıldır kadının tohuma verdiği emektir aslında. Türk kadınını ele alırsak saçı uzun aklı kısa bile dendi ama iş tohuma gelince herkes el pençe divan durdu önünde. Tohum herşeydi,güçtü.Kırsalda kadının söz söyleme hakkı vardı 2006'ya kadar. 2011'de ise bu binlerce yıllık emeğinin karşılığı olan, kadının egemenlik hakkı tohum, hoyratça sökülüp elinden alınacak. Tüm yaşamını tohumu geliştirmek, üretmek, saklamak ve nihayetinde de pişirerek canımıza can katmak üzerine kurmuş olan kadın, artık aynı kadın olamayacak.Boynu iyice bükülecek. Monsanto başta olmak üzere çok uluslu tohum şirketleri yoğun lobi faliyetleri sonucunda ne yazık ki ülkemizde de tohum yasalarını lehlerine işleyecek şekilde çıkartmayı başardılar! Artık tohum patentlenecek. Yani köydeki Hafize Ananın evladiyelik pembe domates tohumlarının içine bir gen aktarılacak ve bu binlerce yıldır anadan kıza geçen ve geliştirilen miras birden bire tek bir şirketin MALI olacak!Üstüne üstlük, bir de tohumların hepsi kısırlaştırılacak. Hafize Anamızın domatesinden çıkan tohum seneye domates vermeyecek. Oldu da Hafize Ana binlerce yıldır yaptığı gibi bu kısır tohumları saklar veya eşe dosta vermeye kalkışır ise hapislerde çürüyecek. Olur a, satmaya kalksa bu katır tohumları, zavallı kadıncağızı asacaklar nerdeyse! Tabi bu arada kadife çiçeği, ısırgan, arapsabunu gibi doğal, çevreye saygılı ve ucuz yollardan yaptığı böcek savaşını da terk etmek zorunda kalacak çünkü bu yeni ölüm tohumları sadece belli firmalarca üretilen ve tamamen yeraltı sularını zehirlemek üzere dizayn edilmiş hissi uyandıran belli ilaçlara tepki verecekler. Gen aktarımı yapılırken sadece şirket tekellerine kar getirecek şekilde dizayn edilecekler aynı şirketler tarafından finanse edilen labratuvarlarda! Yani tekeline aldığı tohumu dilediği fiyata ve istediği miktarda satan şirket, ne tesadüftür ki, Hafize Anaya böcek ilacını da satacak! Al gülüm ver gülüm!( Sahi güllere de el attılar mı? Balık kokan gül mesela ya da çilek, ne farkeder?) Bana hepsi çok itici geliyor. Sizce genetik mühendislerinin daha ciddi ve birkaç şirket adına değil de tüm insanlık adına faydalı işler yapmaları gerekmiyor mu? İnsülün veya alerji yapmayan aşıları geliştirmek gibi. İyi bilim ve kötü bilim arasındaki çizgi, Hafize Anamızın başına geleceklerle birebir ilintili. Zaten yıllardır, saçı uzun aklı kısa diye haksızca yaftalanan kadının elindeki tek gücü, tohum egemenliğini kaybettiği anda, toplumun saygısını da bir anda yitiriverecek. Sözü artık hiç dinlenmeyecek. Kısır tohum ve kısır kadının yazgıları hep aynı trajedi ile sonlanacak... Kadın Çiftçiler yarışmasının ödülü kilitlenmiş GDO'lu tohumlarmış efendim, yerel gazete gururla yazmış! Şaka gibi... Yarışma finansörleri sizce kim? Çiftçi üretendir. Kısır tohumla nasıl üreten olabilir ki! Olsa olsa kendi toprağında köle olur...

Hani onbin sene önce tohum herşeydi, şimdi değişen ne? Saf ipek te giyseniz, uyduruk bir penye de, çıplaklığınızı her şekilde örtebilirsiniz. İncir yaprağından, nefes alabilen, antibakteriyel gümüş katkılı ipliklere... Sonuç sadece bir çul, sizi sıcak yada serin tutan. Ama mide öyle mi? Kaç gün aç kalınabilir? Bizde bir söz vardır; Allah açlıkla terbiye etmesin insanı diye... Gerçekten de en kötü ''düşmedir''. Kadın Çiftçiler yarışmasının ödülü kilitlenmiş GDO'lu tohumlar! Şaka gibi... Yarışma finansörleri sizce kim?Çiftçi üretendir.Kısır tohumla nasıl üreten olabilir ki!Olsa olsa kendi toprağında köle olur..

Gıda aslında oldukça siyasi ve ahlaki bir konu. Ülke politikalarını yönlendirecek en güçlü etkenlerden biri. Petrol için milyonlarca insanı göz kırpmadan öldürenler, açlığı bahane edip tarım alanında iktidar ve çıkar savaşları esnasında neler yapmazlar ki paraya aç bu doymak bilmeyen zihniyetler. Önce insanları çeşitli manevra ve spekülasyonlarla fakirleştir. Sonra tohumu ele geçir, tekelleştir. Dilediğin ülkeye, dilediğin kadar ve fiyattan, canın isterse tohum sat! Temel gıda maddelerinin fiyatlarını spekülasyonlarla arttır, üçüncü dünya ülkelerini fakirliğe ve açlığa mahkum et ve sonrada bu iğrenç söylem üzerinden açlığa çare olacağız yalanı ile bizim gibi veya tam gelişmiş ülkelerde dahi kendini yutturmaya çalış. Kurdun bile bazı etik değerleri vardı masalda ama bu büyüklere masallar! Sizce yutar mıyız bu masalları? O kadar aç mıyız? Hafize Ana yıllarca bizi sevgiyle şefkatle hiçbir çıkar gözetmeksizin doyurdu, yemedi yedirdi. Sizce elin oğlu tohumu patentleyip, tekel olduğu anda ne yapacak? Elimizdeki avucumuzdaki son evladiyelik tohumları da bonkörce saçıp yitirdiğimiz gün, Hafize Ananın da başının bir daha hiç kalkmamacasına eğildiği gündür.

Dedim ya Allah kimseyi açlıkla terbiye etmesin! Aklımızı başımıza toplama vakti geldi de geçiyor. Gözün midesi yok ki doysun derdi rahmetli büyükannem. Bunların gözleri nasıl doyar, bizim Hafize Anamızın binlerce yıllık alınteri ve onuru, göz bebeği tohumlardan ellerini sonsuza dek nasıl çekerler henüz tam bilemiyorum.

Ama anaları ağlatmanın cezasının çok büyük olduğunu biliyorum. Onlar zaten anamızı ağlatmak için pusuda bekliyorlar. Bari biz tohuma ve analarımıza sahip çıkalım.

PDA olarak sırf evladiyelik tohum sakladığımız için tüm pembe domates ve ülkesini seven dostlara karşılıksız dağıtmamız nedeni ile bu yeni yasalarla her an yasadışı örgüt konumuna düşebiliriz. Trajikomik değil mi? Kendi toprağında kölelik. Daha fazlası için blogum PEMBE SÜRGÜN'e bir göz atabilirsiniz.

http://yesim-pembedomatesistanbulpda.blogspot.com/2009/06/siz-hala-annenizin-tohumluklarindan-mi.html

PDA'nın belkemiği rahmetli Hafize Baliç iyi ki bu günleri görmedi ve dilerim tatlı torunları keyifle büyükannelerinin pembiş tohumlarını özgürce ekip, tohumlarını gelecek seneler için saklayabilirler. Biz Hafize Anamızın tohumlarını her türlü terminatör teknolojiden koruyarak tek tek sayıp paketleyip Türkiye'nin her yerine dağıtmaya devam edeceğiz. Ya siz? Siz de bir düşünün bakalım neler yapabilirsiniz?

Hafize Anacım söz seni ağlatmayacağız!
-Yeşim GÜRİŞ
Temmuz 2009

Temmuz 21, 2009

"Çok çalışmam gerek anne, çoook!"

We Feed The World
We Feed The World is a film about food and globalisation, fishermen and farmers, long-distance lorry drivers and high-powered corporate executives, the flow of goods and cash flow–a film about scarcity amid plenty. With its unforgettable images, the film provides insight into the production of our food and answers the question what world hunger has to do with us. (www.we-feed-the-world.at)

Temmuz 16, 2009

Basın Toplantısı

Çocuklarımıza Sağlıklı Bir Gelecek İçin

GENETİĞİ DEĞİŞTİRİLMİŞ ÜRÜNLERE HAYIR!




Türkiye’ye 1998 yılından bu yana, her yıl, milyonlarca ton genetiği değiştirilmiş mısır, soya ve pamuk giriyor. Bunların işlenmesiyle oluşturulan 700’den fazla gıda maddesi, tüketici sofrasına ulaşıyor. Bebeklerimiz, çocuklarımız, yetişkinler; kısacası tüm toplum, kaçınılmaz bir biçimde genetiği değiştirilmiş hammaddelerden üretilen gıda ürünlerini tüketme durumunda bırakılıyor.

Kimi çevreler bu kirli ticaretten büyük rantlar elde ederken, şimdi sıra genetiği değiştirilmiş tohumları ülkemiz topraklarına ekmeye geldi.

Genetiği Değiştirilmiş Organizma (GDO) içeren ürünlerin ekimine, ithaline ve tüketilmesine düzenleme getirme iddiası taşıyan Ulusal Biyogüvenlik Kanun Tasarısı Taslağı Başbakanlığa sunulmuştur.

GDO’lu gıdaları tüketen insanlar üzerinde herhangi bir inceleme yapılmamasına karşın biyoteknoloji lobisi bu gıdaların hiçbir riski olmadığını beyan etmektedir. Oysa GDO’lu gıdalarla beslenen hayvanların uğradıkları hasarları bilimsel raporlarla açıklıyoruz.


GDO'ya Hayır Platformu Birleşenleri


TARİH : 16 Temmuz 2009, Perşembe
SAAT : 11.30
YER : Makina Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi
Katip Mustafa Çelebi Mahallesi, İpek Sokak, No:13
Beyoğlu/İSTANBUL
TELEFON : 0 532 4344203

Temmuz 01, 2009

Merhaba herkese,

Şimdi yazmaya nereden başlasam, neyi önce söylesem neyi sonra, neyi dahil etsem neyi etmesem, her şey zihnimde uçuşuyor açıkçası.

Yemek yiyerek, aslında yaşamım için fizyolojik ve psikolojik olarak bu kadar elzem bir harekette bulunarak attığım küçük çakılın yarattığı koca dalgalar beni şaşırtıyor, hayrete düşürüyor, belki korkutuyor, endişelendiriyor.

Baştan başlayalım istiyorum. Bir düşünün bakalım, ağzınıza attığınız lokmalar gününüzde, günden geriye kalan izlenimlerinizde ne kadar yer tutuyor? Ağzımıza sürekli bir şeyler atıyoruz aslında, elimizden çaylar kahveler eksik olmuyor, sıkıntıya kapılıp sakız çiğniyoruz,
kimimiz sigarayla oyalanıyor, sınav dönemleri çikolataya kaptırabiliyoruz, bir yere ziyarete gitsek önümüzden tatlılar börekler eksik olmuyor, en basitinden bir dükkana girsek çay ikram ediliyor, hasta oluyoruz elimiz, aklımız tavuk çorbasına, nane-limona, ıhlamura gidiyor hemen. Arkadaşlarımızla hep yenilen, atıştırılan, bir şeyler içilen ortamlarda bir araya geliyoruz, simitçiydi, börekçiydi, kebapçıydı, bardı, kafeydi... Anne, ev deyince mutfak, yemek hemen ardından üşüşüyor zihnimize, anneler, nineler böreklerle, pilavlarla, dolmalarla hatırlanıyor. Tuhaf değil mi geceleri yatarken geçen günü şöyle bir düşündüğümüzde ağzımıza attığımız, belki tıktığımız ya da tadını çıkardığımız belki de yiyemeyip içimizde kalan lokmaların, tatların, kimi zaman "yiyeceğimsilerin" aklımıza pek az gelişi?

Neden günümüzü planlarken, örneğin, yemeklerimizi de planlamayız? Neden yemek "nasıl olsa" bulunacak, mideyi bastıracak bir şey olup çıkar? Cumartesi planları yaparken kaçımız mutfakta, pazarda, fırının başında vakit geçirmeyi düşünür?

Mutfak hep bir iş alanıdır. Hem de para falan kazandırmaz. Tam tersine hem vakitten hem paranızdan kaybedersiniz. Önce alışveriş için markette, bakkalda, pazarda vakit "kaybedersiniz". Sonra bir de eve gel bu trafikte, o malzemeleri yıka, yerleştir. Gitti mi bir yarım saat daha? Hadi şimdi bir de pişir işin yoksa! Hem ne belli pişirdiğimin yenebilir olacağı? Ya yanarsa? Ya tadı kötü olursa? Ya beni doyurmazsa? Öff kim kesecek, ayıklayacak bunca sebzeyi, eti, bakliyatı? Haydi dur tencerenin başında karıştır da karıştır!!! Öff afakanlar bastı bak yine! Her şeyi hallettim, yemek de lezzetli oldu, ama şimdi kim yıkayacak bunca bulaşığı?! Yok artık, ben şimdi gidip pizzacının numarasını buluyorum, telefonumu ediyorum, ah işte yarım saatcik geçiveriyor pizza kapımda. On beş dakika sonra da midemde, ooh
bulaşık da yok!

Yok tabii bulaşık mulaşık! Bu da bir şey mi, vakit kaybı da yok, bütçe kaybını da vakit kazancı telafi ediyor. Eee, ne demiş atalarımız (Hakikaten onlar mı demiş? Kim etmiş bu lafı?) "vakit nakittir". Öğrenciyiz, bizim durumumuzda vakit okunan sayfalar, saatlerce yazılan ödevler, çizilen projeler, sabahın köründe gidilip bir sodexho bedeline çalıştığımız stajlardır. Vakit gün gelip de edineceğimiz diploma için bir "yatırımdır". Mezun olmalı, çalışmalı, nakit
bulmalı... Yemek de neymiş?

Ya neymiş ki yemek? Her gün bırak üç öğünü, aralarda boğazımdan geçen onca lokma, yudum neymiş ki? Mutfak, o karanlık, kırık dökük laboratuvarımsı... Uzak durmalı oradan. Buzdolabıysa kolaları, biraları soğuk tutmaya yarar. Ocakta çay yapılır.

Ne yaptım ki mutfaktan tasarruf ettiğim zamanla? Kendime vakit ayırmadım. Bu stres dolu günümün içinde zevk verecek üç lokmayı, beş dakikayı kendimden esirgedim. Soframa, belki de mütevazı bir tabak yemeğime eşlik edecek sohbeti kaçırdım. Bedenime verdiğim zarar artık bir masal gibi belki, peki ya dinginleşmeye ayıracağım beş dakika? Yarın öbür gün çocuklarıma kalacak şu bedenim, kanım, canım ne halde şimdi?

Mutfak, bir daha düşünelim, karanlık bir deney laboratuvarı değil aslında! Önce kendime, sonra çok sevdiklerime can-ı gönülden, seve seve vaktimi, emeğimi vereceğim, üretip yeni tatlara, kokulara, biraz daha düşününce dokulara ulaşacağım, kötü tecrübeleri komik sakarlıklara, toyluğa bağlayacağım bir yaşam alanı. Yemek kötü de olsa, yemeği yaparken "öff pişse de bitse şu iş" yerine "su kaynadı mı makarna taneleri akın edecek tencereye, maydanoz ve peynir masal gibi yağacak sıcak makarnaya, karabiber dantel dantel serpiştirilecek, bir
ufak hapşırığı da esirgemeyecek" desem, desek hep birlikte?

Akşam yatarken belki de dibi tutan, lapaya dönen makarnayı Ahmet'le, Birsen'le nasıl da söylene söylene yediğimizi ufak kahkahalarla hatırlasam, "öff bütün vaktim bir tencere hamura gitti" demek yerine? Vakit bir tencere hamura değil, yemek pişerken doyma hayaliyle
beklemeye, sofra kurmaya, Ahmet ve Birsen'le sohbete, makarnayı bu kadar haşlayınca dibinin tuttuğunu öğrenmeye "ayrıldı", "giden", kaybolan" bir hikaye aslında.

"Vakit" kaybolacak diye ne hakkımız var kendimizi, zevkimizi, sağlığımızı, anlamlı bir emeği kaybetmeye?

Yemeyi ve yemeği, sofrayı, olduğunda sofradaki kalabalığı, kokuları, tatları, sakarlıklarımı, gece uyumadan bunları hatırlayabilmeyi, bazen rüyalarıma da katabilmeyi seviyorum, çünkü ben her şeyden önce kendimi seviyorum.

Böyle, daha yeni başlıyorum... Beni susturabilene aşk olsun şimdi!

Afiyet olsun arkadaşlar, hepinize güzel tatlar dilerim.


-Özge OLCAY
Temmuz 2009